Tıbb'ün Nebevi'nin A maddesindeki yararlı bitki ve gıdalar

Tıbb'ün Nebevi bölümümüzde İbn-i Kayyim El Cevziyye’nin 'Tıbbu’n Nebevi' adlı eserindenin A maddesinde yer alan bitki ve gıdalara ait bilgileri sunuyoruz.

Tıbb'ün Nebevi'nin A maddesindeki yararlı bitki ve gıdalar

AĞAÇ KAVUNU:

 

Buhârî'nin Sahîh'inde Peygamber efendimizden şöyle buyurdu­ğu rivayet edilir: “Kur'an okuyan Mü'min bu meyveyeye (“Ütrücee” denilen bu meyveye acem elması ve Yahudi limonu da denir. Kabuğu uçucu bir yağ ihtiva eder, bundan dolayı kokuları giderir ve sindirimi kolaylaştır) benzer, tadı da güzel, kokusu da güzeldir”.

 

Ağaç Kavunu'nun birçok faydalan vardır. Bu bitki dört bölüm­den oluşur. Bunlar; kabuk, et, asit ve çekirdektir. Bu bölümlerden her birinin kendine has özellikleri vardır.

 

Kabuğu sıcak ve kuru, eti sıcak ve yaş, asit kısmı soğuk ve ku­ru, çekirdeği de sıcak ve kurudur.

Kabuğunun başlıca faydalan: Giyeceklere serpildiği zaman gü­veye engel olur, kokusu havanın bozulmasını ve salgını önler. Ağızda tutulduğu zaman ağız kokusunu güzelleştirir. Havayı ayrıştırır. Baha­rat gibi yemeğe ekildiği zaman sindirime yardım eder.

 

Kânun sahibi bu konuda şöyle der:

-“Kabuğunun şırası içildiği ve kabuğu sargı yapıldığı takdirde zehirli hayvan sokmalarına karşı fayda sağlar. Kabuğunun yakılma­sıyla elde edilen külü de alaca hastalığı için güzel bir merhemdir”.

Etli kısmının faydaları: Midenin ısısını düşürür, acı safra sahiplerine faydalıdır, sıcak gazları geri döndürür.

 

Gâfikî şöyle der:

-“Etini yemek basur memelerine faydalıdır”

 

Asitli kısmının faydalarını sıralamak gerekirse: Kabız yapar, saf­rayı etkisiz hâle getirir, vücut ısısını yükselten kalp çarpıntısını dindi­rir, içilmesi ve sürme olarak çekilmesi sarılığa faydalıdır. Safraya bağlı olan kusmayı keser, yemeğe karşı iştahı artırır, bünyeyi düzen­ler ve safrayla ilgili olan ishale faydalıdır.

 

Asitli kısmın şırası, kadınla­rın şehvetlerinin şiddetini dindirir, merhem olarak kullanılırsa yüzdeki çillere fayda sağlar ve uyuzu giderir. Bunun böyle olduğu mürekkebe olan etkisinden anlaşılır, elbiseye sürüldüğü zaman mürekkep lekesi­ni çıkarır. Bu kısmın, incelten, ağrıyı kesen ve serinleten bir gücü vardır. Ciğerin ısısını düşürür, mideyi güçlendirir, acı safranın keskinliğini engeller, bundan doğan sıkıntıyı yok eder ve susuzluğu dindirir.

 

Çekirdeğin faydalarına gelince: Çekirdekte çözücü ve kurutucu bir güç vardır. İbn-i Mâsûye der ki:

-“Çekirdeğinin özelliği, kaynayıp dinmiş suya kazınarak bundan iki miskal içildiğinde öldürücü zehirin etkisini yok eder, ayrıca kayna­tılmış bir merhemdir. Ezilir de sokulan yere konursa faydalı olur. Bu çekirdek bünyeyi yumuşatıcı ve ağız kokusunu güzelleştiricidir. Bu etkinliklerin çoğu kabuğunda da vardır”.

 

İbn-i Mâsûye'nin dışındakiler de şöyle derler:

-“Çekirdeğinin özelliği; Kaynaması dinen suya kazınarak bun­dan iki miskal içilirse akrep sokmalarına faydalı oluşudur. Dövülerek ezilip, sokulan yere konulduğu takdirde de fayda sağlar”.

 

Daha başkaları ise:

-“Çekirdeği bütün zehirleri etkisiz hâle getirir, bütün zehirli hay­vanların sokmalarına faydalıdır” derler.

Anlatıldığına göre; bâzı krallar doktorlardan bir topluma kızdılar, doktorların hapsedilmelerini emrettiler ve doktorlara bir tek çeşit ka­tık seçme hakkı tanıdılar. Bunun üzerine doktorlar da ağaç kavununu seçtiler. Kendilerine neden bu yiyeceği seçtikleri sorulduğunda şöyle dediler:

 

- Zîra bu bitki öncelikle güzel bir kokudur, sonra görünümü gü­zeldir, kabuğu hoş kokuludur, eti meyvedir, ekşi kısmı ekmeğe katık­tır, çekirdeği panzehirdir ve çekirdiğinde yağ vardır. Bu kadar yararı olan bir şeye saf bir vücûdu benzetmek mümkündür, bu vücut da Kur'ân-ı kerîm okuyan mü'minin vücûdudur. Eskilerden bâzıları da bu bitkiyi seyretmekten hoşlanırlardı, çünkü görünümünde insanı fe­rahlatan bir özellik vardır.

 

ALTIN:

 

Ebû Dâvûd ve Tirmizî şöyle rivayet ederler; “Peygamber efendimiz Arface İbn-i Es'ad için -savaşta burnu kesildiğinde yaptırdığı gümüş burun koku yapınca- altına izin verdi ve ona; altından bir burun yaptırmasını emretti”. Hadis bilginlerine göre bu bir tek hadisin dışında Arface için söylenmiş başka bir hadis daha yoktur.

 

Altın, dünya hayatının süsü, varlığın tılsımıdır, gönülleri rahatla­tır, sırtları kuvvetlendirir ve Allah'ın arzındaki sırrıdır. Yapısı diğer ma­denlere benzer, kendisinde diğer karışımlara ve rahatlatıcılara nüfuz eden yumuşak bir sıcaklık vardır. Kuşkusuz en değerli ve en onurlu maden altındır.


Altının özelliklerinden bazıları şunlardır
: Toprağa gömüldüğü za­man toprak, altına zarar vermez ve ondan hiç bir şey eksiltmez. Altı­nın tozu ilaçlara karıştırıldığı zaman kalp zayıflığına ve melankoliden doğan kalp çarpıntısına iyi gelir. Psikolojik olaylara, üzüntü ve sıkıntı­ya, korku ve aşka faydası olur. Vücûdu şişmanlatır, kuvvetlendirir, sarılığı giderir ve rengi güzelleştirir. Cüzama, ağrıların ve melankolik hastalıkların tümüne fayda sağlar. Özellikle kel ve saçkıran hastalık­larının tedavisinde içme ve sürme yoluyla kullanılır. Gözü parlatır, görmeyi güçlendirir, göz hastalıklarının çoğuna fayda verir ve bütün organları güçlendirir.

 

Ağızda tutulması, ağız kokusunu giderir. Dağlama ihtiyacı gös­teren bir hastalığı olan kimse altınla dağlanırsa, dağlanan yer kabar-maz ve hızla iyi olur. Altından mil yapılır da onunla sürme çekilirse, gözü kuvvetlendirir ve parlatır. Kaşı da altın olan bir altın yüzük yapı­lır ve kızdırılarak güvercinlerin kanatlarının ön kısımları bu yüzükle dağlanırsa, güvercinler kafeslerine alışırlar ve bir daha kafeslerinden ayrılmazlar.

Altının moral takviyesinde görülmedik bir özelliği vardır. Bu özelliğinden dolayı savaş ve çarpışmada belirli konularda ve belirli miktarda serbest bırakılmıştır.

Tirmizî -Büreydete'l-Asrî'nin rivayet ettiği hadiste- Büreyde'nin şöyle dediğini rivayet eder:

Peygamber efendimiz Mekke'nin fethedildiği gün içeri girdiğin­de, kılıcının üzerinde altın ve gümüş vardı”.

 

Altın, nefislerin, kendisine kavuştuklarında diğer dünya sevgili­lerine karşı teselli buldukları maşuklarıdır. Yüce Allah bu konuda şöy­le der: “Kadınlardan, oğullardan, kantar kantar altın ve gümüşten, ni­şanlı atlardan develerden ve ekinlerden gelen zevklere aşırı düşkün­lük; insanlar için süslenip hoş göründü” (Ali İmran 4).

 

Buhari ve Müslim'in Sahîh'lerinde Peygamber efendimizden şöyle dediği rivayet olunur: “Âdemoğlunun bir dere dolusu altını olsa ikincisini, iki dere do­lusu altını olsa üçüncüsünü ister. Âdemoğlunun (hırslı) gönlünü topraktan başka bir şey dolduramaz. Ancak (hırstan nefret edip) tevbe eden kişinin tövbesini Allah kabul eder.

 

Altın, Allah ile yaratıkları arasında âhiret günü gerçekleşecek olan büyük kavuşmaya en büyük engeldir. Kendisiyle Allah'a isyan edilen en büyük şeydir. Akrabalık ilişkileri altın nedeniyle kesilir, kan­lar altın için akıtılır, haramlar altın için helal görülür, haklar altın için çiğnenir, insanlar birbirlerine zulüm ve işkenceyi altın için yaparlar. Dünyada peşinde koşulan ve hemen kavuşulmak istenen odur. Âhirette uzak durulan ve Allah'ın veli kulları için hazırladığı şey yine odur. Altınla nice haklar öldürülür, nice bâtıllar diriltilir, nice zalim yardım görür, nice mazlum kahrolur. Ebû Kâsımu'l-Harîrî, altınla ilgili olarak ne güzel söylemiştir: “Münafık gibi ikiyüzlü altınla yarışana yazıklar olsun. Altın, göz atanın gözüne iki nitelikte görünür, biri sev­gilinin süsü, diğeri ise âşığın rengidir. Gerçekçi insanlara göre altın sevgisi, yaratanın öfkesini gerektiren isleri yapmaya çağırır. Altın ol­masaydı hırsızın sağ eli kesilmez, fâsık'ın da haksızlık yaptığı görül­mezdi. Cimri, kapısını çalan yoksuldan nefret etmez, zengin vâdeyi uzatan borçludan şikâyet etmezdi. Dikkatle bakan hasetçiden Allah'a sığınılmazdı”.

 

Mahlûkattan bir kısmının içinde bulunduğu durumun kötülüğü, sıkışıklı ânında kaçak kölenin kaçışıyla kaçmadıkça senden kurtula­madıklarıdır.

 

ANBER:

 

Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde Câbir'in rivayet ettiği hadiste, Ebû Übeyde, anberden (deniz hayvanlarından) yarım ay süreyle yemeleri, etinden yolluklar yaparak Medine'ye gitmeleri ve bu etten Peygamber efendimize de göndermeleri anlatılır. Bu olay, deniz hayvanlarının mubah sayılması­nın balığa mahsus olmadığına ve deniz hayvanlarının ölülerinin de mubah sayıldığına delâlet eden olaylardan biridir.

 

Deniz hayvanlarının mubah sayılmasına şöyle bir itiraz da var­dır. Deniz, bu balığı kıyıya canlı olarak attı ve sonra suyunu balığın bulunduğu yerden çekti, bu durumda bu hayvan helâldir, çünkü ölü­mü sudan ayrılması nedeniyledir.

 

Bu itiraz geçerli değildir, çünkü süvari müfrezesi, balığı sahilde ölü bulmuşlar, canlı olarak çıktığına ve denizin suyunu çektiğine ta­nık olmamışlardı. Aynı şekilde deniz, balığı dışarı attığı sırada balık canlı bile olsa denizin hayvanlarından sâdece ölü olanı kıyıya attığı, canlı olanı atmadığı bilinen hususlardandır.

Yine aynı şekilde, söylediklerinin muhtemel olduğu kabul edilse bile, mubah olması için canlı olarak çıkması şart olarak kabul edile­mez. Zirâ bir şeyin mubah olması nedeninde şüphe varsa o şey mu­bah sayılamaz. İşte bu nedenle suya batan bir avın ölüm nedeninde, yani sudan mı yoksa av aletiyle mi öldüğünde şüphe olduğunda Pey­gamber efendimiz avcının bu avı yemesine engel olmuştur.

 

Koku türlerinden biri olan anber ise, miskten sonra ikinci sırada gelir. Anber'in miskten önce geldiğini kabul edenler ve onu koku tür­lerinin en üstünü sayanlar hatalıdırlar. Zira Anber, miskten sonra ko­kuların en üstün türlerindendir. Peygamber efendimizin miskle ilgili olarak şöyle buyurduğu sabittir:

Misk kokuların en güzelidir”. Hatta misk cennet kokusudur. Sıddıykların cennetteki makamları olan “Kütbân” da misktendir, anberden değildir.

 

Anber'in üstünlüğünü benimseyen kimseye gurur veren şey, An­ber'in uzun süre bozulmamasıdır. Tıpkı altının bozulmadığı gibi. Bu husus anberin miskten üstün olduğuna delâlet etmez. Kendisinde bu­lunan bu bir tek özellikle anber, miskteki özelliklere karşı duramaz.

 

Anberin çok çeşitleri ve değişik renkleri vardır. Beyazı, kar be­yazı, kırmızısı, sarısı, yeşili, mavisi, siyahı ve rengârenk olanı vardır. En iyisi kar beyazıdır, sonra gök mavisi ve sarısı gelir, en kötüsü de siyahıdır.

 

Anber'in yapısını tartışanlardan bir gurup; Anber, deniz dibinde biten bir bitkidir, bazı deniz hayvanları onu yutar, yararlı kısmını kullandıktan sonra gübre olarak tekrar dışarı atar. Denizde bu artık maddeyi kenara çıkarır, demişlerdir.

 

Bazıları anber, gökten denizlerdeki adalara inen bir çiğdir, dal­galar onu sahile atar derken, diğer bazıları da, ineğe benzeyen bir de­niz hayvanının gübresidir, derler. Kimileri de anberin, denizköpüklerinden bir köpük olduğunu söylerler.

 

Kânun sahibi; Anberin denizdeki bir kaynaktan çıktığı, denizkö­püğü veya bir hayvanın gübresi olduğu görüşlerini akla uzak bulur.

 

Anber, sıcak ve kuru bir karaktere sahiptir, kalb ve zekâyı, du­yuları ve vücut organlarını güçlendirir. Felç ve yüz felci, balgama bağlı hastalıklar, soğuk mide ağrıları ve yoğun gazlara faydalıdır. İçil­diği ya da haricen sürüldüğü zaman tıkanıklıklara yararı olur. Buharı koklandığı zaman nezle ve baş ağrısına, soğuk yarım baş ağrısına iyi gelir.

 

ARABİSTAN KİRAZI:

 

Ebû Nuaym -E't-Tıbbu'n-Nebecî adlı eserinde merfû olarak-şöyle anlatır: “Âdem a.s. yeryüzüne indiğinde, yerdeki meyve­lerden ilk yediği şey Arabistan kirazı olmuştur.”

 

Peygamber Efendimiz s.a.v. Arabistan Kirazı'ndan -sahih olduğunda görüş birliği olan- şu hadiste bahsetmiştir: “Peygamber efendimiz Mîrac gecesinde “Sdretü'l-Müntehâ”yı gördü, o sırada orada bulunan Arabistan Kirazları sırığa sarılan asma dalları gibiydiler. Arabistan Kirazı sedir ağacının meyvesidir, bünyeyi düzenler, ishale faydalıdır, mideyi temizler, safrayı dindirir, vücuda besin sağlar, yemeğe karşı iştah açar, balgam yapar ve safraya bağlı olan sıkıntı ve rahatsızlıklara faydası olur. Sindirimi yavaştır. Bu meyvenin unu bağırsakları güçlendirir, safralı olanlara iyi gelir. Yan etkilerini bal yiye­rek gidermek mümkündür.

 

Arabistan kirazının kuru bir yapıya mı, yoksa yaş bir yapıya mı sahip olduğu konusunda tartışılmıştır. Bu konudaki iki görüşün en doğrusu: “Bu meyvenin tazesi soğuk ve nemli, kurusu ise soğuk ve kurudur” şeklindeki görüştür.

 

ARPA:

 

İbn-i Mâce -Âişe r.a.'nın rivayet ettiği hadiste-Aişe'nin şöyle dediğini rivayet eder; “Aile fertlerinden birini sıtma tuttuğu zaman Peygamber efendi­miz arpadan çorba yapılmasını emrederdi ve derhal yapılırdı. Sonra onlara emreder çorbadan yudumlarlardı, sonra da şöyle derdi: “Arpa çorbası, üzgün olan kimsenin kalbini sağlamlaştırır ve kuvvetlendirir. Hasta olan kimsenin kalbini rahatlatır ve birinizin, yüzünden kiri suyla giderdiği gibi hastalığı giderir” (Yertuhu: Şiddetlendiriri ve kuvvetlendirir. Yesru: açar ve giderir.)”

 

Daha önce de geçtiği gibi, bahsedilen çorba; kaynatılmış arpa suyudur. Bu çorbanın besin değeri, unundan yapılan çorbanın besin değerinden daha yüksektir. Öksürüğe ve boğaz kuruluğuna faydalı­dır, fazla salgıların keskinliğinden doğan ızdırabın etkisini azaltır, idrarı artırır, midedekileri kayganlaştırır, susuzluğu giderir, harareti söndürür ve bu çorbada bir güç vardır ki bununla temizler, yumuşatır ve ayrıştırır.

 

 “Hasa” denilen çorbanın yapılışı şöyledir: Bir miktar dövülmüş iyi cins arpa alınır, bunun bes katı kadar da duru ve tatlı su alınır. Te­miz bir tencereye salınır. Normal ateşte taneleri kalıncaya kadar kay­natılır. Sonra süzülür ve ihtiyaç olan kadarı ayrıştırıcı olarak kullanılır,

 

ASMA (ÜZÜM):

 

Asma, üzümün ağacıdır, yani asma çubuğudur. Asma isminin verilmesi hoş karşılanmaz. Çünkü Müslim, Sahîh'inde Peygamber efendimizin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir. “Sizin biriniz üzüme kerm demesin, kerm müslüman kimsedir”.

 

Bir rivayette de: “Kerm inanan insanın kalbidir* buyurmuştur. Diğer bir rivayette ise: “Asma demeyiniz, üzüm ve asma çubuğu deyiniz” buyurmuş­tur.

 

Bu sözde iki anlam vardır: Araplar, faydasının ve iyiliğinin çokluğu nedeniyle üzüm ağa­cına asma derlerdi. Peygamber efendimiz üzüm ağacının, gönülleri bu ağacı ve bu ağaçtan elde edilen sarhoş edici maddeyi sevmeye teşvik eden bir isimle isimlendirilmesini hoş görmedi, çünkü sarhoşluk ve­ren bu madde, kötülüklerin anasıdır. Böyle olunca Peygamber efendi­miz, üzümün kökünün, isimlerin en güzeliyle ve içinde iyilikleri en çok toplayanıyla isimlendirilmesini uygun bulmamıştır.

 

Bu söz Peygamber efendimizin: “Kuvvetli öfkelenen değildir, yoksul da, dilenen değildir” sözü kabilindendir. Yani, siz faydasının çokluğundan dolayı üzümün ağacı­na asma diyorsunuz ama aslında müminin kalbi ya da Müslüman bir adam bu isme üzümün ağacından daha lâyıktır. Zîrâ Mü'min, tümüyle iyilik ve yardımdan ibarettir, demek istemiştir. Bu söz uyarı ve iyilik, cömertlik, inanç, nur, doğru yolu bulma, Allah'tan korkma ve Mü'min'i bu isme üzüm ağacından daha çok müstehak kılan sıfatlar gibi mümin'in kalbinde olanları tanıtma kabilinden söylenmiş bir söz­dür.

 

Asmanın özelliği soğuk ve kuru oluşudur, yaprağı, dalları ve uzantıları birinci derecenin sonlarında soğuktur. Dövüldüğü ve ağrı­yan başa sarıldığı zaman ağrıyı dindireceği gibi, ateşli şişlikleri ve mide iltihabını da iyi eder. Budanan asma dallarının şırası içildiği tak­dirde kusmayı yatıştırır ve ishali önler. Bu dalların özleri yaş iken ağızda çiğnendiği takdirde de aynı sonucu verir. Asma yaprağının şı­rası, bağırsaklardaki yaralara, kan çıkmasına, kanın akmasına ve mide ağrısına fayda sağlar.

 

Asma ağacından sızan su -dallarında taşıdığı- pus gibi, içildiği zaman taşları döker. Bu su veya pustan merhem yapılıp sürüldüğü zaman, baştaki bit ve pire yumurtalarını yok eder, yaralı ve normal uyuzu iyi eder. Bu merhemi kullanmadan önce, merhemin sürüleceği organı su ve boraksla yıkamak gerekir.

 

Asmanın suyu veya pusu zeytinyağıyla birlikte sürünüldüğü zaman, kılları döker. Yanmış asma dallarının külü, sirke, gülyağı ve sedef bitkisiyle birlikte merhem yapı­larak sarılırsa dalakta meydana gelen şişliğe faydalı olur. Asma çiçe­ği yağının özelliği, gül yağının özelliğine benzer ve kabız yapar, üzüm ağacının yararları çoktur ve hurma ağacının yararlarına yakındır.

 

AYVA:

 

İbn-i Mâce Sünen'inde İsmaîl İbn-i Muhammed et-Talhî'nin Şu-ayb İbn-i Hacîb'den, onun da Ebû Saîd'den, onun da Abdü'l-Melike'z-Zübeyrî'den, onunda Talha İbn-i übeydullah'tan rivayet ettiği hadise yer verir.

 

“Talha der ki; Peygamber'in huzuruna girdim, elinde ayva vardı, bana dedi ki: -“Ey Talha ayvadan vazgeçme!... Zira ayva kalbi rahat­latır

 

Neseî bu hadisi başka bir yoldan rivayet etmiştir. Neseî'nin rivayetinde râvî şöyle der: “Peygamber'e gelmiştim, o sırada ashabından bir topluluğun arasındaydı, elinde de ayva vardı ve evirip çeviriyordu, ben yanına oturunca ayvayı bana fırlattı, sonra şöyle dedi: - “Ey Ebâ Zeri... Ayva­dan vazgeçme, zîrâ ayva kalbi kuvvetlendirir, gönlü, hoş tutar, iç sı­kıntısını giderir

 

Ayva hakkında bunlara benzer başka hadisler de rivayet edil­miştir, fakat sağlam değillerdir. Ayva soğuk ve kurudur, bu özelliği tadının değişmesiyle birlikte değişir. Bütün çeşitleri soğuktur, kabız yapar fakat mideye iyi gelir. Tatlı ayva biraz daha az soğuk ve kuru, normale daha yakındır. May­hoş olanı kabız yapma, kuruluk ve soğukluk bakımından daha şid­detlidir. Hepsi de susuzluğu ve kusmayı yatıştırır, idrarı çoğaltır, bün­yeyi kabız yapar, barsak yaralarına, kanamalara ve şiddetli ishale faydalı olur. İç bulantısını artırır. Yemekten sonra kullanıldığında genirmelere engel olur. Dallarının yanmış külü ve yıkanmış yaprağı et­kinlikte tutya gibidir. Tutya ise yemekten önce alındığında kabız ya­par, yemekten sonra alındığında bünyeyi yumuşatır, midedeki besin­lerin aşağı inmesini hızlandırır. Fazla tutya almak sinirlere zarar verir, kalın barsak tıkanmasına yol açar. Midede meydana gelen acı safrayı etkisiz bırakır.

 

Ayva kızartılırsa sertliği azalır ve hafifler. Ortası oyularak çekir­deği çıkarılır, yerine bal konulur, dışı hamurla sıvanır ve sıcak köze bırakılırsa çok faydası görülür.

 

Yenilen ayvanın en güzeli kızartılmış ya da balla birlikte pişiril­miş olanıdır. Çekirdeği boğaz sertliğine, akciğer boğumlarına ve çoğu hastalıklara faydalıdır. Yağı terlemeyi engeller ve mideyi kuvvetlendirir. Terbiyeli ayva mideyi ve ciğeri kuvvetlendirir, kalbi takviye eder ve gönlü ferahlatır.

 

AZVAY (SARI SABIR):

 

Bir çeşit acı ağacı usaresi. Ebû Dâvûd, mürsel hadislerle ilgili bölümde-Kays İbn-i Rafia'l-Kaysî'nin rivayet ettiği hadislerdendir -şöyle rivayet eder; Allah'ın Resulü buyurdu ki: “İki acı şeyde ne kadar çok şifâ vardır? Onlar: Azuay ve hardal­dır.

 

Ebû Davud'un Sünen'inde -Ümmü Seleme hadisinde- Ümmü Seleme'nin şöyle dediği rivayet edilir; “Ebû Seleme öldüğünde Peygamber benim yanıma geldi, ben de azvay sürünmüştüm, dedi ki:

“Ey Ümmü Seleme bu nedir?' Ben de dedim ki: “Ey Allah'ın elçisi, sorduğun şey azvaydır, azyavda koku yok­tur. Bunun üzerine Peygamber efendimiz şöyle buyurdu: “Azvay, yüzü gençleştirir, onu sâdece gece sürün” ve gündüz kullanılmasını yasakladı.”

 

Azvay'ın birçok yararları vardır; Özellikle Hindistan'da yetişeni, beyin ve göz damarlarındaki sarı suların fazlalıklarını temizler. Alın ve dudaklara gül yağıyla birlikte sürüldüğünde baş ağrısına yararı olur. Ağız ve burun yaralarına iyi gelir, sevda ve karasevdayı hafifletir.

 

İran'da yetişen türü ise, zekâyı keskinleştirir, kalbi kuvvetlendi­rir, iki kaşık kadarı suyla birlikte içildiğinde, safra ve balgam salgıları­nın fazlalıklarını mideden temizler. Asılsız ve uygunsuz istekleri körel­tir. Soğukta içildiğinde kanlı ishal yapmasından korkulur.

 

İbn-i Kayyim El Cevziyye'nin Tıbbu'n Nebevi adlı eserinden alınmıştır.

Tıbb'ün Nebevi'nin diğer meddeleri için tıklayın

Yorum Yap

Diğer Haberler