Son Dakika
Pazartesi, 24 Temmuz 2017 | Anasayfam yap | Favorilerime ekle    
Gıda politikaları milli güvenlik meselesidir
“Tohum, su, toprak, aşı, ilaç dünyanın en etkin, en ölümcül, en siyasi ve en tehlikeli sessiz silahlarıdır” bu sözler, gıda ve tarım teması üzerinde Türkiye’nin en çok konuşulan isimlerden biri Gıda Hareketi Lideri Kemal Özer’e ait.

Genelgundem.com/Mülakat

Uçaksız yaşanabileceği ama tohumsuz bir gelecekten söz edilemeyeceğine dikkat çeken Özer, anlatımıyla da bu sözlerin haklılığını kanıtlıyor. Türkiye’nin tarım politikalarındaki hatalarını da bir bir gözler önüne seren Özer, “Para dağıtarak bir yere varamazsınız. Tarım alanı Milli İstihbarat Teşkilat’ının çalışma alanında daha az stratejik de değildir. Bunu böyle görmeyenleri yenidünya düzeninde ekmek arası yapıp yerler” ifadelerini kullanıyor.

Kemal Özer, Türkiye’nin gıda ve tarım politikaları üzerine yaptığı değerlendirmeler ile dikkatleri hep üzerine çekti. Milli menfaatleri savunan yorumları ile çeşitli kesimlerin tepkisini çekerken, daha büyük bir kitlenin de desteğini arkasına aldı. Özellikle yazdığı kitaplar ile Türkiye’nin ‘bıçak sırtı’ konularını irdelemekten de çekinmeyen Özer, genelgundem.com’un hassas içerikli sorularını da içtenlikle yanıtladı.  

Röportajımız, Türkiye’nin gıda ve tarım politikasından, tarımsal ürünlerdeki ihracat rakamlarının görünen yüzüne… İlaçlardan, GDO’lu ürünlere… Her gün bir yenisi ile karşılaştığımız diyet önerilerinin insan sağlığına etkilerinden, küresel baronların sahibi olduğu bankaların ‘çiftçi kredisi’, ‘üretici kartı’ gibi uygulamalarına kadar bir çok temayı irdelediğimiz geniş bir içeriğe sahip oldu. Buyrun okumaya…

“Uçağınız olmazsa yaşayabilirsiniz ama tohumunuz yoksa asla geleceğiniz olmaz”

Türkiye’nin gıda ve tarım politikası hakkında ne düşünüyorsunuz?  

Tarım tek ayaklı bir mesele değildir. Tarımdan söz ettiğimizde aynı zamanda insan, bitki, hayvan ve çevreden söz ediyoruz. Bir başka ifadeyle de insanlığın ve dünyanın geleceğini konuşuyoruz demektir. Uçağınız olmazsa yaşayabilirsiniz ama tohumunuz yok ise asla geleceğiniz olmaz.

“Dünyanın en stratejik ve politik meselesinden söz ediyoruz”

Tarım politikaları sadece bir önceki yılın istatistiği ile karşılaştırılarak ele alınamaz. Çünkü tarım dediğimiz de, aynı zamanda dünyanın en stratejik ve politik meselesinden söz ediyoruz. 
Bu alanda başarılı olup olmadığınıza başka ülkelerin analiz ve FDA yahut EFSA gibi kurumlar karar veriyor iseler bir şeyler yanlış gidiyor demektir. Bu nedenle Türkiye’de bütüncül bir politikanın var olduğunu söylemek gerçeğin üstünü örtmek olur. Üzgünüm ama Türkiye’nin çiftçiye para dağıtmak ve ‘bize güvenin, gerisini merak etmeyin’ demenin ötesinde ayakları yere basan bir politikası dün de yoktu, bugün de var diyemeyiz.

“Para dağıtarak bir yere varamazsınız”

Özelikle son yıllarda üreticilere devlet tarafından sağlanan desteklerde büyük bir artış söz konusu, bu desteklerin varlığı sahici bir politika değil mi diyorsunuz? 

Dünyanın neresinde çiftçiye yüksek tarımsal destek sağlanıyor ise orada tarım kötü demektir. Önyargısız bir şekilde bunu incelediğimizde bu gerçeği görürüz. Tarımsal desteklerden çiftçi yararlanıyor gibi gözükse de aslında çiftçiden ziyade tarım tröstleri yararlanır. Yani büyük işletmeleri finanse etmiş olursunuz. Çok küçük çiftçilerinden üretimden geri durmasını sağlarsınız. Tarımın desteklenmesi fikri, ister gelişmiş ülkeler olsun isterse de gelişmekte olan ülkeler açısından olsun tarımı bitirmeye yönelik küresel bir diktedir. Bu, desteklemeyelim anlamında yorumlanamaz. GAP’ı KOP yapmanızdan daha büyük destek olur mu? Ama para dağıtarak bir yere varamazsınız. Güven sağlamak, planlama yapmak, ürünün değerinde el satılmasını sağlamak bunların hepsi farklı destek politikalarıdır.

Çok şaşırtıcı sıradışı bir iddiada bulunuyorsunuz…

Sıradışı mı bilmiyorum ama sahici cevaplar istiyorsanız gerçek bu. Mesela bir ürünü 3 liraya mal ediyor olunuz. Bunu yeniden ekebilmek için 4 liraya satmanız şart. O halde bu ürünün piyasa fiyatı 4 liradır. Siz 2 lira destek verirseniz bu ürünün piyasa fiyatı 2 liraya düşer. Tüketenler de bu ürünün 3 liraya alırlarsa sadece devlet tarafından bir sübvanse gözükür. Farkı kim öder? Vergileri veren vatandaşlar. Peki, bu ürünü ihraç ettiğinizde farkı kim öder? Başka ülkenin insanları ekonomik ürün yemesi için siz vergilerinizle bunu sübvanse etmiş olmaz mısınız? Olursunuz! Bu ürün çeşitli büyük ticari şirketlerin eline geçince yine tüketenlere 3 liraya satılır mı? Asla satılmaz! Biz aslında büyük işletmelerin daha düşük sermaye ile iş yapmalarını sağlamış oluruz. Pazardaki dev firmalara düşük hammadde girdisi sağlamaktan ve ucuz ürün yiyoruz demekten başka ne yararı var bu sistemin? Bu mesele bir mülakata sığmayacak kadar derin ve stratejik. Özetle çiftçiye de, topluma da, bürokrasiye de kendi kendini tatmin ettiriyorlar. Bu arada doymak bilmez küresel aktörlerde işini yürütmüş oluyor.

“Milli güvenlik meselesi”

En sonda sorulması gereken soruyu yeri gelmişken sormuş olayım, bu hususta çözüm ne o zaman?

Tarımdan söz ediyorsak; topraktan, sudan, tohumdan, beslenme ve besin değerinden, çevreden, sağlıktan, nesil emniyetinden, üreticiden, tüketicilerden, aracılardan, dinden, ekonomiden, siyasetten hatta küresel siyasetten, sessiz ve oldukça tehlikeli bir silahtan, istihdamdan, arazi ve mesken dolayısıyla şehircilik politikalarından, ranttan, seçim sonuçlarından ve daha çok şeyden söz ediyoruz demektir ve bunların hiçbiri birbirinden bağımsız ele alınamaz. Günümüz dünyasında bu alandan daha stratejik bir mesele de yok. Bu mesele bir milli güvenlik meselesidir. Bu mesele geleceğe ve küresel siyasete bakış meselesidir. Ve bu mesele KPSS ile tesadüfen yerleştirilmiş kimselere emanet edilemeyecek kadar derin, önemli ve aktif bir ülke meselesidir. Milli İstihbarat Teşkilatı'nın çalışma alanından daha az stratejik de değildir. Bunu böyle görmeyenleri yenidünya düzeninde ekmek arası yapıp yerler. Bunu yaparken de istatistiklerinizle sizde işlerin çok iyi gittiğini de ‘ispat’ ederler.

“En ölümcül, en siyasi ve en tehlikeli silahlar”

Ürkütücü şeyler söylüyorsunuz…

Hayır! Sadece gerçeklerden söz ediyorum! Zira tohum, su, toprak, aşı, ilaç dünyanın en etkin, en ölümcül, en siyasi ve en tehlikeli sessiz silahlarıdır. Bunların tehlikeli bir silah olduğunu, daha doğru ifadeyle tehlikeli bir silah olarak kullanıldığını bilmediğiniz takdirde, hem kendi geleceğinizi yok eder, hem de bedelini zevkle ödersiniz. Bir gün gelir fark edersiniz ama artık iş işten çoktan geçmiştir. 

Mamafih tohumunuzu kaybetmeniz, geleceğinizi kaybetmeniz demektir. Günümüzde en tehlikeli oyun tohum konusunda oynanmaktadır. Dünyanın ilk gününden bu yana kurt, kuş, insan, hayvan herkesi en sıhhî şekilde besleyen tohumlarımız, şeytanî planlarla kötü ve kalitesiz olarak takdim ediliyor. Bunlar tohum bankalarından mahkûm edilirken, besin değeri olmayan, birçok alerji ve hastalıklara yol açan kısır tohumlar dayatılıyor. Hibrit tohum teknolojisinin en az GDO tekniği kadar tehlikeli olduğunu görmeden, tohum meselesinin önemi kavramamız mümkün değildir. 

Tarım arazilerinin verimliliğinin her sene daha da arttırıldığını görüyoruz. Gerek yeni sulama imkânlarının oluşturulması, gerek arazilerin ıslah çalışmaları…  Toprak üzerinde yoğunlaşılması sorunların temelini yakalamakta mıdır?  

Ben buna katılmıyorum. Buna bir hikâye ile cevap vereyim. Zamanın birinde tebaadan biri kralın huzuruna çıkmış ve demiş ki: “Efendim, sizin yediğiniz önünüzde yemediğiniz arkanızda. Ama biz kıt kanaat geçiniyoruz. Fakat siz 30-40 sene biz ise 70-80 sene yaşıyoruz. Hikmeti nedir bunun?”

Kral tebaasına ders vermek için şöyle emretmiş: “Bu adama öyle şeyler verin ki, yiyebildiği kadar yesin.”
Bir süre sonra haber gelmiş krala: “Size soru soran ve her isteği karşılansın dediğiniz adam öldü.”
Kral; “bu haberi bekliyorum zira herkesin bir nasibi var adam nasibinde acele etti ve erkenden gitti” der.
Toprak da böyledir. Verebilme kapasitesi bellidir. Daha fazlasını aldığınızı zannedersiniz ama aslında yanılırsınız. Daha hacimli, daha gösterişli ürünlerini olur ama besin değeri yoktur ve onları yiyenler hastalanır. Amerikalı network şirketleri, saadet zinciri kurarak, besin takviyesi adıyla halkınızı haraca bağlarlar. Çünkü çoğunuz yeterli ve gerekli vitamin, mineral, yağ, proteini alamamışsınızdır. Ekran borazanları da bunları size önerir, medyada yazılar mülakatlar patlatılır, kitaplar neşredilir. Ama siz mutlu değilsinizdir.

“Antalya Hollanda'nın 21 katı gübre kullanıyor”

Türkiye özeline TÜİK’in ISIC rakamları baktığınızda gerçeğin hiç de zannettiğiniz gibi olmadığını görürsünüz. 2007’de 6,6 milyar, 2008’de 8,2 milyar, 2009’de 5,8 milyar, 2010’de 7,4 milyar, 2011’de ise 9,5 milyarlık gübre ithalatı yapmışız. Buna yarısı kadar iç üretimi, bir o kadar tarım ilaçları ithalat ve üretimine de eklediğinizde en iyimser rakamlarla 17-18 milyar dolarlık tarım kimyasalı harcaması yapıyoruz. Ayrıca 4.500 bin ton mazot eş değerindeki enerji ve tarım aletleri giderlerini de eklemek gerek. Buna karşılık yıllık tarım ürünü üretimi ne kadar? 70 milyar TL yani 35 milyar dolar civarında. 

Tarım Bakanlığı’nın verilerine göre Antalya, Avrupa’nın en çok gübre kullanan ülkesi Hollanda’nın 21 katı gübre kullanıyor. Türkiye ortalaması ise AB ortalamasının 2 katı! 

“Yıllık üretimin yarısı çöpe gidiyor”

Yine TÜİK’in bir başka etkileyici verisine göre ülkemizde 2002’de 7.458.000 kişi yani nüfusun yüzde 34,9’u tarımdan geçinirken bu rakam 2011’de 5.401.000’e yani yüzde 24’e gerilemiş. Türkiye işsizlik yüzde 10 seviyelerinde değil mi? Tarımsal istihdamdaki kayıp da yüzde 10 ise bu alanda doğru planlama işsizliğimizi sıfıra yaklaştırmaz mı? 

Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’nın verilerine göre tarladan mutfağa kadarki süreçlerde üretimin tam yarısını her yıl çöpe atıyoruz. Hani dinimizde israf haramdı? Bir Somalilinin yıllık geliri ortamla 55-60 dolar iken, bizim sağlık harcamamız kişi başına 700 doları aşmış durumda. Amerikan bütçesinde ise sağlık harcamaları yüzde 20’lere tırmandı. Biz onlarla yarışmak zorunda mıyız? Ama onların çarpık modelini copy-paste edersek yarışırız elbette. Şimdi ben size sorayım, bu tablo iç açıcı mı?

Meseleye bir de ihracat rakamları açısından bakarsak mesela tarımsal ürünlerin istenilen rakamları bulmadığı görülüyor. Bunun sebebi sizce yatırım eksikliği mi yoksa üründeki kalitesizlik midir?  Rakamları arttırmak için nasıl bir politika yürütülmelidir? 

Hayır, yatırım eksikliği değil, tercih sorunu. Dünyada tersine bir süreç başladı. Amerika’da yüzde 25’leri bulan diğer batılı ülkelerde yüzde 10-15 bandına varan besin değeri yüksek, işlem görmemiş, tarım kimyasalı içermeyen geleneksel ürünlere yönelik bir tercih değişimi var. Bu bizde henüz yeni başlıyor. Biz ürünleri büyüklüğü güzelliği, şıklığı ve miktarıyla ilgileniyoruz. Bilinçlenen kitleler ise besin değeri, sağlığa etkileri, üretimin çevreye verdiği zarar, çok kültürlülüğün yok edilip mono kültürün hâkim olmasına engel olmak meseleleriyle ilgileniyorlar. Rakamları artırmak zorunda mıyız bundan emin değilim. Tarım yani gıdada esas toplum sağlığına etkisine bakarak hareket etmek zorunluluğu vardır. Yediklerimizin ilaç niteliği kaybolmuşsa, rakamlarımız 50 milyar dolara çıksa ne olur ki? Onu biz tüketmesek bile diğer ülkelerde yaşayanlar insan değil mi? Onların da Allah nimetlerinden fıtrata uygun şekilde istifade etme hakları yok mu? Ben tarım ve gıda meselesine de Türkiye’nin çok isabetli dış politikası gibi bakmayı tercih ediyorum. Ülkenin çıkarlarını korumalı ama başkalarını da aldatmamalıyız. Diplomasi aldatan değil, hakkaniyetli davranan bir içerikte yürütüldüğünde daha etkindir. Çok sayıda ülke, Türkiye’nin dış politikasına güvendiği gibi, gıdalarına da güvenmeye başlayacaktır ve dolayısıyla tercihlerini değiştirecektir. 

“Çiftçi kendi tarlasında ırgata dönüyor”

Özellikle küresel baronların sahibi olduğu bankaların, ‘çiftçi kredisi’, ‘üretici kartı’ gibi uygulamaları hakkında neler söyleyebilirsiniz? 

Ben de çocukluğu köyde geçmiş, tarımın her aşamasında çalışmış bir çiftçi gibi her boyutunu bilen biriyim. Hatta aşı yapmayı bile bilirim. Bizim çocukluğumuzda banka, kredi, borç diye bir şey yoktu. Ancak son zamanlarda bir dağ köyü olan benim köyümde bile kredi kullanmayan, topraklarını ipotek etmemiş köylü kalmamış. Sözünü ettiğiniz baronların bankaları kredi kartına benzer fonksiyonları olan kartları, ne yazık ki, tüm çiftçilere çok yüksek faizlerle dağıttı. Bunlardan iki banka var ki, tümüyle Türk çiftçisine ve Türk tarımına dadanmış durumda. Köylüye bir imzayla dilediği kadar para veriyor. Köylü her şeyini bununla alıyor. Vadesi geldiğinde daha yüksek faizle borcu öteliyorlar. Birkaç yıl sonra borçlar ödenemez hale gelince, çiftçi kendi tarlasında ırgata dönüşüyor. Dünya Bankası’nın bazı Afrika ve Asya ülkelerinde yaptığı uygulamalarla çiftçiler iflasa ve intihara sürüklendi. Bunun kişilere ölçeklenmiş hali ise bizim gibi ülkelerde sahneleniyor. Yani topraklarınız el değiştiriyor. Alanların kimlikleri de yerli ama onlar da küresel baronların taşeronları. Ya da baronların yerli görünen şirketleri bu işi yürütüyor. Bugün bu konu ihmal edilirse yarın içinden çıkılamaz bir hal alacak. Belki çok geç kalmadık ama yarın geç kalmış olabiliriz.

GDO gerçeği, büyük tehlike şeker, sahte bal ve sektörleşmesi, her gün bir yenisinin tavsiye edilir olduğu diyet çeşitlerine ilişkin çarpıcı açıklamalar röportajın yarınki bölümünde...

 

28.04.2014 18:30:00 Bu haber 3408 defa okundu
Gıda politikaları milli güvenlik meselesidir
Sağlık Bakanlığının televizyon ekranlarında konuşacak kimselerle ilgili 'Ekran Sertifikası' girişimini nasıl buluyorsunuz?




 
Copyright © 2009 Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi
Sitemizdeki bilgilerin her hakkı yazarı ve kaynağına aittir. Kaynak gösterilerek kullanılabilir
Yazılım ve Görsel Tasarım: İnforce Bilişim Teknolojileri