Gün geçmiyor ki sağlık sektöründe yeni bir vurgun ortaya çıkmamış olsun. Herbiri birbirini aratan bu vurgunları yasalarla engellemek mümkün mü? Yoksa laikçilik adına kaybedilen bazı değerlerin topluma aktarılması mı lazım?
Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) müfettişlerinin iki ilde 19 eczanede yaptığı denetimlerde 'traji komik' sonuçlar ortaya çıktı. SGK Rehberlik ve Teftiş Başkanı Mustafa Apaydın'ın verdiği bilgiye göre, denetimi önceden haber alan bazı eczaneler yolsuzluklarının tespit edilmesinden korktuğu için kapısına kilit vurdu, bazıları da devlete gönderdiği faturaları yüzde 80 oranında azalttı. Devlet, eczanelere 300 bin lira ödeme yaparken bu bir anda 50 bin liraya düştü. Apaydın, denetimler sayesinde Kurum'un iki pilot ildeki eczanelere 2 milyon 650 bin lira yersiz ödeme yapmaktan kurtulduğunu belirtti.
Sahte reçete, sahte ilaç, sahte doktor kaşesiyle yapılan devlet soygununun ayrıntılarını CİHAN'a anlatan Apaydın, Türkiye çapında eczanelerle ilgili denetimlerin devam ettiğini dile getirdi. Bu kapsamda 2 ilde yeni denetim teknikleriyle inceleme yaptıklarını kaydeden Apaydın, eczane provizyon sistemindeki bilgilerden faydalanarak denetimlere yöneldiklerini dile getirdi. Apaydın, 19 eczanede yapılan denetimler sırasında ortaya çıkan ilginç tabloyu özetledi:
"Müfettişler eczane teftişlerine başladıklarından itibaren bazı eczaneler tamamen kapısına kilidi vurmuşken, bazılarına da aylık yapılan ödemelerde yüzde 80'lere varan azalmalar oldu. 300 bin lira ödeme yaparken bu bir anda 50 bin liraya düştü. Bu şekilde bu iki pilot ilimizde bir yıl içinde kurumumuz 2 milyon 650 bin lira yersiz ödeme yapmaktan kurtuldu. 19 eczanedeki boyut. Teftişin psikolojik etkisi."
VATANDAŞTAN HABERSİZ ADINA İLAÇ YAZILMIŞ
Vatandaşların ihbarlarının kendilerine ışık tuttuğunu aktaran Apaydın, vatandaşların hayatında kullanmadığı ilaçların eczanelerce devlete fatura edildiğinin tespit edildiğini aktardı. Apaydın, "Vatandaş adına reçete düzenlenmiş, Kuruma fatura edilmiş, hayatında kullanmadığı ilaçlar var. Hastaların ifadelerine başvuruyoruz. Vatandaş, hayatımda bu kadar kullanmadım diyor." bilgisini verdi. Söz konusu usulsüzlüklerin önüne geçmek için yeni tedbirleri devreye sokacaklarını vurgulayan Başkan, "Hastane medula sistemiyle eczane provizyon sistemi entegre edilecek. Yolsuzlukların önü kesilecek. Sahte rapora göre ilaç düzenleniyorsa medula ve provizyon sistemi bunu reddedecek. Entegrasyon çalışmaları devam ediyor." dedi. Eczane denetiminin yapılmasına ilişkin eczane denetim rehberi hazırlıklarına devam ettiklerini vurgulayan Apaydın, eczanede yapılan denetimlerin daha yerinde isabetli tespitler yapacaklarını kaydetti.
Eskişehir'de 12 medikal firmanın yaptığı usulsüzlükle ilgili SGK tahsilata başladı. Faturalara ameliyatta kullanılan paket sayısı kadar barkod yapıştırılması gerekirken, kullanılan adet kadar barkod yapıştırılarak devleti 8.5 milyon lira zarara uğratan şirketlere işaret eden Apaydın, "İşlemler şişirilmiş. Ameliyat sırasında kullanılmayan malzemeler kullanıldı gösterilmiş. Buradan 8.5 milyon lira kurum zararı oluştu. Bunun tahsilat işlemleri başladı." diye konuştu. Apaydın, Ankara'daki 14 hastanenin yaptığı 2.3 milyon liralık usulsüzlüğün de söz konusu üniversite ve özel hastanelere yapılacak ödemelerden düşüldüğünü ifade etti.
Bu vurgunlar sadece küçük bir örnek. Bugünün insanına dayatılan bu ahlak modeli sürdürüldüğü müddetçe bu soygunları önlemeninde imkanı bulunmamaktadır. Korku'da bir yere kadar çözümdür.
Yazar Mehmet Akif Ak ise Kapitalizm'in korkusunu analiz etmiş. İşte Ak'in yazısı:
Bir Kapitalizm metaı olarak 'korku'
"Kapitalizm, vahşetin, barbarlığın ve zulmün küreselleşmesini sağladı. Hiç şüphesiz, insanlığın bilebildiğimiz bütün tarihi boyunca insan, kendi hemcinsini öldürdü, ezdi, köleleştirdi. Ne var ki insaın insanı sömürmesinin sınır tanımaz boyutlara ulaşması, barbarlığın akılları orlayan teknik donanımlar eşliğinde insanların rüyalarına, hülyalarına kadar saldırılar düzenleyebilmesi Kapitalizmin ürünüdür.
Küreselleşmenin bir gün insanın özgürlüğü, haysiyeti ve ahlakının yayılmasına da hizmet edeceğini anlatan bir takım hikâyeleri, kurguları dinleyebiliriz; mahzuru yok, ama önümüzdeki somutlaşmış küreselleşme olgularından da söz etmemiz gerekir.
“Efendi-Köle” rejimi, tarihte eşine rastlanmadık bir boyuta ve güce kavuşmuştur. Kölelik, küreselleşmiştir. Eskiden toplumsal bir statüsü bulunan, sicil kayıtlarıyla, kıyafetleriyle tanımlanmış bulunan, alınıp-satıldıkları özel pazarları olan köleler, şimdi artık her yerde. Kölelik, niceliksel (kemiyet) boyutunu Kapitalizmle birlikte tümden yitirdi; niteliksel (keyfiyet) tarafıyla ise çoğaldı, büyüdü, herkesi içine aldı. Geleneksel yapılarda hak, hukuk, hürriyet ve mülkiyetten mahrum bir sosyal statü olarak bilinen kölelik, bu özünü aynen korumakla birlikte modern çağda biçimsel bir değişime uğramış, istisnasız her insanı içine alan bir “keyfiyet”e dönüşmüştür. Şimdi geçmişte kendilerine “efendi” denmiş bulunan ağalar, beyler, han, hamam, çarşı, pazar sahipleri, yüksek idareciler de bir şekilde “köle”dir. Geçmişin “köle”leri ise zaten köle… İnsanlık, sonunda kölelikte eşitlendi. Bu karanlık çağda artık bilinmesi gereken şey, kimlerin köle olduğu, kimlerinse olmadığı değildir; öğrenilmesi gereken durum, bir insanda köleliliğin ne oranlarda bulunduğudur. Nasipse ileriki yazılarımızda buraya yeniden uğrarız, biz bir meta olarak yeniden “korku”ya dönelim.
Küresel-niteliksel köleliği her insan için nerdeyse kaçınılamaz bir kader haline getiren Küresel Kapitalizmin en değerli metaı “korku”dur. Yemek, içmek, barınmak gibi insan tabiatının ayrılmaz bir ihtiyacı olarak doğuştan getirdiğimiz “korku”, insanlığı, tarihinin en vahşi ve karanlık aşamasına taşıyan getiren Kapitalizmin en verimli metaı, anamalıdır. O, yeme-içme ihtiyacımızı, endüstriyel gıda sektörünün sıradan bir türevine indirgedi; hastalığımızı ve sağlığımızı ilaç ve tıbbi malzeme endüstrisinin vahşi rekabet pazarına düşürdü. İhtiyaçlarımızı karşılarken özgürce seçme hakkımızı elimizden aldı. Bizim için en yararlı, en doğru ve en uygun olanını “O” biliyor. Güvenliğimizi de “O” sağlıyor; nelerden korkuyorsak –ki nelerden korkmamız gerektiğini de zaten bize “O” öğretmiştir- korktuklarımız karşısında bizi güvenli kanatlarının altına da “O” alıyor.
Bütün tabii ihtiyaçlarımız gibi korkularımız da kapitalizmin kâr üstüne kâr, büyüme ve ilerleme teslisinde yer alan ilahların sevk ve idaresine terk edildi. Yeme, içme, barınma, giyinme gibi ihtiyaçlarımız için sunulan çılgın ve sınırsız ürün çeşitliliğinde olduğu gibi korkularımız da çoğaltıldı. Korkularımız çeşitlendirildi, modern çoğaltım merkezlerinde fabrikasyon yöntemlerle seri üretimlere konu edildi ve her yeni korkuya çare olarak yeni çözüm paketleri üretilip satışa sunuldu.
Günümüz “Korku Pazarı”nın dünya ekonomik sistemin içindeki payının büyüklüğünü tahminde zorlanırız. “Korku Ticareti”ni “Güvenlik Endüstrisi”yle birlikte düşünmek zorundayız. O zaman da karşımıza aklımızı uçuracak manzaralar çıkar. Dehşet içinde şunu görürüz: Her an bir tarafından bir yırtıcı hayvan çıkacak korkusuyla yabancısı olduğumuz adı modern özü vahşi bir ormanda korkular içinde yaşıyoruz. Satın aldığımız her ürünün bir yerlerine mutlaka bir korku çipi yerleştirilmiştir. Baktığımız her yerde korku saçan bir “uyarı” levhasıyla karşılaşırız. Tüm bu çiplerin ortak mesajı, bizi “uyarmak” görüntüsüyle korkutmak ve bir mutlak otoritenin -bu, her zaman üretici şirketin kendisidir- buyruklarına boyun eğdirmektir. Deprem olmadan depremi yaşarız. Kuzeyin buzulları çözülür, dalgalar sıradağlar halinde üstümüze gelir, suya girmeden boğuluruz. Bir gün ansızın hepiz kuş gribine yakalanırız. Tüm bunlar olurken, satış devam eder; bitmez tükenmez sigorta klozları, poliçeler, ödemeler, ödemeler…
Hayatımızın her bir yanını kuşatan bu Korku ve Güvenlik pazarı içinde sağlıktan eğitime, finansa, güvenlikten hukuka bütün alanlarda, medyada, sporda, hatta dini hayatta rehberlerimiz olan “uzmanlar ordusu” ise ayrı bir sektör oluşturur; onlar da EFT ile Kredi Kartı ile tahsilâta hazır beklemektedirler. Günlük hayatımızın bütün faaliyetlerini parasını ödeyerek bir uzman gözetiminde gerçekleştirmemiz bir dogma şeklinde bize buyurulur. Bir uzman yardımı olmaksızın kendi başımıza yapacağımız şeylerin bizi ölümle sonuçlanacak tehlikelere sürükleyeceği öğretilir. Hep korku öğretiliriz ve sığınmanın reçeteleri sunulur ardından… Sürekli ve adım başı korkutmalar; hep kış kış; hep sığınma; içine girilecek kümesler... Modern insan, her hissi, korkusu, sevgisi ve ihtiyacı paraya tahvil edilmiş bir sömürü nesnesidir. Öyle bir nesne ki herkes ondan lazım olanı alır ve işini bitirip sırayı sonrakine bırakır. Modern insan, posası çıkmış korkak, ürkek bir hayalet gibi ortalıkta gezinir durur. Adım başı bir tehlike çıkar karşısına ve ardından “kurtarıcı”lar gelir.
Bu ürküntü verici cesametteki korku sisteminin ve onun üretim tesisleri ile kocaman pazarlarının atıkları, oluk oluk akan insan kanı, parçalanmış bedenler, kuru kafalar ve iskeletlerdir. Açlık ve hastalık pençesinde daha yaşam nedir tatmadan ölüme mahkûm edilen ve bir sinek kadar bile değeri olmayan yüz milyonla çocuk, kadın ve yaşlıdır. Bu korku iklimi, silah sanayini, orduları, güvenlik şirketlerini, kameralı-kamerasız takip sistemlerini, her tür güvenlik aracını, bu alanlara destek sağlayan uzay teknolojisini ve “kurtarıcı”larımız “uzmanlar ordusu”nu besler, geliştirir. Korkulardan kurtulma sistemlerinin korkunç ve zalim araçları, silah, saldırı ve savunma sistemleri, ekmeğin ve hürriyetin önüne geçmiştir.
Hülasa, küresel Kapitalizm vahşetinin, doğuştan var olan naif korkularımızın üzerine binlerce başka korku inşa ederek hayatımıza el koyduğu, hepimizi teslim aldığı açıktır. Korkular kullanılarak, yeni ticari ürünler icat edildiği, pazarlar kurulduğu, insanın tüm değerlerinden sonra korkularının da kâra, güce, iktidara tahvil edildiği gün gibi ortadadır. Bu pazardan elde edilen kârların devede tüy kadar kısmının dünyanın yoksullarına, hastalarına, çocuklarına dağıtılıyor olması, küresel korku imparatorluğunun günahlarını temizlemeye asla yetmez. Zaten bu “yardımların” kendi dillerindeki karşılığı “Halkla İlişkiler”dir. Public Relations, reklâm ve tanıtımın öbür yüzüdür yalnızca, daha fazla satışı, daha fazla kârı ve piyasada kalmayı hedefler; kaz gelecek yere tavuk vermek yani. Kaldı ki bu “yardımlar”, mağdurların gasp edilmiş haklarının olsa olsa minnacık bir kısmıdır."
Yorum Yap