Gıda politikaları geleceğimizin garantisidir

96 yılında farklı ürünlerde, Mısır, Soya, Kanola ve zaman içinde de pamukta bu teknoloji uygulanmaya başlandı. Üretici firmaların savunma noktası, bu çeşit üretimin gıda açlıklarına çözüm olacağıydı.

Gıda politikaları geleceğimizin garantisidir

Abdülaziz Tantik / Özgün Duruş

GDO üzerine hazırlanan yönetmelik tartışmaları yeniden alevlendirdi. İnsanların bu tartışmalar üzerine organik ürünlere yöneldiği, televizyon ve haberlerde organik meyvelerin sağlık üzerine yaptığı katkılar haberleştirildi. Reklam piyasası organik ürünlerin tanıtımlarıyla coştu. Ama bu genleri değiştirilmiş organizmaların sahip oldukları sakıncaları birinci ağızdan ve bu konuda çalışmaları olan bir bilim insanı ile yapmayı tasarladık. Yıldız Teknik Üniversitesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi  Prof. Dr. R. Şeminur Topal, bu konuda yaptığı çalışmalar yüzünden mağduriyetler yaşayan bir bilim insanı. Konuyu okuyucu için anlaşılır kılma ve bu GDO'lu ürünlerin taşıdığı sakıncaları anlaşılır kılmak için kendisiyle yararlı bir söyleşi gerçekleştirdik. Umarım okuyucularımız bu söyleşiden sonra yeme ve içme meselesinin önemini kavrar...

 96 yılında farklı ürünlerde, Mısır, Soya, Kanola ve zaman içinde de pamukta bu teknoloji uygulanmaya başlandı. Üretici firmaların savunma noktası, bu çeşit üretimin gıda açlıklarına çözüm olacağıydı. Ama o tarihten bu güne 13 yıl gibi bir zaman geçti, FAO'nun açıklamalarına göre açlık oranında bir düşüş gerçekleşmedi.

Doğada bitkiler, yaşamlarını sürdürürlerken tozlaşma biçimi ile de etkileşim içindedirler. Bu tozlaşmayı, rüzgâr, arılar, kuşlar vb. doğanın kendisi doğal bir denge içinde sağlıyor. Bu teknoloji ile değiştirilmiş genlerin polenler vasıtasıyla uzaklara taşınması ve kontrolsüz mesafelere uzanması söz konusudur. Bu durum çevre florasını, bitki örtüsünü ciddi bir biçimde etkiliyor.

Biz 2002 yılında Cartegena protokolünü imzalamıştık ve buna uygun Biyogüvenlik yasamızı da 2004 yılında çıkarmayı taahhüt etmiştik. Ve böylece üzerimize bir yükümlülükte aldık. Bu Biyogüvenlik yasamızı çıkaracağımıza ve bu tip ürünlere veya benzeri teknolojilere karşı koruma sağlayacağımıza ilişkin ve ulusal stratejilerimizi geliştireceğimize dair bir sorumluluk almıştık.

GDO diye nitelendirilen Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) gündemi sarstı. İnsanlar bu konuda yeterli bilgiye sahip değiller. Sizin bu konuda çalışmalar yaptığınızı ve bu yüzden mağduriyetler yaşadığınızı biliyoruz. Bu işin serencamı hakkında bizi bilgilendirir misiniz?

Elimden geldiği kadar izah edeyim. 1994'ten itibaren bu konu gündemde telaffuz edilmeye başlandı. 1994 yılında gen transferleriyle FlavrSavr adı altında bir domates üretilerek ilk GD ürün gerçekleştirildi. Ancak yapılan yemleme denemelerinde, laboratuar denemelerinde tıbbi zararları gözlemlendi. Farelerde mide delinmesine yol açtığı, alerjik reaksiyonlar oluşturduğu tespit edilerek bu çeşit gündemden çekildi. Ama 96 yılında farklı ürünlerde, Mısır, Soya, Kanola ve zaman içinde de pamukta bu teknoloji uygulanmaya başlandı. Üretici firmaların savunma noktası, bu çeşit üretimin gıda açlıklarına çözüm olacağıydı.  Ama o tarihten bu güne 13 yıl gibi bir zaman geçti, FAO'nun açıklamalarına göre açlık oranında bir düşüş gerçekleşmedi. Dolayısıyla bu teknolojiyi üzerine bina ettikleri savları doğrulanmamış durumdadır.

Bu Teknoloji Masum Değildir / Bu teknoloji masumdur diyebilir miyiz?

Kullanılan bu teknolojinin söylendiği kadar masum olmadığını düşünüyorum. Çünkü bizlerde çalışmaları okuyup takip ediyoruz. Görüyoruz ki bu konudaki tartışmalar her geçen gün artarak devam ediyor. Yani bu teknolojinin aleyhindeki bulgular ve söylemler giderek daha da güçleniyor. Mesela alerjilerde çok ciddi artışlar var. Antibiyotiğe karşı insanların yaşadıkları ciddi dirençler var. Dolayısıyla bu teknoloji henüz masumiyetini ispatlamamış bir teknolojidir. O yüzden ben bu teknolojinin yaygınlaştırılmış olarak endüstriyel tüketime sunulmasına karşıyım. Ben bu teknolojinin tamamen risk arz etmediği, çevre açısından risk arz etmediği, bilimsel çalışmalarla ortaya konulana kadar bu teknolojiye ihtiyatla yaklaşmalıyız diyorum.

Toprağın Yaşam Formunu Bozuyor

Bu genetiği değiştirilmiş organizmalar toprağı nasıl etkiliyor?

Benim bu konuda kendi deneysel bilimsel çalışmam olamadı. Ama dünya literatürünü takip etmeye çalışarak elde ettiğim bilgileri sizlerle paylaşacağım. Özellikle doğaya çok olumsuz etkileri var. Çünkü gen kaçışı dediğimiz problemlere neden oluyorlar. Doğada bitkiler, yaşamlarını sürdürürlerken tozlaşma biçimi ile de etkileşim içindedirler. Bu tozlaşmayı, rüzgâr, arılar, kuşlar vb. doğanın kendisi doğal bir denge içinde sağlıyor. Bu teknoloji ile değiştirilmiş genlerin polenler vasıtasıyla uzaklara taşınması ve kontrolsüz mesafelere uzanması söz konusudur. Bu durum çevre florasını, bitki örtüsünü ciddi bir biçimde etkiliyor. Hatta bazı araştırmalar, GDO'lu tarımın yoğun yapıldığı bölgelerde insanlar üzerinde ciddi alerjiler oluşturduğunun gözlendiğini bildirmektedirler. Bu tarz riskleri çok yaygın tartışılıyor. Çevreye verdiği olumsuzluğu artık hiç kimse reddedemiyor.

Denemeler hayvanlar üzerinde gerçekleştirildiği biliniyor. Hayvanlarda yapılan bu tip denemelerde en çok öne çıkan sağlık sorunları nelerdir?

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar Sağlık Sorunları Oluşturuyor

Mesela farelerde yapılan denemeler var. Çünkü fareler, memeli hayvan, insan bünyesine en yakın kabul edildiği ve aynı zamanda kısa ömürlü olmaları, ileriki jenerasyonları takibi kolaylaştırmaktadır.  Yapılan çalışmalarda farelerde, ciddi organ küçülmelerine, mide çeperinin kalınlaşmasına, böbrek tahribatlarına ve sonraki jenerasyonlarda da kısırlığa rastlanmıştır. Bunlar, bu konuda yapılan araştırmalarda birçok araştırmacının ulaştığı bulgulardır. Farelerin dışında koyunlar üzerine yapılan denemeler var. Onlarda da ciddi benzeri olumsuzluklarla karşılaşılmış durumda! Bunlar hep yayınlandı ve açıklandı. Ama henüz insanlarla denemeler yapılamadığı ayrıca insan yaşamında onüç yılın çok kısa olması, insana dair dile getirilen olumsuzlukların, hayvanlarda meydana gelen olumsuzluklarla karşılaştırma biçimindeki bir söyleme dayalıdır. Ama gözle görülür olumsuzlukları; Amerika'da yer fıstığı geni soyaya transfer edildi. Yer fıstığına alerjisi olan insanlar, bu soyayı yediği zaman aynı alerjik hastalığın belirtilerini gösterdiler. Hindistan'da pirinçte aynı olgu görüldü. Pirinçte var olan Avitamini, yeni genli pirinçte bulunmadığı tespit edildi. Oysa Hintlilerin ağırlıklı beslenmesi pirinç olduğu için zamanla gece körlüklerine neden oldu.

Anlaşılan bu yöntem tam oturmuş değil ve riskleri tam olarak belirlenmiş sayılmaz değil mi?

Bu yöntem sınama yanılma yöntemi. Bir şey üretiliyor, kısa bir zamanda laboratuar denemesi yapılıyor. O kısa denemeden sonra “risk yoktur” denilerek piyasaya sunuluyor. İleriki zamanda da riskleri ortaya çıkınca, o zaman da “yanlış yapılmış” denilerek ürün geri çekiliyor. Bu böyle bir teknolojidir. Böyle bir teknolojiyi bizim ülkemizde yaygınlaştırmanın hiçbir mantığı yoktur.

Biyogüvenlik Yasasının Serencamı

Bu konuda yapılan yasa çalışmaları var mı?

Biz 2002 yılında Cartegena protokolünü imzalamıştık ve buna uygun Biyogüvenlik yasamızı da 2004 yılında çıkarmayı taahhüt etmiştik.  Ve böylece üzerimize bir yükümlülükte aldık. Bu Biyogüvenlik yasamızı çıkaracağımıza ve bu tip ürünlere veya benzeri teknolojilere karşı koruma sağlayacağımıza ilişkin ve ulusal stratejilerimizi geliştireceğimize dair bir sorumluluk almıştık. Bu Biyogüvenlik yasası her dönemde gündeme gelmesine rağmen, maalesef henüz çıkarılamadı. Bu konuda senelerdir uğraş vermemize rağmen, bu teknoloji ve bu sorun bugünkü şartlara getirildi. Kaldı ki bu çıkan yönetmelikte aşağı yukarı her madde bir birleriyle çelişir durumdadır. Yani bir maddede izin verilmeyecek dendiği halde, bir başka maddede “risk yoksa, şöyle izin verilir” falan deniyor. Böylece iznin yasallaştırılması politikası gözleniyor. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki elde edilen bulgular, bizi yarınlarda risksiz bir hayata taşıyacak durumda değil!

Bir Dış Engel mi Var

Bu yasanın çıkmasına engel harici bir müdahale olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Evet, çünkü bu teknolojiye sahip üretici firmalar, ülkelere ciddi bir muhalefet ve baskı uyguluyorlar. Onun içinde Dünya Ticaret Örgütü de bu teknolojinin yaygınlaşması için stratejik gelişmelere imza atmış durumdadır. Bu nedenle de ülkeler, bu konudaki yasaları çıkarma noktasında yol alamıyorlar. Biyogüvenlik yasasının başına gelenlerde bunlar. Bu yasa ne zaman gündeme gelse ve biz bu yasaya önerilerimizle güçlendirmeye çalışsak, bu Biyogüvenlik yasasının çıkması gecikiyor.

Bu olayın siyasal irade ile bir bağlantısı olduğunu düşünüyor musunuz?

Yani o konuda direk bir şey söylemek istemiyorum. Ama bunun uluslararası politikalarla ciddi bir ilişkisi vardır. Günümüzde ulusal devletler kendi ulusal politikalarını doğru bir şekilde uygulamaya ne yazık ki koyamıyorlar. Çeşitli etkileşim alanları var. Bu etkileşim alanları bizim bu konuda yol almamızı ciddi bir şekilde engelliyor.

Ortada bir yasa var. Ama tartışmalar bitmedi. Bu yasayı nasıl hazırlamalı ve batı bu tarz yasaları nasıl yürürlüğe koyuyor?

Bir Yasanın Oluşumunda Dikkat Edilmesi Gereken İlkeler

Bir yasa hazırlandığında; bütün toplumsal katmanlardan (çiftçi, sağlıkçı, aydın, gazeteci, bilim adamı)temsilciler katılır ve olabilecek riskler uzun uzun tartışılır ve öylece yasalar oluşur. Oysa bizde yangından mal kaçırılır gibi, bir gece baskını ile karşımıza çıkıyor. Yönetmelikler, yasalara dayandırılır, ama bu yönetmelik, çıktığı gibi uygulama alanına taşındı ve ekonomik zararlara da neden oldu. Zaten bu güne kadar bu ürünler yurda rahatlıkla giriyordu. Her ne kadar yönetmelik bunu engellese de, ithalatçı firmanın beyanına bağlı olduğu için iş kolaydı. Tarım Bakanlığı ise her seferinde yok öyle bir şey diyerek yalanlamaya çalıştı. Oysa bugün deniyor ki, eğer “bu yönetmeliği kaldırırsanız, bu ürünler denetimsiz yurda girmeye devam eder”. Aklın yolu bir, Avrupa Birliği ülkeleri, buna katılımcılık ve şeffaflık diyorlar. Tam bir toplumsal mutabakat ile bu işler yapılmalı. Bilim insanı ile çiftçiyi ve bütün toplumsal katmanları toplayarak, halkı doğru bilgilendirerek bütün riskleri tartışarak, üretilmesi ve ithal edilmesine yönelik bir yasa veya yönetmelik çıkarılmalıydı.

Hayatımızla Oynanıyor

GDO'lu ürünlerin laboratuar aşamasında riskleri tam olarak ortaya konmuş değil, riskli olduğu boyutlar gözlendiği halde bunlar tedavüle sokulabiliyor mu?

Kendi laboratuarlarında yaptıkları deneylerde tespit edilen bu olumsuzluklarına rağmen “hiçbir riski yoktur” denmesini kabul edemeyiz. Kanal D televizyonunda katıldığımız bir programda bu ürünleri savunan bir bilim insanının bu ürünler risksizdir dediğinde, Amerika'dan bir Türk bilim insanı programa bağlanarak, ‘bir bilim adamı olarak sizi daha sorumlu davranmaya davet ediyorum' dedi. ‘Yıllardır moleküler biyolojinin içindeyiz ve bu çalışmaları Biyogüvenlik boyutu ile yapıyoruz halen biz çok güvenlidir diyemiyoruz. Sizde bu lafları bu kadar gönül rahatlığı etmeyin' dedi. Ve ben o programda canlı yayın akışında hem o insana teşekkür ettim ve Amerika ile Avrupa'da yaşayan Türk hekimlerine bulgu ve bilgilerini bizimle paylaşmalarının önemine dikkat çektim. Ben çalışmalarımı bilimsel araştırmaları takip eden bir akademisyen olarak gerçekleştirmekteyim. Politik bir tercihim yok ve ben akademisyen olarak hayatımı sürdürüyorum. 

Gıda gen değişimi çalışmaları ile insan geni çalışmaları arasında bir ilişki var mı?

Yöntem aynı. Bu konuda dünyada gizlik saklı bir sürü çalışma olduğu bilinmektedir. Kesin bir bilgiye sahip olmamakla birlikte, günün birinde bu çalışmaların sonucu ortaya çıkacaktır. Çünkü insanlığın hayal gücünün sonu yok. Bu teknoloji her türlü transferi yapmaya müsait bir teknolojidir. Ama bugün bizim için önemli olan bugünkü sağlığımızı ve gelecek nesillerin sağlığının korunmasını sağlayacak koşulları oluşturmaktır. Eğer bunlara gölge düşürecek herhangi bir şüphe varsa, buna yönelik bir ulusal strateji geliştirmek mecburiyetindeyiz.

Dünya Ticaret Örgütü Yeni Bir Hegemonya Biçimi mi?

Dünya Ticaret Örgütünün ulusal iktidarlara yönelik sürekli bu konuda baskı kurmasının nedeni nedir sizce?

Tabii ki ticari çıkarları. Çünkü uluslararası özelliği olan bir ticareti destekleyici kurumdur. Dünyada ulusal iktidarlara yönelik uluslararası ticari kuralları dayatmayı çıkarlarına uyumlu kabul eder. Bundan farklı yaklaşmalarını beklememek lazım, onların işi de budur.

Çıkarlarını korumaları bir yere kadar kabul edilebilirdir. Ancak bilerek insanlara zarar verecek projelere imza atmaları kabul edilemezdir. Öyle değil mi?

Günümüzde ne yazık ki her işin başı paradır. Para bugün bilimi, ahlakı, ideolojiyi satın alabiliyor. Dolayısıyla paranın egemen olduğu bir güç var ortada. Bunu kabul etmemek ve ihmal etmek mümkün değil. O zaman biz ne yapacağız? Venezüella ve Macaristan bütün baskılara direnerek bu ürünleri kabul etmedi, bizim de aynı stratejiyi uygulamamız lazım. Biz tarım ülkesi olduğumuz halde bugüne kadar uygulanan yanlış tarım politikaları yüzünden dışa bağımlı hale geldik.

Çukurova'da pamuk üretimi kalmadı. Bu politikalarla bağlantısı var mıdır?

Olabilir. Bakanlığın açıklamalarına bakarsanız pamuğun ekimi yapılmıyor deniyor. Orada büyük çiftçiler var. Bazı toplantılarda karşılaştık. Onlar da bu tarımı desteklediklerini söylüyorlar. Oradaki çiftçilerde bu tarımı istediklerini bas bas bağırıyorlar. Ama ekip ekmediklerini soruşturmak devletin işidir. Birey olarak benim bunu yapmam mümkün değildir.

GDO'lü Ürünle Yapılan Tarım Bağımlı Kılıyor

Arjantin'in bu tarz üretimi yaptığı için bugün tamamen dışa bağımlı hale geldiğini belirterek Türkiye'yi uyarıyorlar. Türkiye de böyle bir sonuçla karşı karşıya kalır mı?

Elbette ki bugün Arjantin bir ekmeklik buğdayını bile dışarıdan temin etmek zorunda kalıyor. Sadece Arjantin değil, bugün bu tohumları kullanan bütün ülkeler gerçekten dışa bağımlı hale geldiler. Tohumu üreten firma ile, ilacı üreten firma aynı ve bu tohum ile ilaç bir bağımlılık yaratıyor. Tohuma bağımlısınız, çünkü bir tohum bir kere ürün veriyor. Daha sonraki yıllarda bitkisi var, ama meyvesi yoktur. O yüzden tam bir bağımlılık oluşturuyor. Çiftçiler bunu çok iyi bilmeli ve aklını başına devşirmeliler. Çünkü kendilerine bedava tohumluklar dağıtılıyor. Bu tohumları asla ve kata bir senelik paraya tamah ederek ekmemeliler. Çünkü bir kere ekerlerse zaten bağımlı hale gelecekler. Hem toprağın florası değişecek ve hem de kendilerine tohumluk alamayacaklar. Bu şirketler birer tekel! Gen kaçışlarından dolayı başka bir ürün alma imkânı da kalmıyor. Diyorlar ki yabani ota dayanıklıdır. Ama zaten ona karşı da ilaç kullanıyorsun. Bu seferde direnç gösteren başka yabancı canlılar çıkıyor. Bu vesile ile o bölgede daha dirençli yabani otların çıkacağı söyleniyor.

Çözüm Eski Kurumların Yeniden Diriltilmesidir

Halkın aydınlanması ve siyasi iradeye de yön vermesi için sağlıklı bir tarım politikalarını maddeleştirerek anlatır mısınız?

Eski tarımsal yapımızın tekrar sağlanması gerekir. Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü, Zirai Mücadele Enstitüsü, Zirai Gübreleme Enstitüsü, Toprak Su Araştırma Enstitüsü, Gen Bankası -İntrodüksiyon Merkezi, Şap Enstitüsü vb, buralarda tarım üzerine çalışmalarımızı kendi yetişmiş tarım mühendislerimiz tarafından yapılıyordu. Çok sağlam kadrolarla çalışırlardı. Bir tek introdüksiyon merkezi kalmış durumda. Ama ona da yeterli kaynak aktarımı yapılmıyor. Hayvan hastalıklarına yönelik çalışmalar ve araştırmalar yapan kurumlarımız vardı. Bunların hepsi işlevsiz hale getirildi. Bu teşkilatlarımızın yeniden organize edilmesi lazım. Ulusal politikalar farklı olabilir, ama geleceğimizin garantisi tarım ve gıda politikalarıdır. Yıllar önce Henry Kissinger'in bir lafı vardı: ‘Eğer ulusların topraklarını ele geçiremiyorsanız, onların gıdalarını ele geçirin' der. Dolayısıyla bu strateji günümüzde su yüzüne çıkmış durumda!

Çok teşekkür ederiz hocam!

Ben teşekkür ederim…

Yorum Yap

Diğer Haberler