Anasayfa / Cüneyt Bülent Şeker (Av) / Zorunlu topuk kanı uygulaması çocukları devletin malı haline mi getiriyor?
Cüneyt Bülent Şeker (Av)

Cüneyt Bülent Şeker (Av)

Eklenme Tarihi: 25 Şubat 2024 14:15

Zorunlu topuk kanı uygulaması çocukları devletin malı haline mi getiriyor?

Sağlık Bakanlığı 05.01.2024 tarihli, E-67414668-234.01.02-233296476 Sayılı, Prof. Dr. Sedat Kaygusuz imzalı bir talimat (EK:1) yayımladı, bu talimatın konusu kısaca; “Önce topuk kanı vermeyen ailelerin ikna edilmeye çalışılmasını, ikna edilemezler ise, mahkemeye sevk edilmesi, mahkemelerden verilecek tedbir kararı ile bebekten zorla topuk kanının alınması…” şeklinde özetlenebilir

Ben de bir süredir ailelerden; “ Topuk kanını reddettiğimiz için bizi sürekli arayıp rahatsız ediyorlar, kapınıza polis yollarız, çocuğunuzu elinizden alırız…” şeklinde tehditler savuruyorlar veya “Topuk kanı ret formunu imzaladıktan sonra sosyal hizmetler görevlileri evimize geldiler, hiçbir eksiğimiz olmamasına rağmen mahkemeye verildik…” yahut “Topuk kanı alınması reddettiğimiz için güvenlikçileri çağırıp bizi hastanede alıkoydular…” şeklinde şikâyetler almaya başladım.

Böyle halkın tepki göstereceği bir talimatın seçim öncesi yayımlanması da çok ilginç? İnsan Sağlık ve Aile Bakanlıkları hangi partiye çalışıyor diye merak ediyor(!) Pekiyi bu kopuk kanı-aşı baskısı süreci nasıl işliyor?

Önce (Sağlık Ocakları-Aile Hekimliklerince) aile telefon ile aranıp (Zorunlu olduğu söylenerek) topuk kanı vermeye (Veya aşıya) davet ediliyor, aile gelmez veya açıkça ret ettiğini söyler ise, önce telefonla aranarak defalarca taciz ediliyor, daha sonra “Madem kabul etmiyorsunuz, bir ret belgesi imzalamanız zorunlu…” deniliyor ve ısrar ediliyor, aile bu belgeyi imzalarsa her şeyin biteceğini zan ediyor, ama böyle olmuyor, ailenin dosyası Sosyal Hizmetler İlçe Müdürlüklerine gönderiliyor, onlarda aileye ani bir ziyaret ile tespit yapıyorlar, ailenin evinde kusur aranıyor ve bu tespit esnasında bir kısım Sosyal Hizmetler memuru; “Niye topuk kanı vermiyorsun/Niye aşıya karşısın vs.” diye aileyi darlıyor, (Eğer imzalanmamış ise) ret belgesini imzalatmaya çalışıyorlar, ailenin mükemmel bir şekilde çocuğa baktığı tespit edilse bile, topuk kanı vermediği (Veya aşıyı kabul etmediği için) tedbir kararı istemi ile aile mahkemeye sevk ediliyor, mahkemede ailenin imzaladığı ret belgesi ve Sosyal Hizmetlerin yaptığı tespit aleyhine delil olarak sunuluyor, Aile Bakanlığı avukatları mahkemelerin kapısını aşındırıyor ve mahkemeler (Büyük oranda) bu tedbir kararını aileyi dinlemeye bile gerek görmeden veriyorlar, (Bazı mahkemeler tedbir istemini ret ediyor.) sonra bir yetkili ailenin kapısına kolluk ile dayanarak aileye baskı yapabiliyor.

Bu süreçte aile adeta terörist muamelesi görüyor, her an kapısına gelinip çocuğunun elinden alınacağı veya (Çocuğuna zarar vereceğini düşündüğü) aşı ve topuk kanı uygulamasının zorla yapılacağı korkusu ile yaşatılıyor. Bu insanların nasıl bir psikolojik travma yaşadığını tahmin edebiliyor musunuz? Ben bu topuk kanı ve aşı baskıları gördükten sonra sütü kesilen kadınlar biliyorum, ikâmetgahını değiştiren aileler biliyorum, bu Sağlık, Aile ve Sosyal Hizmetler bakanlıklarının, özellikle kadınlarımıza uyguladığı psikolojik bir şiddettir.  

Tabi bu konuyu sağlıkçılar ile konuştuğunuz zaman; “Bunu Sosyal Hizmetler…” Yapıyor, Sosyal Hizmetler ile konuştuğunuzda; “Biz talimat gereği sadece mahkemeye başvuruyoruz, kararı mahkeme veriyor…” diyor, yani herkes topu taca atıyor, ama bu konuda Sağlık ve Aile Bakanlıklarının (Paslaşarak) birlikte çalıştığı ve bir gücün bu mobbing’i-baskıyı organize ettiği gerçek! Tabi Sağlık Bakanlığının uyguladığı performans sisteminin de bunda etkisi var, sağlık çalışanı bu prosedürü tamamlayamaz ise maaşı düşüyor. (EK:10)

Ben topuk kanı vermek isteyen ailelerin bu tercihlerine saygılıyım, kimseye de “Topuk kanı vermeyin” demiyorum, ancak bir şeyi anlamakta zorluk çekiyorum; bugün asgari ücret ile geçinen aile çocuğuna ne yediriyor, ne içiriyor diye sormayan, bir bebe aspirinini bedava vermeyen sistem, konu topuk kanı veya aşı olunca neden birden çocuğumuza âşık olur ve bunları bedavaya yapar, hatta razı olmaz iseniz önce sizi yaptırım uygulamak ile tehdit eder, sonra mahkemeye verir ve polis-jandarma ile kapınıza dayanır?

Mesela anne sütü çocuğun bağışıklık sisteminin gelişmesi için hayati öneme sahiptir, yokluğu beş değil belki beşyüz hastalığın kapısını açar, ama siz hiç çocuğunu emzirmeyen aile hakkında tedbir kararı verildiğini veya aile bu tedbire uymuyor diye aileden bebeğin zorla alınıp sütanneye verildiğini gördünüz mü? Ya da ailesi sebze-meyve yedirmeyen (Veya yediremeyen) çocukların ağzına (Skorbüt hastası olmasın diye) polis-jandarma zoru ile portakal tıkıldığını? Hatta gebeliği sırasında alkol-sigara kullananlara bezer şeyler yapıldığını? Ben Türkiye de uyuşturucu satan ailelerin çocukları için tedbir uygulandığını dahi görmedim. Pekiyi sizce bu işte bir çelişki, bir gariplik yokmu?

Ana akım televizyonlarında bir doktoru; “Covit-19 sürecinden sonra ailelerin ortada dolaşan komplo teorileri sebebi ile topuk kanı vermekten çekindiğinden…” bahsederken izledim (EK:2), sakın bu komplo teorilerinin kaynağı Covit-19 sürecinde zorlanan aşılardan/tedavilerden dolayı insanların zarar görmesi olmasın? Çünkü aynı televizyon doktorları “Aşıların lisanslı olmadığını, zarar verebileceğini…” söyleyenleri de komplo teorisyeni ilan etmişti (!)

Şimdi topuk kanı konusunda sağlık sistemine güvenmedikleri, yoğurdu üfleyerek yedikleri için bu aileleri suçlayabilirmisiniz?

Ata tohumu satılmasını yasaklayan, çoluk çocuğumuza kanser yapan İsrail tohumu yediren, hazır yiyeceklerdeki zararlı katkı maddelerine izin veren bu sistemin, sadece çocuklarımızın sağlığını düşünerek topuk kanı-aşı baskısı yaptığına inanmak gerçekten çok zor. Bu konularda yapılan her insan hakkı ihlali; “Halk sağlığı-çocukların yüksek menfaati…” gibi süslü sözler ile bezeniyor, ancak sizin kırmızı kurdeleyle süslenmiş sopayla dövülmeniz acınızı azaltmıyor, aileler uğradıkları baskılardan dolayı büyük sıkıntı içinde!

Bu talimat ve uygulamaları nedense bana; “28 Şubat döneminde üniversitelerdeki başörtüsü zulmünü ve ikna odalarını” hatırlatıyor, o zamanlarda ortada belirgin bir kanun veya gerekçe yoktu, ancak başörtüsü konusunda ikna olmayanlar hakkında soruşturmalar-davalar açılır, insanlar “Öğrenim/çalışma hakkı” gibi en temel anayasal haklarından mahrum edilirdi. Bu da bana her iki uygulamanın aynı kaynaktan geldiği izlenimini veriyor…

AİLENİN VELAYET HAKKI “BY-PASS” EDİLMEK Mİ İSTENİYOR, ARTIK ÇOCUKLARIMIZ DEVLETE Mİ AİT?

Bence anne-babanın rızası olmadan, zorla topuk kanı alınmasının hukuki anlamı; çocuklarımızın velayetinin bize değil, devlete (Yani onun memurlarına ve onları yönlendirenlere) ait olduğudur, bu ise aile-velayet kavramlarının yerle bir edilmesi, anne babaların da devlet adına bedava bakıcılık yapan köleler haline gelmesi anlamına gelir.
 
Eğer devlet kurumları DSÖ-BM gibi Global yapılardan aldığı talimatlar, yaptığı antlaşmalar çerçevesinde hareket ediyor ise, bu dolaylı olarak çocuklarımızın geleceğinin (Sağlığının-hayatının) Siyonist-Global güçlerin elinde olduğu anlamına gelir, bu da “Bill Gates ve KlausSchwab” gibi adamların sözcülüğünü yaptığı “Yeni Dünya Düzeni” amaçları ile son derece uyuşmaktadır!
 
Son zamanlarda “Devletin vatandaş ve çocukları üzerinde (Öncelikli) tasarruf hakkı olduğu-bireyin menfaatinin kamu çıkarı için feda edilebileceği…” şeklinde görüşler açıktan dile getirilmeye başlandı, bunun ceza hukukundaki yansıması olan bir teori var, bu teoriyi; “Bir suçun birincil (Asli) mağduru kamudur-Devlettir…” şeklinde özetlenebiliriz.

Bu görüşe dayananlarca Türkiye de bir kısım aflar gerçekleştirilmiştir, böylece ne kadar katil, hırsız, tecavüzcü varsa dışarı salınmıştır, hükümet mağdurlar ve halk adına bu suçluları af etmiştir, ama bir sorun bakayım mağdur ve mağdur aileleri o suçluları af etmiş miydi? Bu afların ardından birçok intikam cinayeti işlenmiştir, çünkü ateş düştüğü yeri yakar... Örneğin İslam hukukunda katili af hakkı maktulün ailesine aittir, aile isterse af eder, isterse etmez suçlu idam edilir, adalet yerini bulur.

Bunun gibi bebeğini-yavrusunu en çok düşünen, onun hasta olması halinde birinci derecede mağdur olan, maddi-manevi sıkıntı çeken ailesidir, çok iyi niyetli olduklarını düşünsek dahi, devlet memurları ve siyasiler için bunlar en fazla istatistiksel bilgiler ve bütçe sorunlardır. Zaruri bir sebep olmadan yavrusundan kan alabileceğimiz canlılar ise mülkiyetimizde olan inek-koyun gibi hayvanların yavrularıdır.

Yine Covit-19 Döneminde ; “Aşı olmak istemeyenlerin toplumun menfaati için zorla aşılanması gerektiğini, böyle afet dönemlerinde insan haklarının rafa kalkabileceğini…” savunan hukukçular olmuştu (!) Tabi bunlar; toplumun bireylerden oluştuğunu, bireylerin haklarının çiğnenmesinin aslında toplumun tümünü tehdit ettiğini, bu tip “Zorla güzellik” babından uygulamaların kötüye kullanılmaya çok müsait olduğunu, tarihte bu tip bahaneler ile zorba rejimlerin iyice yerleştiğini unutmuş görünenlerdir.

AİLE ONAY VERMEDEN YENİ DOĞAN BEBEKLERDEN TOPUK KANI ALINMASI YASAL MI?

Sağlık Bakanlığının yukarıda zikrettiğimiz 05.01.2024 tarihli talimatında “Yenidoğanlardan ailenin rızası hilafına (Zorla) topuk kanı alınmasının hukuka uygun olduğunu…” belirtmiş, pekiyi gerçekten öylemi, mevcut kanunlar ve Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşmelere göre ailenin rızası olmadan yeni doğan bebeğe bu tıbbi müdahale yapılabilir mi?

Velayet hakkını düzenleyen Türk Medeni Kanunu 335 ve devamı maddeleri gereğince çocuğun bakımı, dolayısı ile ona uygulanacak tedaviye karar verme hakkı anne-babaya aittir.
1219 sayılı Tababet Ve Şuabatı San'atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un m.70/f.I, c.1 hükmü ise; “Tabipler.....yapacakları her nevi ameliye için hastanın, hasta küçük veya tahtı hacirde ise veli veya vasisinin evvelemirde muvafakatını alırlar…” demektedir.

Hasta Hakları Yönetmeliği m.24/f.I hükmü; “Tıbbi müdahalelerde hastanın rızası gerekir. Hasta küçük veya mahcur ise velisinden veya vasisinden izin alınır...” demektedir.

1999 tarihli Hekimlik Mesleği Etik Kuralları 42. Maddesi; “Reşit ve/veya mümeyyiz olmayan kişiler yönünden veli veya vasisinin aydınlatılmış onamı gerekir…” demektedir.

1981 tarihli Lizbon Bildirgesinin 5. Maddesi; “….Hasta çocuk ise veya yasal ehliyeti yok ise yasal temsilcisinin (veli veya vasisinin) onayının alınması gerekir…” demektedir.

1984 tarihli Avrupa’da Hasta Haklarının Geliştirilmesi Bildirgesi 3/5 maddesi; Yasal temsilcinin (veli-vasi) onayı gerektiği zaman, hastalar (Çocuk veya erişkin olsun) durumlarının izin verdiği ölçü de karar alma sürecine dâhil edilmelidir.” demektedir.
 
1995 tarihli Bali Bildirgesinin 5. Maddesi; “Hasta çocuk ise veya yasal ehliyeti yoksa bir yasal temsilcinin (veli-vasi) onayının alınması gerekir…” demektedir.
 
2003 tarihli Bioetik Sözleşmesinin 6/2. Maddesi; “Kanuna göre bir müdahaleye muvafakatini verme yeteneği bulunmayan bir küçüğe, sadece temsilcisinin (Veli-vasi) veya kanun tarafından belirlenen makam, kişi veya kuruluşun izni ile müdahalede bulunabilir…” demektedir.

1964-2023 Dünya Tıp Birliği Helsinki Bildirgesi 25. Maddesi; “ Yasal olarak yetersiz (İncompetent) kabul edilen bir denek, örneğin reşit olmayan bir çocuk, araştırmaya katılmaya onaylama (assent) verebilir ise, araştırmacı yasal temsilcisinin (Veli-vasi) onamına ek olarak ondan da onaylama almalıdır…”  demektedir. (Uluslar arası sözleşmelere ilgili Sağlık Bakanlığı talimatında atıf olduğu için yer verdim, yoksa bunların kendi kanunlarımızın üstünde olduğunu düşünmüyorum.)

Ayrıca kan ve DNA (6698 Sayılı KVKK m.6 ve devamı anlamında) insana ait en önemli kişisel veri olduğu için kanuni temsilci (Veli-vasi) izni olmadan alınamaz ve işlenemez.
Pekiyi topuk kanı alınması tıbbi bir müdahale değil midir?

Kan ve ayak topuğu birer organdır, topuğun 3 yerinden delinerek, en az 2 defa topuk kanı alınması, (Daha sonra gerek görülmesi halinde) tüp tüp kan alınması basbayağı tıbbi bir müdahaledir. Kimse; “Birkaç damlacık kan alıyoruz...” vs. diyerek bebek üzerinde psikolojik ve patolojik etkileri olan böyle işlemi basite indirgeyemez. Hele yeni doğan bebeklerde bağışıklık sisteminin henüz oturamadığı, kanı geç pıhtılaştığı, enfeksiyon riski daha yüksek olduğu düşünülür ise. (Prof. Dr. Alişan Yıldıran) (EK:3)

TOPUK KANI ALINMASI AY.17 MADDE ANLAMINDA TIBBİ BİR ZORUNLULUK MUDUR?

Yukarıda kanunlarda saydığımız, anne-baba veya vasi gibi bir kanuni temsilciden alınması gereken muvafakat (izin) hasta ve tedaviye muhtaç çocuklar için söz konusudur, topuk kanı ise;
1.Sapa sağlam çocuktan, yakalanması ihtimali çok zayıf olan, üstelik genetik, sadece 5 hastalığı teşhis etmek için (6000 genetik hastalık vardır.) istenmektedir. (Fenilketorüri, Konjenital Hipotiroidi, Kistik Fibrozis, Biyotinidaz Eksikliği, Konjenital Adrenal Hiperplazisi- yenileri de eklenebilir.)

2.Topuk kanı alımı ile bu hastalıkların teşhis edileceği kesin değildir. (Uygulamada topuk kanının incelenmesi sonucu hastalık tespit edilemeyen bebeklerin daha sonra hasta olmasına rastlanmaktadır.)

3. Hastalık tespit edilmiş ise, tedavi edileceği kesin değildir. Sağlık Bakanlığınca topuk kanı vermeyi reddeden ailelere imzalatılmak istenen belgede (Ki ben ailelerin aleyhine kullanılabilecek bu belgeyi imzalamalarını tavsiye etmiyorum, bunu imzalamalarını gerektiren hiçbir hukuki sebep ve zorunluluk mevcut değildir.) “KistikFibrozis’in kesin tedavisi olmadığını…”açıkça söylemektedir, ancak bunun her hastalık için geçerli olduğu da hayatın bilinen gerçeğidir.

4.Topuk kanı alımı sağlıklı çocuktan, genel sağlık taraması, koruyucu hekimlik kapsamında uygulanan (Tıp tarihi dikkate alındığında) yeni başlamış bir uygulamadır, bir tedavi değildir!
Yani topuk kanı alınmayan (Ve aşı olmayan) çocuk; 5395 sayılı (Çocuk Koruma Kanunu) anlamında bedensel gelişimi tehlikede olan, acil veya zaruri tedavi ihtiyacı olan (Hali hazırda hasta olan) bir çocuk değildir.
AY.17 maddesi; “Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında… Vücut bütünlüğüne müdahale edilemeyeceğini..." belirtmiştir:

Tıbbi zorunluluklar (Tıbbi zaruret halleri) kapsamında kanuni temsilcisinin (Velisinin veya vasisinin) rızasının alınmadan tıbbi müdahalenin yapılabileceği haller, örneğin: Trafik kazası sonucu ağır şekilde yaralanan (Ve ailesine ulaşılamayan) çocuğun ameliyat edilmesi veya kan kaybından ölmesini engellemek için (Kan örneği alınarak) kan gurubunu belirlenmesi...” gibi durumlardır, burada acil bir durum ve tıbbi müdahale yapılmaz ise kaçınılmaz bir zarar söz konusudur.

Kanunda yazılı haller (Kanunda belirtilen zaruret halleri) “Bir ceza davasında suçu (Ve suçsuzluğu) ispat etmek için veya babalık davasında babanın belirlenmesi için çocuktan kan-DNA örneği alınması…” gibi çeşitli kanunlarda açıkça belirtilen zaruri durumları kapsamaktadır.

Yukarıda saydığımız sebepler ile genel sağlık taraması-koruyucu hekimlik çerçevesindeki topuk kanı alımından AY.17 maddesi anlamında bir tıbbi zorunluluk (Zaruret) çıkartılamayacağı açıktır.
Ortada bazı televizyon doktorlarının; "Ölümü engelliyoruz, hastalığın ilerlemesini engelliyoruz..." gibi garanti verilmeyen, ihtimale dayalı, ancak aileleri ajite eden açıklamalarından başka bir şey yoktur. Kaldı ki topuk kanı alınmasının zararlı yönlerinin bulunduğunu belirten Prof. Dr. Alişan Yıldıran (Çocuk hastalıkları ve immünoloji uzmanı) gibi doktorlar da vardır. (EK:3) Ne yazık ki sağlık sektörü ve basının organize hareket etmesi sebebi ile bu ajitasyon etkili olmaktadır.

Sayılan bu 5 genetik hastalıktan başka 500 metabolik, 6000 genetik hastalık mevcuttur. (EK: 4) Pekiyi bakanlıkça belirlenen bu 5 genetik hastalık haricindeki diğer hastalıklar ne olacaktır? Mesela ülkemizde çok görülen; Down sendromu, FMF (Ailevi Akdeniz Ateşi), Talasemi (Akdeniz Anemisi) bunlar çocuklarımız için tehlike arz etmemekte midir?

Üstelik bu tür hastalıkların bazılarının tedavisi çok pahalıdır ve devlet bu pahalı tedavileri karşılamamaktadır, 1987 yılından beri topuk kanı alınmasına rağmen ortalık bu tür hastalıkların tedavisi için halktan yardım isteyen (Dilenen) aileler ile doludur (?) Bu birilerinin söz konusu tedavilerden ciddi para kazandığı anlamına gelmektedir!

Bu durum bana; asıl amacın topuk kanı almak olduğu, önlenmek istendiği iddia edilen (Özenle seçilmiş) 5 hastalığın ise sadece bu işin bahanesi olduğu izlenimi veriyor. Hani bir hikâye var ya, kuzu ile karşılaşan kurt bir bahane bulup kuzuyu yemeye çalışıyormuş, kuzu ne kadar alttan aldı ise de Kurt; “Suyu bulandırıyorsun…” deyip, yine kuzuyu yemiş... işte o hesap.

Pekiyi Sağlık Bakanlığının saydığı bu beş hastalığa yakalananlar aşı olmamış-topuk kanı vermemiş çocukları mıdır? Hayır, (1987) yılından beri tüm yenidoğanlardan topuk kanı alınmaktaydı! Topuk kanı verilmesine direnç Covit-19 sürecinden sonra (Son 1-2 yılda) başlamıştır. Çocukluk aşılarına olan direnç ise Covit-19 öncesi başlamış olsa da, dikkate alınmayacak kadar cılızdı.

Bu da “Genetik olduğu iddia edilen bu hastalıkların bir kısmı aşıların yan etkileri sonucumu ortaya çıkıyor?…” şüphesini akla getirmektedir. Sağlık Bakanlığının bu konuda (Aşıların yan etkilerini aşısız çocuklar ile karşılaştırarak yaptığı) bir araştırması ise yoktur(?) Daha doğrusu Sağlık Bakanlığı aşı yan etkilerini ciddi bir şekilde takip de etmemektedir, bu takip ailelerin verdiği dilekçeler ile sınırlıdır, ailelerin çocuktaki mevcut rahatsızlığı aşıya bağlayacak tıbbi birikimi olmadığı da bilinmektedir, ailesi çocuğunun rahatsızlığını aşıya bağlasa dahi, bunu kabul edecek (Hatta anlayacak) doktor bulmak güçtür.

Bebeklere doğar doğmaz (Doğum odasında) Hepatit-B aşısı ve K vitamini enjekte edilmesi, bundan 48 saat sonra topuk kanı alınması ise ayrı bir muammadır, insanın aklına; “Hepatit-B aşısı yan etkileri hastalık olarak algılanabilir mi?...” şüphesi de gelmektedir, çünkü her vücudun aşıya tepkisi farklıdır.

SAĞLIK BAKANLIĞININ DAYANDIĞI ANAYASA MAHKEMESİNİN TOPUK KANI HAKKINDAKİ (29.06.2016 tarih, 2014/4077 Numaralı ) KARARI HERKESİ BAĞLAR MI?

Ben Sağlık Bakanlığının Prof. Dr. Sedat Kaygusuz imzalı (05.01.2024) tarihli talimatı (EK:1) incelediğimde hukuki değeri olan tek şeyin (29.06.2016 tarih, 2014/4077 Numaralı Anayasa Mahkemesi Kararı) olduğunu gördüm (EK:8), talimatta sayılan diğer kanun ve uluslar arası anlaşma maddeleri doğrudan konu ile ilgili olmayan, özellikle suça itilen çocukların korunmasına yönelik genel maddeler, bu maddelerden aynı zamanda çocuk hastaneleri, gözetim evleri kurulması gibi bir anlamlar da çıkartabilirsiniz.

Öncelikle şunu söylemeliyim ki Anayasa Mahkemesi de bir mahkemedir ve mahkeme kararları; sadece kararda adı geçen kişiler hakkında hüküm ifade eder. Elbette yüksek mahkeme kararları yeni davalarda emsal olarak sunulabilir, ancak alt mahkemeler (Aile, Sulh Ceza vs.) “Bu karar ile bağlıdır” denilemez, çünkü Anayasa Mahkemesi gibi yüksek mahkemeler yeni bilgiler ışığında her zaman genel görüşünü değiştirebilir.

AYM’si genel görüşünü değiştirmese dahi, önüne gelen olayın farklı özellikler taşıması sebebi ile (O olaya özel) farklı bir karar verebilir, örneğin; “Ağır Kombine İmmün Yetmezlik (T hücre eksikliği) teşhisi koyulmuş bir bebekten topuk kanı alınması, normal bir bebeğe kıyas ile çok daha ciddi enfeksiyon ve hatta hayati tehlike riski taşır, bu gibi rahatsızlıkları olan bebeklerin sağlıklı bebekler ile bir tutulmayacağı açıktır.

Anayasa Mahkemesi yukarıda zikrettiğimiz topuk kanı hakkındaki kararını iki gerekçeye dayandırmıştır, birincisi;“Kanuni dayanak olduğu”, ikincisi; “Çocuğun zarar görmediği” gerekçesine. Pekiyi AYM’sinin bu gerekçelerinin gerçekten altı dolu mu?

1-) KANUNİLİK ŞARTI

Birinci gerekçe; 3359 Sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanununun 3. Maddesinin (I) bendine dayanmaktadır, burada; “Engelli çocuk doğumlarının önlenmesi için, gebelik öncesi ve gebelik döneminde tıbbi ve eğitsel çalışmalar yapılır. ….Yeni doğan bebeklerin metabolizma hastalıkları için gerekli olan testlerden geçirilerek risk taşıyanların belirlenmesine ilişkin tedbirler alınır…” Demektedir.

Bu adı üzerinde sağlık personelinin hizmetlerini nasıl yapacağını düzenleyen bir kanundur ve bu kanun lafzından (Sözcük anlamından) anlaşılan; “Sağlık Bakanlığı yetkililerinin bu testler için gerekli imkân ve altyapıyı sağlaması ve ihtiyaç duyanların hizmetine sunmasıdır.” Bu kanun metninden; “Vücut bütünlüğünü koruyan tüm mevzuatın, anne-babanın tıbbi müdahaleye izin ve ret haklarının yok sayılabileceği, topuk kanı vermek istemeyen ailenin kolluk tarafından etkisiz hale getirileceği, bebeğin anne kucağından zorla kopartılıp,  bebekten topuk kanı alındıktan sonra aileye iade edileceğine…” dair bir anlam çıkarmak mümkün değildir.

Ayrıca AYM’sinin bu kararı; aynı kanunun “Tedavi ve tıbbi araştırmaları” düzenleyen 10. Maddesindeki;

 “Bu araştırmalarda, bireyin hakları… her şeyin üstünde tutulur… araştırma yapılanın yazılı rızası alınır, …muavafakatını her aşamada geri çekebilir…” gibi insan onur ve rızasını koruyan hükümleri ile çelişkilidir.
 
Bunun yanı sıra kan ve DNA (6698 Sayılı KVKK m.6 ve devamı anlamında) insana ait en önemli kişisel veridir, kişinin veya kanuni temsilcisinin izni olmadan alınamaz ve işlenemez, bilimsel çalışmalarda kullanılamaz, aksi davranış TCK m. 135-139 ve 90. Maddeye göre cezayı gerektirir.

Eğer maddenin; “Şu, şu hastalıkları (Hastalıklar tek tek sayılmalı) belirleme/önleme amacı taşıyan şu numaralı topuk kanı testine (Testler tek tek sayılmalı) rıza göstermeyen aileler hakkında, şu, şu cezaların uygulanacağı, direnen ailenin etkisiz hale getirilerek, topuk kanı alınması işleminin cebren uygulanacağı…” şeklinde bir metni olsaydı, bu gerekçenin bir dayanağı olabilir idi, ancak böyle bir kanun maddesi meclisten geçmiş olsaydı dahi, Anayasa ve diğer mevzuat ile çeliştiği için iptale tabi olurdu!

Ancak ben TBMM den böyle bir kanun çıkartılabileceğini zan etmiyorum, çünkü Millete rağmen kanun-kural olmaz! Bu gün milletimizin benimsemediği birçok kanun maddesi görüntüde varlığını korusa dahi uygulanmamaktadır, kadük hale gelmiştir, çünkü millet bu kanunları benimsememiş ve uygulamamıştır. 

Üstelik Anayasaya uygun olarak da çıkartılmış (Yukarıda saydığımız ve sayamadığımız) diğer kanun maddeleri bostan korkuluğu değildir, ne yazık ki Anayasa Mahkemesi bu kanunlar yokmuş gibi, emredici hükümler içermeyen, muallak bir kanuna dayanarak; “Ben zorla topuk kanı alınmasını mümkün kıldım…” demiştir. Bu aynı zamanda Anayasa Mahkemesinin; TBMMM yetkilerini devralması, onun yerine geçerek zorunluluk ve suç icat etmesi anlamına gelir!

Kısaca AYM’sinin bu kararında “Kanunilik şartı” gerçekleşmemiştir.

2-) TOPUK KANININ ALIMININ BEBEĞE ZARAR VERMEDİĞİ İDDİASI?

Anayasa Mahkemesinin ikinci gerekçesi; “Başvurucunun zorunlu uygulamasının sağlık açısından bir soruna yol açtığına ilişkin bir iddiası olmadığı… Söz konusu işlemin (Topuk kanı alınması) başvurucunun sağlığı açısından olumsuz bir etkisinin olduğuna dair bir bulguya rastlanmadığı…” dır.

a-) Topuk kanı alımının hiçbir zarar vermediğini kabul etsek dahi; anne-baba (Ve kanuni temsilciler) sağlıklı çocuk üzerinde uygulanmak istenen, genel sağlık taraması kapsamındaki, hakkında hiçbir garanti verilmeyen bu testi “Zararı yokmuş” diye kabul etmek zorunda değildir. Anne-baba hasta çocuğuna önerilen (çoğunluk ile faydası görülen) bir tedaviyi dahi reddedip, alternatif bir tedaviyi uygun görebilir. (Hasta Hakları Yönetmeliği 24-25 ve devamı.)

Yorum Yap

Yorumlar

Bazı Haberler

Topuk Kanı vb test sebebiyle Savcılık Dilekçe Örneği

Topuk Kanı vb test sebebiyle Savcılık Dilekçe Örneği

Topuk kanı veya sair test verilmemesi sebebi ile savcılığa şikâyet edilenler için Av Cüneyt Bülent Şeker tarafından hazırlanan dilekçe örnek ve rehberi

Emine Erdoğan Hanımefendiye Topuk Kanı mektubu

Emine Erdoğan Hanımefendiye Topuk Kanı mektubu

Topuk kanu dayatma ve zulmü konusun ayyuka çıkması ve ailelerle devletin hasım hale getirilmesi üzerine Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Yönetimi olarak Cumhurbaşkanımızın kıymetli eşi Emine Erdoğan Hanımefendiye mektup göndermek hasıl olmuştur.

Zehrin adı atıştırmalık

Zehrin adı atıştırmalık

Atıştırmalıklar yemek alışkanlıklarımızı nasıl değiştirdi?