Bağdagül Öz
Eklenme Tarihi: 18 Ocak 2026 00:52
ABD’nin öldürülen başkanı Kennedy’nin yeğeni olan ABD Sağlık Bakanı Robert Francis Kennedy Jr, aşı ve ilaç mafyasına öyle bir çuvaldız batırdı ki muhtemelen bu balon bir daha hava tutmaz.
Son birkaç aydır sürekli yeni icraatlara imza atıp, pek çok yapıyı da peşinden sürükleyerek imkansız gibi gözüken tabuları yıkıyor.
"1986'da aşı takviminde 11 aşı vardı. Bugün, bazı eyaletlerde okula devam edebilmek için kurallara uyan bir çocuğun 69 ila 92 arasında aşı yaptırması gerekiyor” diyen Kennedy, “Bunlardan hiçbiri ruhsat öncesi plasebo kontrollü bir denemede güvenlik açısından test edilmemiştir.
Neticelerinden korktukları için aşı yapılanlarla aşı yapılmayanları kıyaslamıyorlar. Böyle yapıldığında tüm aşı programı tartışılır olacaktır” diyerek patlattı son bombalarından birini.
ABD Sağlık Bakanı Kennedy, "Rahim ağzı kanseri veya HPV aşısı olarak bilinen Gardasil bugüne kadar ki en tehlikeli kitlesel aşı. Aşılanan çocukların aşı sebebiyle ölme ihtimali, rahim ağzı kanserinden ölme ihtimalinden 37 kat daha fazla” diyerek ise ikinci bombasını patlattı.
Bununla da yetinmeyen Bakan Kennedy, ABD’de geliştirilecek tüm yeni aşıların piyasaya sunulmadan önce plasebo kontrollü klinik deneylerden de geçirilmesinin zorunlu hâle getirildiğini duyurdu.
Bu zorunluluk bu güne kadar pek çok testin kasten yapılmadığı, “bilimsellik” kılıfıyla aralarında Türkiye’nin de olduğu neredeyse tüm ülkelere dayatıldığını gözler önüne serdi.
Koskoca ABD’nin koskoca Sağlık Bakanı bunu söylerken “aşı aşı aşı” diye nara atan ve önüne gelen her faydalı tabiî şey için “plasebo etkisi” diyerek küçümseyen ansız şansız proflardan pek ses çıkmadı. Ses verenler ise zaten aşı ve ilaçlara hep şüphe ile yaklaşanlardan ibaret kaldı.
CDC İNSAFA MI GELDİ, ÇARESİZ Mİ KALDI?
Bugüne dek aşı ve ilaç mafyasının tam ve şartsız destekçisi daha doğru ifadeyle maskarası olan ABD Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri CDC ise sessizliğini bozup, “
Aşıya karşı değiliz ama 2 yaşından küçük çocukların çok sayıda ve sistematik olarak aşılanmasına karşıyız. Hepatit B aşılarının tüm yeni doğanlara rutin olarak yapılmasını tavsiye etmeyi resmen sona erdirdik” açıklaması yaptı.
CDC, 16 Aralık 2025'te resmi sitesi cdc.gov adresinden yayınladığı açıklama ile de 1991'den beri tüm yeni doğanlara doğumdan sonraki 24 saat içinde hepatit B aşısı yapılması emir ve tavsiyesini resmen sona erdirdiğini duyurdu.
Darısı Türkiye’nin başına desek de Ankara’nın yani Sağlık Bakanlığı’nın bu konularda adım atacağı yönünde ise hiçbir emare bulunmuyor.
Bu hususta bir açıklama da Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta’dan geldi. “Hasta Etmeyin Adamı, Adamın Biri Doktora Gitmiş Gidiş O Gidiş, Kalbime Koy Başını Doktor” gibi kitaplara da imza atan Küçükusta bu hususta şunları yazdı:
“CDC’nin aşı kararı ile alâkalı yazı ve paylaşımlarım sebebiyle "aşı karşıtı olmak, halk sağlığına zarar vermek" iddialarıyla hakkımda İstanbul Tabip Odası (İTO) tarafından soruşturma açıldı. Türk Tabipler Birliği (TTB) tarafından ceza verildi ama hem idare mahkemesi hem istinaf mahkemesi kararlarıyla bu ceza reddedildi. “Özel durumlar dışında” her yeni doğana hepatit B aşısı yapılmasının bilimsel bir gerekçesi ve bilimsel bir mantığı yoktur. CDC'nin bu kararı da benim ve benim gibi düşünen gerçek hekimlerin haklılığını bir kere daha ispat etmiş oluyor.”
Yani Türk halkını korumak ve bilimsel çalışma yapmak yerine bu hususta insaf ve vicdan sahibi doktorları tehdit eden İTO ile TTB ise Kennedy ve CDC’nin açıklaması sonrası dut yemiş sırtlana döndü.
Prof. Dr. Küçükusta bir başka paylaşımında ise “Ana akım medya nihayet doktor ve hemşirelerin %90'ının grip aşısını reddettiğini bildiriyor. 2024'te yüzde 73'ü Kovid-19 takviye aşısını reddetmişti ve bu oran bazı hastanelerde şimdi yüzde 90'a yükseldi. Doktor ve hemşirelerin yüzde 90'ı neden şimdi 'aşı karşıtı' oldu?” diye sorduktan sonra suâlinin cevabını ise şöyle veriyor:
“Aşı karşıtı olan yok! Sadece doktor ve hemşireler değil aklı başında olan herkes etkinliği ve emniyeti ispatlanmamış, milyar dolarlar kazanan şirketlerin hiçbir mesuliyet kabul etmedikleri, dava edilmelerinin mümkün olmadığı “ticârî ürünlere hayır” diyorlar.”
Tam bu yazının son okumasını yapacaktım ki Kennedy bir bomba daha patlattı ve şöyle dedi: “
Çocuk felci aşısı SV40 adı verilen bir virüs ihtiva ediyordu. Bu, insanlık tarafından bilinen en kanserojen maddelerden biridir. Ama o aşılarda vardı. Benim kuşağımdan 98 milyon insan bu aşıyı oldu.”
AŞILAR TOKSİK MADDE DOLUYMUŞ
Aşılar muhtevaları konusunda Türkiye’de ister sağlık isterse de inançları nedeniyle itiraz eden herkesin “câhil, bağnaz, komplo teorisyeni” gibi yaftalarla küçümsendiğini bilmeyen yok. Dahası aşılarda “cıva var, alüminyum var, haram maddeler var” diyenler de aynı rezilâne muameleye mâruz bırakılmaktaydı.
Ama ABD Sağlık Bakanı Kennedy bir başka bomba daha patlatarak bu yaftacı kuklaların ipliğini pazara çıkardı ve ABD'deki tüm aşılardan cıvanın tamamen çıkarılmasının resmiyet kazandığını da duyurarak, tüm küresel sağlık otoritelerini de aynı yolu izlemeye çağırdı.
Şimdi sormak gerekiyor:
Hani aşılarda cıva, alüminyum vs. gibi toksik maddeler yoktu? Hani bunları söyleyenler “komplo teorisyeni”ydi?
KORONA AŞILARININ İPLİĞİ PAZARA ÇIKMAYA DEVAM EDİYOR!
Yazarı olmaktan şeref duyduğum Gerçek Hayat mecmuası daha korona oyunları başlamadan olacakları bir bir kapağına taşımıştı. O günlerde yazılanları bugün bir kez daha okuduğumuzda dergimizi çıkaran arkadaşların ne kadar sağduyulu ve ufuklu olduklarını gördükçe seviniyoruz.
Daha kimsenin pek bir şey yazıp çizmediği günleri hatırlıyorum da Gerçek Hayat ekibi tüm medyanın aksine bugün bir bir ifşa olanları o günden gözler önüne sermişti. Şüphesiz onlardan biri de korona aşıları ve maske dayatmasıydı.
Bugün ise korona aşılarının hem işe yaramaz, hem de pek çok yan etkiye sahip olduğu ifşa oldu. Maske balonu ise çoktan patlamıştı.
Houston Methodist Hastanesinde kovid-19 aşısı olduktan kısa bir süre sonra yaşanan ağır komplikasyonlar sebebiyle hastaneye yatırılan ve Yan Etki Bildirme Sistemi VAERS'e bildirilmemiş 1575 vak’a olduğu tespit edildi. Kim bilir başkalarında daha neler var!
Akademik çalışmalara göre Pfizer’in mRNA tabanlı aşılarının hiçbir işe yaramadığı görülmüş.
Bitmedi! Kovid-19 aşıları hem yüzde 60 oto-immun hastalıkların ortaya çıkmasına hem de yüzde 25 oranında bu hastalıkların alevlenmesine yol açıyormuş.
Stanford Tıp Fakültesi'nin yeni çalışması ise mRNA Kovid-19 aşı üreticilerinin aşıların ölümcül olabilen miyokardite sebep olup olmadığı konusunda halka ve dünyaya yalan söylediklerini ortaya koyuyor.
Bu çalışma ile kovid-19 aşıların üçüncü doz sonrasındaki ilk 28 günde zonaya yakalanma riski yaklaşık yüzde 21 fazla bulundu.
Fransa'da 28 milyon yetişkini (18-59 yaş) kapsayan çalışmada, mRNA Kovid aşılarının 4 yıl vadeli tüm sebeplere bağlı ölüm riski araştırıldı.
Hollanda’da 2.1 milyon insan üzerindeki çalışmaya göre kovid aşılarının zona riskini yüzde 21 artırdığı görüldü.
Türk medyası aşıların yan etkileri konusunda pek haber yapmasa da şükür ki Batı medyası yapıyor. CNN bir haberinde şöyle diyor: “FDA, Kovid aşılarına “tehlike işareti/ikazı” koymaya hazırlanıyor. FDA'in en ağır güvenlik uyarısı türü; bir tık ötesi ruhsat iptali!”
JAPON BAKAN ‘AŞI YÜZÜNDEN KANSER OLDUM’
Japonya içişleri eski bakanı Kazuhiro Haraguchi, kovid-19 aşısı olmaya zorladıkları kişilerden ve ailelerinden özür diledi ve de sorumluluğu üstlendi. Aşı sonrası yakalandığı kanseri hikÂyesini anlattı. Vurulduğu 3 aşının ikisinin ölümcül partiden olduğunu söyledi.
FONLARA PAYDOS
ABD Sağlık Bakanı Kennedy, büyük ilaç şirketlerinin kuklası, oyuncağı, maskarası olan Amerikan Pediatri Akademisi AAP’nin federal fonlarını da kesti. Bakan Kennedy, “Vergi mükelleflerinin parası artık propagandayı finanse etmeyecek, yalnızca en yüksek standartta, ispata dayalı ve bilime kendini adamış kuruluşlar desteklenecek” diyor.
AŞILAR VE OTİZM
Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta 2015 tarihli “Aşılar otizm, lösemi ve lenfomaya yol açabilir” başlı yazısında diyor ki:
ABD’de 1980’lerde 10 binde bir, 1990’larda 2.500’de bir, 2007’de yüzde 1.16 oranında görülen hastalığın prevalansı 2012’de yüzde 2’ye kadar çıktı. Bu, artık her 50 çocuktan birinde otizm teşhis edildiği mânâsına geliyor. Durum dünyanın diğer ülkelerinde de farklı değil: Prevalans, Asya, Avrupa ve Kuzey Amerika’da yüzde 1 olarak bildirilirken, Güney Kore’de 2011’de yapılan çalışmaya göre oran yüzde 2.6!
DSM 1983’de PDD-NOS veya Asperger Sendromu’nu tanımıyordu ve otistik hastalık kriterleri daha sıkı idi ama otizmdeki artışı sadece bununla açıklamak imkânsız. ABD, İngiltere, Danimarka ve Batı Avustralya’ya ait verilerle gerçekleştirilen araştırmaya göre, otizm ve “insan fetal hücrelerinde” hazırlanan ve “insan DNA” ve “retroviral kalıntılar” bulunan MMR (kızamık-kızamıkçık-kabakulak), suçiçeği ve hepatit A aşıları arasında anlamlı korelasyon var.
Tıbbî fetva kurumu FDA, aşılarda 10 ng’dan fazla miktarda insan DNA’sı bulunmaması gerektiğini bildirirken, aşılardaki fetal DNA seviyeleri emniyet sınırının çok üzerinde 142-2000 ng arasında bulunuyor.
SCPI Institute bilim adamları tarafından gerçekleştirilen araştırmanın başı olan Dr. Theresa Deisher “İnsan fetal hücrelerinde üretilen aşıların sadece otizmle değil çocukluk çağı lösemi ve lenfomaları salgını ile de ilişkili” olduğunu söylüyor:
“Tek reaktivite endojen retrovirüs olan HERV varlığı ile çocukluk çağı lenfoması ilişkisini gösteren çok sayıda çalışma var. MMR II ve suçiçeği aşısı ve diğer bütün WI-38 fetal hücre serilerinde hazırlanan aşılara bu retrovirüs bulaşıyor. Bunu tüm anne babalar ve doktorların bilme hakkı var.”
SCPI’nin bu keşfi, aşı üretiminde “substrat” olarak fetal hücre serileri kullanılmasının ne kadar riskli olduğunu açık ve net olarak ortaya koyuyor.
Otizmle aşılar arasındaki ilişkiyi ortaya koyan araştırması yayından kaldırılan, tıp diploması elinden alınan İngiliz Dr. Wakefield’ın haklı olduğunu gösteren araştırmalara her gün bir yenisi ekleniyor. Aşıların, endüstri ve onun uzantıları tarafından ifade edildiği gibi hiç de “mâsum” olmadığı anlaşılıyor.
Prof. Dr. Ahmet Aydın ise 2013 tarihli yazısında “
Aşı içindeki cıva çıkartılınca otistik çocukların sayısı azaldı! 1990’lı yılardan itibaren çocuklarda görülen nörolojik gelişim ve davranış bozukluklarında müthiş bir artış olmuştu. Mesela günümüzde ABD'de her 6 çocuktan birine bir gelişim/davranış bozukluğu tanısı, her 166 çocuktan birinde de otizm teşhisi konulmaktadır.
Otizm bulguları aşıları aldıktan birkaç yıl sonra (genellikle 3-5 yaşlarında) ortaya çıktığı için neticeler 2003'ten sonra alınabilirdi. Nitekim Journal of American Physicians and Surgeons'ın 2006 Mart sayısında yayınlanan ve Mark ve David Geier (baba-oğul) tarafından kaleme alınan araştırmaya göre, ABD tarihinde ilk defa otizm azaldı. Resmi halk sağlığı verilerine göre 2006'nın başında vaka sayısı 1000'in üzerinde beklenirken 620'ye inmiştir. Yani reel olarak yüzde 22, beklenilen sayıya göre ise yüzde 40 kadar azalmıştır” diyor.
Bugün ise ABD Sağlık Bakanı Kennedy: “Aşılı çocuklarda otizm 4.2 kat, ölüm 10 kat daha fazla.
Bu yılın Nisan ayında yapılan bir çalışma, 6 ila 12 yaşları arasındaki yaklaşık 700 ev okulu öğrencisini inceledi. Bu çalışma, aşılı çocukların su çiçeği ve boğmaca oranlarının daha düşük olduğunu ancak alerjik rinit oranlarının aşısız çocuklara kıyasla 30 kat daha yüksek olduğunu ortaya koydu. Ayrıca, alerjilerde 3.9 kat, dikkat eksikliği ve hipera
ktivite bozukluğu (ADD) oranlarında 4.2 kat, otizm de ise 4.2 kat daha fazla görüldüğü belirlendi.
Bu demektir ki, 100 otistik aşısız çocuğa karşı 420 otistik aşılı çocuk var. Bu da bize otizmin ana kaynağının aşılar olduğunu gösterir.”
‘BEBEK AŞILARI KORKUNÇ, ATLARA YAPILAN GİBİ’
Geçtiğimiz Eylül ayında gazetecilerin sorularını cevaplayan ABD Başkanı Trump, aşıları yerden yere vurdu ve şöyle dedi: “Aşılar çok ilginç. İçine yanlış şeyleri koyduğunuzda büyük sorun oluyor. Çocuklara, atlara yapılan gibi dev dozlar veriliyor. Küçücük bir bebek ve siz ona kocaman bir şey enjekte ediyorsunuz. Bu korkunç bir şey.
Çocuklarınızı doktorlardan koruyun!”
AŞI ZARARI FONU VAR
Aşıların zararlarını peşinen kabul ettikleri için ABD’de “
Millî Aşı Yaralanması Tazminat Programı” adlı bir yapı ve bunun bir parçası olan “
Aşı Mahkemesi” var ve bu mahkeme 1980'lerde kurulmuş.
Bir aşı hasarı meydana geldiğinde aileler aşı mahkemesine gelebilir. Bu mahkeme Beyaz Saray'dan birkaç yüz metre uzakta, göze çarpmayan bir şekilde oturuyor. Şahsi zararlarınızda bu mahkemeye müracaat edebiliyorsunuz. Aşı olduktan sonra zarar gören Amerikalılara çok az tantanayla milyarlarca dolar ödenmiş. Diğer kurbanlar ise yaşadıkları ile başbaşa kalmış.
Aşı mahkemesi tipik bir mahkeme değil. Jüri yok. Davalar, özel ‘usta’ adı verilen sekiz yargıçtan birinin önünde karara bağlanıyor. Programın 80'lerin sonlarında başlamasından bu yana 12.000 Amerikalı neredeyse 5 milyar dolar ödeme almış.
Bunca şeye rağmen Türkiye’nin, Ankara’nın, Sağlık Bakanlığı’nın aşı baskıları ve zorlamalarına karşı tavrı değişir mi? Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bu gerçeklerden haberdar olsa bu yanlışlığa müsaade eder mi? Bizce etmez ve inşâallah birileri haberdar eder!
Bu makale Gerçek Hayat Dergisinin Ocak 2025 1123. sayısından alınmıştır.
Yorum Yap
Yorumlar