Bu acıya bu şüphe ile nasıl dayanılır?
Önlem alınmazsa sizleri bizleri hepimizi bekleyen yaşanmış hikayelerden sadece biri olarak kalacak bu hikaye... Okuyup doktor olduğu halde 'adam olamamış' ve ideolojik fanatizminin kölesi bir kadavranın insana reva gördüğü muamaleden sadece bir örnektir bu... Sabırla okumanız ve üzerinize düşenleri düşünmeniz dileğiyle...
Sizlere bir hikaye anlatacağım; ne yazık ki gerçek bir hikaye. Bir yönüyle zaman zaman gazetelerin birinci ya da üçüncü sayfa haberlerine düşen iç parçalayan bir çok hikayeye benziyor. Ama bir nokta var ki bu olayı diğer benzerlerinden çok farklı kılıyor. Bu hikayede yakınlarına yaşadıkları sürece huzur vermeyecek, acılarına acı katacak bir kurt dolaşıyor. İnsanı için için kemiren, dinleyenleri de tüm bu kabus gibi olan anlatının içine çekip hapseden bir kurt.
Adı Aynur Tezcan. 30 yaşında bir genç hanım. Geçtiğimiz bahar başörtülü olduğu için Çapa acil servisinde gerekli ilgiyi görmediği iddiası ile altı saat bekletildikten sonra kalbi durarak beyin ölümünün gerçekleştiğini Zaman ve Vakit gazetesinde okuduğumuz mağdure… Aynur'un beyin ölümünün gerçekleştiği haberini Aynur öldü olarak kavrayan bir kaç arkadaş Ak-Der isimli derneğin bülteninde yayınlanmak üzere bu olayın mahiyetini öğrenmeye ve Aynur'un ailesi ile görüşmeye karar veriyoruz. Ailenin telefonunu bulup temasa geçtiğimizde ilk şokumuzu yaşıyoruz. Aynur ölmemiş hayatta! 4,5 ay süren yoğun bakım günlerinden sonra dört gün önce evine çıkarılmış. Ancak babası bizlere kızlarının bitkisel hayatta olduğunu söylüyor. Bizim bu olayı bir şekilde bir bülten kanalı ile dahi olsa haber yapma isteğimiz baba Kalender Tezcan'ı çok heyecanlandırı yor. Lütfen gelin ben size bütün olanları anlatayım, kızımın halini görün cevabını alıyoruz görüşme talebimize.
Kararlaştırdığımız gün ve saatte bir grup arkadaş Tezcan ailesini ziyarete gidiyoruz. Aynur bir yatakta yatıyor. Görüşme boyunca doktorların söylediği bitkisel hayatta sözüne bir türlü inamamamıza sebep olacak şekilde sürekli varlığını hissediyoruz. Babasının olayı aktardığı anlarda, annesinin ağladığı anlarda Aynur'dan tıkanma nöbetleri geliyor. Hırıltı ile karışık sanki çığlık atıyor. Eğer durumunu göstermek için üstünü açarlarsa inanılmaz şekilde ağlamaya başlıyor. Ailesinin aktardığına göre Aynur yoğun bakımda yattığı sürece erkek doktorlar ne zaman vücudunu muayene için açsalar aynı şekilde ağlamış. Doktorlar görmediğinden yüzde yüz emin olduklarını ama duyup duymadığını bilemediklerini söylemişler. Ağlamasının ise bir tür refleks olduğunu, bilinçli olmadığını iddia etmişler. Ama Aynur ne zaman mevzu acılaşsa fenalaşıyor, ne zaman üstü açılsa ağlıyor. Böyle bir refleks olabilir mi? Hiçbir şekilde kıpırdayamayan bu genç kız mideden besleniyor. Düzenli aralıklarla balgamı bir aletle boşaltılmazsa boğulma nöbetleri geçiriyor. Bütün bu hizmeti ise yaşlı annesi ve babası birbirine yardım ederek yüzlerinde müthiş bir sevgi, şefkat ancak anlatılamaz bir acı ifadesi ile görüyorlar.
Önce Aynur kimdi diye soruyoruz. Bu sorumuz karşısında baba Kalender Bey bir anda şaşırıyor acı ve öfke dolu yüz ifadesi bir anda şefkate dönüşüyor. Ortamdaki herkes babanın sözlerini tamamlayıp sözlerine eşlik ediyorlar. “Melek gibi bir kızdı. Tek kızımızdı. Hiç boş durmayı sevmezdi. Hep iyilik yapmayı düşünür, çevresindekilere yardım ederdi. 18 yıl önce bir beyin ameliyatı geçirmişti. Ameliyatın ardından bize kızımızın okumaması, zihnen yorulmaması gerektiğini söylediler. Orta üçten sonra okutmadık. O kuran okumayı çok severdi. Bir kuran kursunda öğretmenlik yapardı. Çocuklara kuran ve tecvit dersleri verir, ilahiler öğretirdi. Hep defterlerine ilahiler yazar, küçük notlar tutardı öğrencilerine öğretmek için”
Sözün burasında karşımızda ara ara dudaklarını büzen kimi zaman ağlayan bu genç kızın defterlerini istiyoruz ailesinden. Aynur o defterlerde de öylesine saf masum bir kız ki. İlahiler, çocuklara öğretilmek üzere not alınmış küçük tavsiyeler, şiirler, dualar… Ama hep rengarenk çiçekli çiçekli sayfalar…
Ne oldu o gün Kalender Bey diye soruyoruz. (Aynur'un babasının hiçbir detayını atlamadan her şeyi tekrar tekrar yaşayarak aktardığı olayı maalesef özetlemek zorundayım.)
22 Nisan günü kızım alışverişe Fatih'e gitmişti. Kendisine kıyafet alacaktı. O gün çok yağmur yağmış. Eve ıslanmış üşümüş bir halde geldi. Gece hastalanmaya başladı. Ertesi sabah fena olduğunu sabah namazına kalkamayacağını söylemiş annesine. Rahatsızlığı gitgide arttı. Nefes alıp verirken daralma yaşaması üzerine hastaneye götürmeye karar verdik. Ancak durumu kötü olduğu için ambulans çağırdım. Ambulans şoförü daha önce bir hastanede yatıp yatmadığını sordu. Kızımın 18 yıl önce Çapa'da ameliyat olduğunu söyleyince oraya götürmek için ısrar etti. Aslında ben yakınımdaki devlet hastanesine götürmek istiyordum.
Çapa acil servisine götürünce hanımım işitmiş; bir kadın doktor elini annesi ve kızıma doğru sallayarak "bunları niye getirdin" diye çıkışmış ambulans şöförüne. (Anne Süreyya Tezcan çarşaflı Aynur ise o gün başörtülü imiş) Ambulans şöförü "hocam tansiyonu sıfır, nabız çok zayıf kız kendinde değil o yüzden getirdim" demiş. Doktor uzaklaştıktan bir süre sonra tekrar gelerek yine çıkışmış "bunları niye getirdin" diye. Ambulans şöförü yine tekraren aynı cevabı vermiş.
-Sonra
Sonra kızımız sedyede biz orada saatlerce müdahale edilmesini beklemeye başladık. Kızımızın durumu gitgide ağırlaşıyordu. Nefes alması zorlaşmaya başladı. Ben feryat ediyorum müdahale edilmesi için. Kan alınsın dediler. Hemşireler ise bir türlü kan alamıyor gülüşüyorlar hah şimdi bir damar yakaladım yok olmadı şimdi burada yakaladım diye. Adeta eğlenir gibi kızımı delik deşik ediyorlar ama bir türlü damar bulamıyorlardı . Ben tepki gösterdikçe azarlanıyorduk. İşimize karışma amca diye. En sonunda kasığında bir damar bularak kan alabildiler. Bu sefer film çektirmeye gidin dediler. Sedye ile epeyce uzakta olan bir binaya kızımı götürdük. Orada da doktorlar bir hasta ile tartışma halinde saatler geçmeye devam ediyordu. Nihayet film çekildi. Bize söylenen 20 gün sonra sorun çıkmamışsa filminizi alabilirsiniz. Ben acile gelmişim bana 20 gün sonrası için randevu veriliyor. Yine kendi imkanlarımızla kızımızı sedye ile geri getiriyoruz. Bu arada kızımın solunumu gitgide kötüleşiyor.
-Peki hiç oksijen maskesi ya da benzeri bir uygulama yapılmıyor mu?
-Hayır kızım, hayır hiçbir şey.
-Peki amca diyoruz çok kötü bir olay yaşadığınız belli ama acaba doktorun başlangıçta ambulans şoförüne çıkışması başka bir sebepten olamaz mı? Neden başka hastane değil de buraya getirdin gibi?
-Kızım diyor ben kimsenin günahını almak istemem. Ancak bizi şüphelendiren şey şu. Bizler çırpınır feryat ederken bizlerle ilgilenmeyen doktor ve hemşireler orada sarışın, sosyetik görünümlü bir hastanın sürekli yanına gidiyor, ilgileniyor, çok kibar davranıyorlar. Bizimle ise kaba konuşuluyor, sürekli azarlanıyoruz. Doktorlar hiç yanımıza gelmiyor.
-Sonra ne oldu diye soruyoruz bir gözümüz Aynur'da bir gözümüz içli içli ağlayan annesinde.
-Nihayet saatler sonra doktor yanımıza geldi. Kızımın ensesine bakıp menenjit olmuş bu, belinden su almamız lazım dedi. İzin kağıdını imzalamamı istediler. Ben izin vermem dedim. O işlemin tehlikeli olduğunu biliyorum. Orada sedye üzerinde alamayacakları nı söyledim. Bana kızdılar o kadar biliyorsun git kendin tedavi et kızını diye. Ben kendimi kaybedip bağırmaya başladım. Beni polisle dışarı attılar. Çırpınıyorum, kızıma ulaşamıyorum. Bu arada kızımın ağabeyini ikna etmişler, ağabeyi kardeşim için şart ise ben imza veririm deyip imza vermiş belden su alma işlemi için. Kızımı dört kişi yüzü koyun zorla bastırarak zapt etmeye çalışıyor. Ağabeyinden de kafasını tutup yüzünü çevirmelerini istiyorlar.
-Sedye üstünde mi?
-Evet sedye üstünde. Sonra ağabeyi bir bakıyor kızım mosmor. Bağırmaya başlıyor kardeşim ölüyor diye. Su alma işlemini bırakıyorlar. O anda kızımın kalbi duruyor. Kalp masajı ve elektroşok uygulanıyor. Kalbi tekrar çalışana kadar uzun zaman geçtiği için beyin hücreleri ölüyor.
-Sonra ne oldu.
Kalbi tekrar çalışınca bu hastanın yoğun bakımda yatması lazım bizim yoğun bakım ünitemiz dolu başınızın çaresine bakın dediler. Bu arada hastaneye gelişimiz saat 17.00 bunun bize söylendiği saat ise 23.00. tam altı saat geçmiş. Menenjit dendiği için bulaşır korkusu ile bu sefer diğer hastaneler de bizi kabul etmiyor.
-Peki Aynur menenjit mi imiş.
-Hayır kızım, sonra götürdüğümüz özel hastanede menenjit testi yapıldı. Aynur menenjit değilmiş. Bademcik enfeksiyonu. Ancak direnci düşük olduğu için hep böyle zor atlatırdı. Biz de böyle durumlarda hep en yakın hastaneye götürürdük.
Sonrasında Aynur dört buçuk ay özel bir hastanenin yoğun bakım ünitesinde kalıyor. Baba bu esnada üzüntüden kalp krizi geçiriyor. O da yoğun bakımda yatmaya başlıyor.
Şimdi Aynur dört gündür eve çıkarılmış. Manen enkaz haline gelmiş bir anne ve baba ile “yaşıyor” Birçok şey konuşuyoruz. Mahkeme sürecini, SSK lı olan babanın SSK tarafından karşılanmayan bazı masraflarını karşılamak için bir yol olup olmadığını, iki yaşlı insanın 24 saat uyumadan, evden hiç çıkmadan bu yükü nasıl kaldırabileceğ ini ve daha bir sürü şeyi.
Bir de anneden dinliyoruz aynı olayın kimi detaylarını anne ve kadın duyarlılığının getirdiği ince ayrıntılara da dikkat kesilerek.
Ama hep o ağlayış; Aynur'un o görmez duymaz denilen halini yalanlarcasına o tıkanma nöbetleri. Hep içimizde acaba. Acaba Aynur bir tedavi görse farklı uzmanlara görünse onun için bir umut olur mu sorusu. Ben mucizelere inanırım diyor yanımdaki arkadaşım kısık sesle bana dönerek. Beş yaşında geçirdiği beyin kanaması sonucu görmez, duymaz, iyileşse de asla zihinsel olarak düzelemez dedikleri bitkisel hayattan nasıl çıktığını özetliyor yavaşça bana. Duaya ve mucizelere çok inanıyor can dostum.
Duaya ve mucizelere gitgide daha çok inanıyorum ben de.
Baba ara ara hep aynı şeyi söylüyor:
-Gözlerimi kapayınca o gün yaşadıklarımı tekrar tekrar görüyorum hala. Başka hiçbir şey istemem sadece bu insanların bir kere mahkemeye çıktığını göreyim.
Babayı için için karısının ve çocuğunun çarşaflı olması sebebi ile o gün orada ilgi görmedikleri, altı saat kızının bekletildiği şüphesi yiyip bitiriyor. İhtimalleri teker teker gözden geçiriyor seslice. “Acaba Türkan Saylan'ın evi aranmıştı o günlerde. Çarşaflılara karşı bir tepki vardı. Sebep bu olabilir mi?”
Yazık ki asla ne o ne de bir başkası “gerçeğin” ne olduğu konusunda emin olamayacak. Belki tıbbi ihmal sonucu bu durumun mesulleri ceza alacak ama hiçbir zaman sebebin bu olup olmadığını Aynur'un ailesi bilemeyecek.
Yıllardır Çapa Tıp Fakültesi ve bağlı olduğu üniversitede başörtülü öğrenciler umacı gibi kovalanıyor. Belki de dünya tarihinde literatürlere ikna odası diye bir terimi ilk kez katan üniversite burası. Bir zamanlar bu üniversitenin öğretim görevlileri ikna odalarında Cumhuriyete düşman addettikleri kızları başlarını açmaya ikna etmek için canla başla zorluyorlardı . Hala hem Çapa Tıp Fakültesi'nde hem de bağlı olduğu İstanbul Üniversitesinde başörtülü olmanın anlamı yasaklı olmak ve sakıncalı olmak ile eş. Yıllarca bu üniversitelerin koridorlarında, bahçesinde cadı avlamış durmuş “yetkili” muteberler.
Söyleyin bana şimdi kim Kalender Bey'e “hadi canım sende!” diyebilir büyük bir gönül rahatlığı ile.
Kim bu ülkede asla böyle bir şey olmaz sen sadece vehmediyorsun cevabını verebilir.
Ve kim bu şüphe aklını ve kalbini kemirip dururken bir ömür boyu bu acıyı yaşayabilir? (derinducunce.org)
Yorum Yap