Son Dakika
Pazartesi, 23 Ekim 2017 | Anasayfam yap | Favorilerime ekle    
Bir kıyamet silahı: GDO
Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Başkanı ve aynı zamanda Yeni Söz Genel Yayın Yönetmeni Kemal Özer ile son yılların en tartışmalı konularından biri olan GDO’yu konuştuk. Kemal Özer ile sohbet tadında gerçekleştirdiğimiz Röportajımızda GDO’nun insanlığa ne tür zararlar verdiğini, aşıların neslimiz açısından nasıl büyük tehlikeler saçtığını, modern hayatın getirdiği hastalıklara, Modern Tıp olarak bilinen Rockefeller Tıbbı’nın neler getirdiğine, tohum konusunun önemine, Dünya nüfusunu azaltma planı uygulayan “Şeytani Akıl”ın ne tür tuzaklar kurduğunu ve Türkiye’de Gıda ve Tarım alanının ne durumda olduğunu ele aldık.

NURULLAH ALPAY / YENİ AKİT  

 Öncelikle  Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi’ni tanıyabilir miyiz? Bu hareketin misyonu nedir?

- Gıda Hareketi 2008 yılında kurulan, gıda meselesini bir stratejik alan olarak, küresel savaş alanı olarak gören bir grup arkadaşın kurduğu bir dernektir. Ve dindar çevrelerin kurduğu bu alandaki yegane oluşumdur. Ve diğer yandan da toplumu bilinçlendirmeye çalışan, geride kalan 9 yıl içerisinde çok ciddi ses getiren faaliyetler yapan bir sivil toplum kuruluşudur.

Peki bu GDO nedir? Bu genetiği değiştirilmiş ürünlerin insan sağlığına zararları nelerdir? 

- GDO Türkçe’ye genetiği değiştirilmiş organizmalar olarak yerleştirilen, yaratılışa müdahale, Allahu Teala'nın yaratma biçimini değiştirmeyeyönelik bir faaliyetin kısa adıdır. Modern dünyada 1996'dan itibaren var olduğu iddia edilse de, aslında GDO’nun tarihi bir 100 yıl geriye gider. 1930’larda hızla çalışmalar belirli bir aşamaya geldikten sonra Meksika'da ziraati yapılmaya başlanır. İlk ziraatı yapılan bitki buğdaydır. Buna müteakiben çeşitli bitkiler hayvanlara uygulaması yapılmıştır. Bugün itibariyle çok geniş bir alana yayılmış durumda. Bu alanla ilgili konuşanların pek çoğu bu işin 1996’da başladığını, sadece soya, kanola, pamuk ve mısırda olduğunu iddia ederler, külliyen yalandır. 1995 yılında Dünya Ticaret Örgütü kurulmuş ve 1996 yılından itibaren GDO’nun istatistiklerini yayınlamaya başlamıştır. Ve bunu hukuki bir zemine kavuşturduğu için 1996 yılı baz alınır. Halbuki bunun evveliyâtı 1900’lülerin başlarına kadar gider.1996’nın baz alınmasının ikinci bir nedeni ise, evvelki kirli defterleri temizleme operasyonu olmasıdır. Akademik çevreler bu detaylara vakıf değildir. Onlar sadece önlerine konan akademik yayınları okuyan ve okudukları her şeyi gerçek zanneden bir kitledir. O yüzden onların ne söylediğinin bir kıymeti harbiyesi yok.



GDO ALLAH İLE SAVAŞTIR!


Bu mesele bir “Allah ile savaş”tır. Kur'an'ı Kerim'de Nisa Suresi’nde şeytanın “insanlara emredeceğini ve yaratılışı değiştireceklerinin” beyanı vardır. Bakara Suresi 11. ayet-i kerimesinde, bunu yapanların kendilerinin “ıslah edici olduğunu” söylerler, devamında ise Allah-u Teala, “Halbuki onlar ifsat edicilerdir” buyurur. Yine Bakara 205’te, bu ifsadın “hars-ı ve nesli ifsat” şeklinde olacağını belirtir. 

Hars, Arap lugatinde bütün canlıların tohumuna verilen ortak addır. Yani canlıların varlık sebebidir. Aynı zamanda sperm ve yumurta da bu kapsamdadır. Bu harsın değiştirilmesi sonucunda da nesil değişir zaten. Yani Allahu Teala'nın tanımlamasıyla, bu şeytani bir eylemdir. Allahu Teala'nın yaratma biçimiyle savaştır, dolayısıyla Allah ile savaştır. Bu savaşın kaybedeni ise insan olacaktır. 

İSLAM DÜNYASININ SUSKUNLUĞU MÜSLÜMANLAR AÇISINDAN ZULDÜR

Bunun dışındaki tevillerin, tefsirlerin, yorumların, fikirlerin tamamı batıldır. Çünkü bu alanla ilgili Müslüman dünyada doğru-dürüst düşünce üretilmektedir. İslam dünyasındaki akademisyenlerin ürettikleri de tümüyle batılıların okuma biçimlerinin tekrarından ibarettir. Küçük küçük aykırı sesler çıksa bile onlar da akademik mahkumiyetin sınırlarından çıkamadıkları için gelecek hayalleri yüzünden gerçeği yeterince ciddiyetle haykıramamaktadır. Dolayısıyla bu da bizim gibi gazetecilere kalıyor. Müslümanların istisnasız tamamı bu husustaki suskunlukları, acziyetleri ve hatta bu alana verdikleri destekleri dolayısıyla küffar ile işbirliği içindedirler. Sessizlikleri de destekleri de bir zulümdür. Ve bu küfürle işbirliği yaparak bilim maskesine sığınarak “Bunu Batılılar yapıyor biz de yapmalıyız, bu önemli bir gelişmeden geri mi kalalım” gibi bir sürü terane üretip meşruiyetkazandırmaya çalışmalarıve hatta uygulamaları Müslümanlar açısından bir zuldür. Başka bir ifadeyle şeytanla işbirliği yapmaktır. 

TÜRKİYE’DE HER ALANDA GDO VAR

GDO, bugün bize iddia edildiği sadece Türkiye'de hayvan yemlerinde kullanılmaz. Gıda katkı maddelerinin içerisinde GDO'lu olanların oranı çok yüksektir. İlaçların istisnasız tamamı GDO'ludur. Rekombinant teknolojisinin girdiği bir şeyde GDO’nun olmaması sözkonusu olamaz. Rekombinant DNA teknolojisi zaten GDO’nun bir başka  uygulama biçiminin adıdır. Kimya endüstrisinin tamamına yakını böyledir, kozmetik endüstrisi tamamen böyledir. Temizlik endüstrisinde deterjan denilen ürünlerin içerisindeki enzimler ‘genetiği değiştirilmiş organizmalar’dır. Kullandığınız zaman bunlar atık sularla denizlere, bitkilere ve yer altı kaynaklarınıza ulaşır. Dolayısıyla “Ben kullanmıyorum”, “Ben kullanıyorum ama benim vebalim yok” gibi kimse bu masallara sığınmamalı. Geleneksel sabuna dönülmeli. Ve kozmetik ürünlerden, deterjanlardan mutlaka uzak durulmalı. İlaçlar, aşılar, hayvanların üretilme biçimleri, tavuklar, süt makinalarına çevrilen hayvanlar, onların yemleri, onların içerisine katılan katkı maddeleri vs. diye sayfalarca uzatabileceğimiz bir zincir var karşımızda. Bu bağlamda meseleye baktığımızda, büyük bir felaketin eşiğindeyiz. Ne yazık ki, bu felakete Müslümanlar da büyük destek veriyor. En azından umursamıyorlar.



GDO BİR SOYKIRIMDIR


İnsanoğlunun kendi kendiyle savaşması, kendi nesli ve diğer canlılar üzerinde soykırım uygulamasının bir başka adı GDO’dur. Ama şunu da ilave etmek lazım, bugün bazıları hibritin GDO olmadığını iddia ederler. Bal gibi GDO’dur. Bir canlının fıtratına müdahale edilmesinin her şeklinin adı GDO’dur, her şeklinin adı Allah ile savaştır. Buğdayı çavdarı, yulafı ve arpayı birbiriyle evlendirerek tuhaf varlıklar ortaya çıkarıyorlar. Bunların enzimleri, besinleri, fıtratları farklıdır. Eğer birbirleriyle birleşseydi, Allahu Teala o şekilde yaratırdı. Bunlar farklı unsurlar, farklı amaçlar ve farklı nedenlerle yaratılmış bitkilerdir. Islah denilen şey de bir maskaradır, yalandır. Modern dünyada Nerede bir ıslah kelimesi görüyorsanız oranın üzerini kapatın, ifsatyazın en doğru şeklini yapmış olursunuz. Dolayısıyla tohum denilen mefhum maalesef büyük oran da ifsat edilmiş ve edilmeye devam ediyor.

GDO İLE HİBRİT ARASINDA FARK YOK

- GDO ile hibrit arasındaki fark nedir?

- Bir fark yok. Bize bilim adı altında bir sürü fark sayabilirler. Özü itibariyle ikisi de müdahaledir. Fakat yapılma biçimi farklıdır. Hibrit tür içi evliliklerden oluşur, biraz önce söylediğim arpa, buğday, yulaf ve çavdarın evlendirilmesigibi… Onlardan gen kesip, gen aktarılması gibi… Laboratuvar ortamında baskın uygulamalarla yapılır. Yine mesela buğdayın başağını küçültme, tanesini büyültme, sapını kısaltma, yaprağının şeklini değiştirme, ‘gluteni’ni artırma gibi pek çok sonuçlar ortaya çıkaran bir fiildir. GDO ise bunun bir adım daha ötesidir. Mesela buğdaya arpa, yulaf, çavdar gibi kendi türlerinin dışındaki diğer canlılardan, insandan, hayvandan, bakteriden, virüsten vs. gen transfer edebilme uygulamasıdır. Yani birinde tür içi müdahale var, birinde tür dışı müdahale var. Ama sonuç itibariyle ikisinde de müdahaleye maruz bırakılıyor, fıtratı ve yapısı bozuluyor. Sonuçta müdahale müdahaledir. 

“GDO’LU ÜRÜNLERLE AÇLIĞI BİTİRECEĞİZ” YALANI

- GDO’lu ile GDO’suz ürünlerin arasında nasıl bir verim farkı var? Bir GDO'lu ve GDO’suz ürünlere takılan verimli maskesiyle açlığı bitireceklerini iddia ediyorlar.

- Hiç bir verim farkı yok. Açlık da işin masalıdır, kılıfıdır. Aksine GDO'lu olanların zararları var. İnsana, su kaynaklarına, böceklere zararları var. Diğer türleri kendilerine dönüştürdüğü için türlerin yok olmasına yol açar. Arıların ve diğer kuşların ölümüne yol açar. Besin değeri düşüktür. Engelli doğumlara yol açar. Kanser, diyabet, organ yetmezliği gibi hastalıklara yol açar. İlaç, tarım ve ziraat kimyasallarına bağımlı kılar. Şirket mülkü olduğu için küresel egemen yapılara bağımlı kılar. Yani sayılabilecek bir faydası yok. Ancak insanlığınızı kaybetmiş ve vicdanlarınızı çöpe atmışsanız faydadan söz edebilirsiniz. Birisi faydasından söz ediyorsa kesinlikle insanlığını yitirmiştir. 

BİYOGÜVENLİK DEĞİL BİYOGÜVENSİZLİK KURULU

- Peki bu GDO’lara izin veren  Biyogüvenlik Kurulu ne işe yarar? Amacı nedir?

- Biyogüvenlik Kurulu maskaralıktır. Üst düzey bürokratların bir araya gelip GDO'lu ürünlerin Türkiye'ye girişine izin verme günahının altına imza attırılan kişilerden oluşur. Bunlar emir kuludur. Yukarıdan “İmzalayacaksınız” derler,  imzalarlar. Hiç bir kıymeti Harbiyesi olmayan bir kuruldur. Biz ona zaten “Biyogüvensizlik Kurulu” diyoruz zaten. Acınacak haldeki insanların buluştuğu bir yerdir. Oradaki şahısların bir önemi yok. Kim olduklarının bir önemi yok. Zaten kurul kurulduktan sonra üç beş kez isimler değişti. Kurulda yazılan isimleri önemsemiyoruz. Kurulun varlık nedeni toplumsal tepkileri azaltmaya yönelik bir operasyondur. Hukuki olabilir ama ahlaki olmadığı gibi adil de değildir.

- GDO’yu hukuka uydurmanın bir yoludur yani.

- Evet, GDO’yu kılıfına uyduran kurumun adıdır Biyogüvenlik Kurulu. 

DÖRT PARTİNİN KOMİSYON ÜYELERİ AMERİKA’YA GÖTÜRÜLÜP EĞİTİLDİ

- Hükümet GDO’yu engellediğini söylüyor.

- Yani “Biz serbest bıraktık mı” diyecekti. Zaten serbestti. Tepkileri azaltmanın bir adımıydı. 4 siyasi partinin oy birliğiyle çıkmıştır. Yani tek başına iktidar partisinin oyuyla çıkmadı. TBMM’de HDP, CHP, MHP, AK Parti de oy verdi. Dördünün oy birliğiyle geçti. Dört partinin komisyon üyesi milletvekilleri Amerika'ya götürülüp bir ay eğitimden geçirildi. Dördü de savundu.

- Ne tür bir eğitimden geçirildiler?

- Arşivlere girerseniz görürsünüz. “GDO komisyonu Amerika'da” diye aratırsanız arama motorlarında 2011’li yıllara ait haberleri ve manşetleri görürsünüz. Tabii bunun daha öncesinde ise 2004 yılında çıkan ‘bitki ıslahı kanunu’ çıkarıldı. Sonra ‘tohumculuk’ ve ‘biyogüvenlik kanunu’… Üçünün de bugün sabah çöpe atılması gereken kanunlardır. Bu üçü de zaten felaket kanunlarıdır. Bunlardan meşruiyet alarak bu faaliyetler Türkiye'de yapılıyor. Yapılması gereken şey, kanunları kaldırıp şu tek madde getirilmesi gerekiyor: Bu ülkede fıtrata ve yaratılışa müdahale faaliyetleri, müdahale edilmiş ürünlerin üretimi ve kullanımı yasaktır.

ÜRETİM İÇİN DEĞİL MÜCADELE İÇİN EĞİTİMİ YAPILMALI

Bunun eğitimini GDO ile mücadele için yapacaksınız. Bunun ne olduğunu bilmezseniz, ne yapıldığını da bilmezseniz. Ne yapıldığını öğreneceksiniz ki, engelleyeceksiniz. Öğrenmezsek bunların ne halt yaptığını nereden bileceğiz. Tabii ki öğreneceğiz, tabii ki ne yapıldığını nasıl yapıldığını bileceğiz ama yapmayacağız. Yapana engel olmak için, yapanla mücadele etmek için öğreneceğiz.

GDO’YU SAVUNANLAR AKILLARINI KİRAYA VERMİŞ İNSANLARDIR

- GDO'yu savunanlar bunu neye göre hangi amaçla savunuyorlar?

- Şeytana kendilerini sattıkları için savunuyorlar. Bunlar vicdanlarını satmış, akıllarını başkalarına kiraya vermiş, bedenleri kendinde ruhları başkasına ait olan insanlardır. Allah'ın nehyettiği bir şeyi savunan biri Müslüman olamaz. Bunu Müslüman savunmaz. Elbette birisi aksini savunabilir. Ancak yalan söylemeden yapacak bu işi. Doğru söyleyecekler. Fakat doğru da söylemiyorlar. Hiçbir sözleri doğru değil. Bu alanla ilgili savunma anlamında konuşanların istisnasız her kelimesi yalandır.

GDO’NUN FAYDASI NEDİR” SORUSUNA CEVAP VEREMİYORLAR

- Katıldığınız bir TV programında karşıt görüşlere “GDO’nun faydası nedir?” diye sorduğunuzda, ne yazık ki cevap veremediklerini de gördük.

- Cevap veremezler. Onlarca yüzlerce tartışma yaptık onlarla. Cevapları yok, üretemezler. Var olan cevaplar, Batılıların tekrarından ibarettir. O yüzden onların ne söyleyeceklerini daha onlar konuşmadan söyleyebiliriz. Yani, tek taraflı olarak hem onların tezini söyleyebiliriz, hem de kendi karşı tezimizi söyleyebiliriz. Çünkü onların söyleyecekleri papağan gibi ezber şeylerdir.Dünyanın her yerinde aynı şeylerdir. Hangi ülkeye ve nereye giderseniz gidin, bunu savunanların hepsinin tezleri, cümleleri birebir aynıdır. Lisanları farklıdır sadece. Ama itiraz edenlerin argümanları da oldukça zengindir. Öbür taraf için öyle değildir. Yüz tane cümleleri vardır, yüzü de birbiriyle aynıdır. Biz de o yüz cümlenin aynısını ezbere biliyoruz zaten.

GDO LOBİSİ AKTİF BİR ŞEKİLDE ÇALIŞIYOR

- “GDO lobisi Türkiye'de aktif bir şekilde çalışıyor” diyebilir miyiz?

Dünyanın her yerinde… Akademinin, siyasetin, bürokrasinin, ticaretin içinde… Her yerde çok etkin, çok güçlü bir şekilde çalışıyorlar. Bunların arkasında şeytan ve şeytaniler var. Şeytanlar da batıdaki gâvurları kullanıyor. Bunların en çok kullandıkları kişiler ise akademisyenler, bürokratlar ve siyasetçilerdir.

TOHUMLARI YOK EDEREK İNSANLIĞI KENDİLERİNE BAĞIMLI HALE GETİRİYORLAR

- Kısır GDO'lu tohumların bir diğer amacı da insanları kendilerine bağımlı kılmak mı?

- Amaçlarından birisi de bağımlı yapmaktır. Bağımlılık sadece birisinden bir şey satın alma, bir ürüne sürekli bağımlı kalma, vücudun bağımlı kalması değildir. İnsanlığın da bağımlı kalması söz konusu. Sizin elinizdeki tabii tohumların hepsini tohum bankası masallarıyla ele geçirecekler. Onlar gerçek tohumları bankada çürümeye bırakırken sonra da hibritleştirdikleri, GDO'lu hale getirdikleri ürünleri piyasaya verecekler. Tabii tohumları bir 50-100 yıl sonra tümüyle ortadan kalktıktan sonra ne anlayacaksınız? İnsan kalmak isteyen, bunların ürünlerini kullanmak yerine ölmeyi tercih eder.

- Zaten alternatifsiz değiliz bu konuda. Alternatifi yok etmemeleri için mücadele etmemiz gerekiyor.

- Gıda Hareketi de bunun mücadelesini veriyor.

YERLİ VE MİLLİ AYNI ŞEY DEĞİL

- Peki bu yerli tohuma yeterli özen gösteriliyor mu Türkiye'de?

- Hayır, hiç gösterilmiyor. “Yerli ve milli tohum” diye bir şey olmaz zaten. Öncelikle ‘yerli’ ve ‘milli’ başka bir şeylerdir. Türkiye'de yerli üretilen bir sürü otomobil var, ama hiç biri milli değildir. Bir şeyin yerli üretim olması milliolduğu anlamına gelmez. Bunu çok karıştırıyorlar. Tayyip Erdoğan “yerli ve milli” dedi diye herkes ona saldırıyor. Halbuki kardeşim, ‘milli olanı yerli üretmektir’ orada kastedilen şey. 

Milli ve yerli aynı şey ise, yani birbirinin mütemmimi ise, o zaman Türkiye'de üretilen 6-7 tane otomobil markası var. İhraç da ediliyor bunlar. Neden ‘milli otomobil’ diye çırpınıyorsun? Çünkü bunlar milli değil ama yerli üretimler. 

TOHUM İNSANLIĞIN ORTAK MALIDIR

- Bize istatistiklerle yalan söylüyorlar, aldatıyorlar. Biz de çok meyyaliz bunlara. “Bizim adamlarımız şöyle dedi”, hemen yelkenleri indiriyoruz. Kardeşim, sizin adamlarınızı da satın alıyorlar! Sizin adamlarınızı da kontrol ediyorlar! Sizinkiler vahiyle mi yaşıyorlar? Sizinkilerin hepsi dürüst mü? Hepsi Mü’min mi? 

Bu masallardan bir kere kurtulalım. Milli tohum diye bir tohum olmaz. Tohum insanlığın ortak malıdır. Yahudinindir, Müslümanındır, ateistindir, Hristiyanındır, Hindunundur, Zerdüştündür… Kısacası insanındır. Biz tohumun insanın elinden alınmasına itiraz ediyoruz. 

BATI’NIN HER ŞEYİNİ KABUL ETMEYECEĞİZ

İnsan mükerrem bir varlıktır. Allah'ın rızık verdiği, hayat hakkı verdiği bütün varlıklar mükerremdir. Ama bu varlıkların içerisinde şerli hale gelmiş, Kur'an-ı Kerim’in tabiriyle “hannâs”laşmış alçaklar vardır. Belki de çoğunluktadır bunlar. Bunlar tohumu kendi amaçlarına hizmet etmek için, kendi kirli düzenlerini ayakta tutmak için bir araç olarak kullanıyorlar. Bizim de büyük çoğunluğumuz onlara hizmet ediyor. Burada üzerinde durulması gereken en temel mesele şu: Bir Batılı gibi düşünmeyeceğiz, Batılı'nın bilgisine itibar etmeyeceğiz. Batılı'nın bu konulardaki önümüze koyduğu araçları kullanmayacağız. Onun algı yönetimine teslim olmayacağız. Kendi vahiy kaynaklarımıza müracaat edeceğiz. Yeni bilgi üreteceğiz, yeni karşı duruş ortaya koyacağız.

Tohumun yerlisi de millisi de olmaz. Tohumu kimin ürettiği önemli değil. Nasıl üretildiği önemlidir. Müdahale edilip edilmediği önemlidir. 

TOHUMU ÜRETMEK İÇİN ÖZEL BİR ÇABAYA GEREK YOK

- Tohum üretimi için özel bir gayret göstermenize dünyada hiç gerek yok. Ziraatinizi yaparsınız, zirai faaliyetinizdeki ürünlerinizin bir bölümünü alır yeniden tohum olarak kullanırsınız. İnsanlık Hz. Adem’den bu yana böyle yaptı bu işi. 1940’lardan bu yana böyle değil artık. 1940’larda sistemi değiştirdiler. 

TÜRKİYE’YE İLK GDO’LU TOHUMLARI KAÇAK OLARAK GETİREN VE EKTİREN KİŞİ KASIM GÜLEK’TİR

- Türkiye'deki bu sistemin değişikliğini sağlayan kişi de Kasım Gülekdenilen Rockefeller’in Türkiye koludur. Rockefeller'in 1940’larda Meksika’da yetiştirdiği sanora adlı buğday tohumunu Adana'ya kaçak olarak ektiren kişidir. TBMM arşivinde bütün belgeleri mevcuttur bunların. İkincisi greyfurtdenilen hibrit bitkiyi ektiren kişidir.

GREYFURT ORGANİK BİR BİTKİ DEĞİL

- Greyfurt organik bir bitki değil mi?

- Evet gerçek bir bitki değildir o. Yenilmemesi gereken bir meyvedir. Bu gibi şeyleri Türkiye'ye getiren kişi Kasım Gülek’tir. Bunları hukuka aykırı olarak Menderes Hükümeti zamanında getiren kişi Tarım Bakanı Bahri Dağdaş’tır. Sonra bunların kanunu ilk çıkaran 1962’de İsmet İnönü'dür. 

2006 YILINDA GETİRİLEN TOHUMCULUK KANUNU ESKİSİNE RAHMET OKUTUYOR

- 1962’den 2006 yılına kadar tohumculuk kanunu aynıydı. Şimdiki tohumculuk kanunu eskiye rahmet okutuyor. Eskiyi arıyoruz keşke eskisi kalsaydı diyoruz. Bundan daha kötü bir kanun yapılamaz.

TOHUMUN YERİ BANKA DEĞİL

- Tohumculuk bankaları, tohum genetik materyal bankaları bunların hepsi masaldır. Bizi uyutma masallarıdır. Tohumun yeri banka değildir. O zaman spermleri, yumurtaları da toplayın bankaya koyun. Zaten hayvanların spermlerini yumurtalarını toplayıp bankaya koyuyorlar. Oradan üretiyorlar. Hayvanların cinsel hakları ellerinden alınmış durumda. Bitkiler hakeza kendi tohumunu üretemez durumda. İnsanı da ortadan kaldırdığınız zaman, buyurun size kıyamet. Zaten getirmek istedikleri nokta da burası. 

GDO VARSA KIYAMETİN GELMESİ İÇİN GÖKTAŞINA GEREK YOK

- Bu durumda kıyametin gelmesi için göktaşının çarpmasına gerek kalmıyor zaten.

- Buyurun size Kıyamet. Bu gidişle 2100 yılına kadar insanlık diye bir şey kalmaz yeryüzünde. Bu tempoyla bu hız katlanarak devam ederse 2100'de dünyada kısır olmayan insan kalmaz. Kısır olmayan insan bulamazsınız dünyada. Tüp bebek merkezleri de çare olmaz. Olsa da insan türünün nasıl bir sonuç çıkaracağını bilemezsiniz. 

SERTİFİKALI TOHUMLAR TABİİ TOHUMLARIN KALDIRILMASININ ARACIDIR

- Çiftçilere sertifikalı tohumlar üzerinden teşvik veriyorlar. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu sertifikalı Tohum nedir?

- Sertifikalı tohumlar Tabii tohumları kaldırmanın en iyi aracıdır. Teşvikle tamamen ortadan kaldırıyorlar. Sertifikalı tohumlar genetik yapıya müdahale edilmiş tohumlardır.

 AĞIR METALLER İÇEREN TOHUMLARA NASIL İZİN VERİYORSUNUZ?

-  Son günlerde Ukrayna'dan getirilecek olan buğday tohumlarına da değinmek istiyorum. Bunlar da GDO’lu mudur sizce?

- Hibrittir bunlar genelde. Nereden getirirseniz getirin fark etmez. Teknik aynıysa kaynağın önemi yok. Ağır metaller içeren zirai kimyasallar kullanıyor musunuz, kullanıyorsunuz? Evet. Sıkıyorsa bunların içerisindeki ağır metalleri, milyarda bir de çıksa, onu açıklayacak şekilde koyun. İçinde kurşun, kardiyum, arsenik vs. gibi ağır metal çıkmayan bulamazsınız. İnsanların ana besin kaynağı olan buğdaya ağır metal yüklediniz. Bu ağır metalleri gebe, bebek, emziren anne, hasta, sağlıklı genç - ihtiyar yiyorsanasıl burada sağlığı koruduğunuz iddia edebiliyorsunuz? Kurşunun, arseniğin buğdayda olmasına nasıl tahammül edebilir, buna nasıl izin verebilirsiniz? “Şu kadar oranda bulmasına sakınca yok”muş! Kimsin sen de bu kuralı koyuyorsun? İşte bu zihniyetteki insanların dini ve dünya görüşüne, ırkına bakılmaz. Bunlar insanlık düşmandır.

TÜM MODERN HASTALIKLARIN SEBEBİ GDO’DUR

- İnsan vücudu ağır metaller ile yüklenirse ne tür hastalıklara maruz kalır?

- Saymakla bitiremezsiniz. Üşütme ve grip hariç herşey. Kanser, otizm, down sendromlu çocukların doğması… Aklınıza gelebilecek tüm modern hastalıkların gelmesinin nedeni bunlardır.

ÖNCE ZİHİNLERİN VE ŞUURLARIN MİLLİ OLMASI LAZIM

- Bir de Mert ve Atacan isminde yerli ve milli bir mercimek üretildiği haberlerde geziyor. Yüzde 70'e Varan verim sağlandığı iddia ediliyor.

- Allah ıslah etsin bu insanları ve Bunlara izin verenleri. Önce zehinlerin ve şuurların milli olması lazım. İnsanların ruhları ve zihinleri vahiy merkezli değilse, kendi ana kültürlerinden beslenmiyor da, batının dergileri, üniversite kütüphaneleri, akademik yayınlarından besleniyorsa orada millilikten ve yerlilikten söz edemezsiniz. 

TÜRK ÜNİVERSİTELERİ AMERİKA BİLİMİNE TAPAR

- Türk üniversiteleri vahiyden değil Amerika'dan beslenir. İlhamını Amerika'dan alır. Amerika bilimine tapar. Kitabı Amerika dergilerdir. Bunlar mı yerli ve milli olacak? Bu üniversiteler başımızın belası zaten. Bu üniversitelerin sayısı ister 1 olmuş ister 200 olmuş hiç fark etmez. Birbirinin aynısı bunlar. ODTÜ ve Hacettepe ile yeni açtığımız herhangi bir üniversite arasında zerre miktar zihinsel fark yoktur. Sadece adları farklı, zihinler aynı. Aynı kaynaktan besleniyorlar aynı puta tapıyorlar, aynı kitabı okuyorlar. Ve bunların hepsi de Amerika'nın kitapları Amerika'nın putu, Amerika'nın bilimi. Kendilerinden bir şey katmıyorlar. İşin içinde vahiy, sünnet, Kur'an, gelenek, kültür yok. 

AKADEMİSYENLERİN YÜZDE 95’İ TÜRKÇEYİ DAHİ BİLMEZ

Bu bilim dediğin adamların yüzde 99’u Osmanlıca okumasını bilmez, Farsça, Arapça bilmez. Türkçeyi bile bilmezler bunlar. Üniversitedeki akademisyenlerin %95'i Türkçe bilmezler. Türkçe konuştuklarını zannederler o ayrı. Türkçe'nin inceliklerine vakıf değildirler. Türkçe bilmeyen adam zaten vahiyden, yerlilikten, millilikten ne anlar… 

ÜNİVERSİTELER TORNA TEZGAHI GİBİ KALIP KALIP BİLİM ADAMI ÇIKARIR

Üniversite dediğimiz şey torna tezgahıdır. Öyle tasarlanmıştır. Oraya girersiniz, sizi bir ağaç olarak alırlar, işlerler şekillendirirler. Onların kalıpları vardır, bu kalıptan bilim adamı olarak çıkarsınız. Hele bir de yüksek lisans doktora falan yaptıysanız kesin tescilli bilim adamı olursunuz. Disk olarak düşünün, kendi gelenek ve kültürünüzden yoksun amerikan kaynağından size bilgiyi yüklediler. Bu bilgiyi siz nasıl kullanacaksınız? Onların istediği şekilde ticarette, siyasette, bürokraside, üniversitede kullanacaksınız. Kırık plak gibi aynı şeyleri dönüp söyleyeceksiniz. Birkaç tane üretim hatası çıkarsa onlara da itiraz edip deli gömleği giydirip salı verirsiniz. 

MEVCUT ÜNİVERSİTE SİSTEMİ KÖKTEN DEĞİŞMELİ

Bu mevcut üniversite sistemi ile ziraati, hukuku, tıbbı, iktisadı kurtaramazsınız. Bu sistemi çöpe atmadığınız sürece yapamazsınız. Bu mevcut üniversite sisteminin temelini şeytanlar atmıştır. Besmelesizdir. Şer bilgilerle insanlığı ifsat etmek için vardırlar. Bunları temizlemediğiniz müddetçe, bunlardan arınmadığınız müddetçe düzeltemezsiniz. Aile bilinç ve şuurla beslemediği sürece çocuklarınızı da o zihniyete kaptırırsınız.  Babasının değil de hocasının üstünlüğünü kabul ediyorsa o zaman baba da bir şey ifade etmez.

EKMEKTE HALA KATKI MADDESİ VAR

- 2013 yılında katkı maddeli ekmekler gündeme gelmişti. Ve bunlara hükümet belli bir düzenleme getirmişti. Fakat hala bakıyoruz belediyenin çıkardığı Halk Ekmek ile özel sektörde fırıncıların çıkardığı ekmek arasında tadı ve kabarması gibi çok ciddi farklar var. Peki bu ekmekteki katkı maddesi gerçekten kalktı mı?

- Hayır. Dediğiniz ekmekte de katkı var. Bu bir üretim biçimidir. Bu önemli değil. Orada şekle takılmayın siz. Türkiye'de ekmek yok diyen varsa hodri meydan gelsin.  Her kim bunu söylüyorsa dünyanın en büyük yalancısıdır.

Hükümet bunu kaldırdığını söylüyor.

- Kimin ne söylediği beni ilgilendirmez. Evet, fırınlarda katkı maddesi yasaklandı ama un fabrikalarında serbest. Una katmaya başladılar. Tayyip Bey’in gözünü boyadılar. İşin Türkçesi bu. Tayyip Bey'in tepkisini azaltmak için Tayyip Bey'e yalan söylediler.  Dolayısıyla millete yalan söylediler. Türkiye'de ekmek yok, üretilmiyor. Türkiye'de buğday yok ki ekmek üretilsin. Buğdayın olmadığı yerde ekmek olur mu? Ekmek konusu başlı başına bir röportaj konusu.

ÜST AKIL DEĞİL ŞEYTANİ AKIL

Bugün dünya nüfusunu azaltma planını uygulayan şer odakların Türkiye'de insan sağlığını tehdit eden başka yöntemleri var mı? Üst akıl dünya nüfusunu azaltmak için ne tür çabalar sarf ediyor?

Öncelikle Üst Akıl diye bir şey yok. bu kavram yanlıştır. ‘Şeytani Akıl’ ve ‘Rahmani Akıl’ vardır. Biz ‘Rahmani Akıl’a tabiyiz. Onlar da ‘Şeytani Akıl’a tabiler. Kendi mefhumlarımızla konuşacağız.

DÜNYA NÜFUSUNU HIZLA AZALTIYORLAR

Dünyanın nüfusunu azaltmayı başardılar zaten. Başarılı olmasalar da - ki kısmi bir başarıdır budur - dünya nüfusu 10 milyar olması gerekirken şu anda nüfus 7 milyar dolayında ve bu hızla azalacak. Doğurganlık oranı şu anda Fransa'da yüzde 1, Avrupa zaten dip yaptı. Almanlar bitmek üzere... Almanlar yeni fark ettiler de iş işten geçti. Doğurganlık oranınız yüzde 2.3’ün altına düşüyorsa geleceğiniz yok demektir. 50 yıl sonra ayvayı yediniz demektir.

TÜRKİYE’DE DOĞURGANLIK ORANINI DÜŞÜRDÜLER

Türkiye yüzde 8-9’lardan 2’ye düşürüldü. Hatta 1.8’e kadar düştük. 2- 2.1’lerde dolanıyoruz. Bir çocuk 2 fertten meydana geliyorsa 2 çocuğunuz varsa 0 görünüyor değil mi? Hayır. Buradan ölümleri de düşeceksiniz. Yani ölümleri düştüğünüzde yüzde 2.3 sıfır noktasıdır. 2.3’ü geçtiğinizde, 2.4’e vardığınızda nüfus artışı başlar. Nüfus artışı yoksa bir memleketin geleceği yoktur. İnsanların sadece kendi dönemini, kendi çağını, kendi zamanını, kendi refahını düşünüyor olması egoizmin tavan yaptığını gösterir. İnsanlar nesillerini, memleketlerinin geleceğini düşünürlerse, o zaman kendilerini dünyaya getiren unsurları dikkate alarak çocuklarını iyi bir insan olarak büyütürler.

TÜRKİYE’DE DOĞURGANLIK ORANININ DÜŞMESİNİN NEDENLERİ...

Bugün mevcut üniversite sistemi gençlerin evlenmesinin önünde büyük bir engeldir. Bugün kız erkek herkesi okutuyorsunuz. Geleneksel meslekleri de yok ettiniz. Kariyer planlaması adı altında kadınların ve erkeklerin evlenmesini engelliyorsunuz. Askerlik de evlenmenin önünde bir engel.Evlenme maliyetleri de evlenmenin önündeki başka bir engel. Ve bu, otuzlu yaşlara kadar evlenememe anlamına geliyor. Zaten menopoz yaşı 30'lu 40'lı yaşlara kadar düştü. 10 yıl içerisinde ya bir çocuğunuz olur, ya iki çocuğunuz olur, ya da hiç olmaz. Zaten yeni nesil iki çocuktan fazla istemiyor. Ailelerde ‘bakamazsın’ deyip kışkırtıyor.

EBEVEYNLER ÇOCUKLARININ AİLE HAYATI KURMASINI ENGELLİYOR

Üniversite okutacaksanız, gençler üniversiteye geldiğinde evereceksiniz. Hem gayrimeşru hayatı hem iffetsizliği ortadan kaldırırsınız, hem de nesil emniyeti ve bereketi ortaya çıkarırsınız. Ailelerin iş garantisi, kaliteli meslek gibi dayatmaları o ailelerin ebeveyn olmadıklarını, yamyamlaştıklarını gösterir. Bir çocuğun evlilikle meşru cinsel hürriyetini elinden almak, aile hayatı ve düzeni kurmasına engel olmak o ebeveynin ebeveyn olmadığının en açık göstergesidir. Bir çocuğu 18-19 yaşlarında evermelisiniz ki, gözü dışarıda olmasın. Birbirlerine ünsiyetleri artsın. 40 tane erkekle veya kızla birlikte olduktan sonra evlilik kuruyorsanız, herkesin gözü başkasında olur. Böyle bir düzen olmaz.

DEVLETİN EVLİLİK VE ÇOCUK TEŞVİKLERİ SAÇMALIK

E bankada para biriktireceksiniz de, 20 sene sonra devlet de size katkı yapacak da, para verecek. Bu Davutoğlu döneminde çıkarıldı. Rezalet bir yasa. Kabul edilebilir bir şey değildir. Böyle bir saçmalık olamaz. Bankaya para yatıracaksınız da… Kimin aklıysa, kimin fikriyse, kim onay verdiyse yazıklar olsun. Böyle bir saçmalık olamaz.

Devletin verdiği 50-100 liralık teşvikler de teşvik değildir. Verdiniz mi şöyle okkalı bir teşvik vereceksiniz. Bir genç ilk defa evlenmek şartıyla adamın hemen ihtiyaçlarını karşılaşacaksınız ki evlenebilsin. Bir defalık evliliğini desteklemek anlamında söylüyorum, o zaman suistimaller artar.

HÜKÜMETİN TARIM POLİTİKASI YOK

- Bu hükümetin 15 yıllık tarım politikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hükümetin 15 yıldır tarım politikası diye bir politikası yoktur, Hiç evirip çevirmeye gerek yok. Geçmiş hükümetlerin tarım politikalarıyla bizim hükümetin tarım politikaları arasında bir fark yok.

TARLALAR BOŞALTILDI, İNSANLAR ASGARİ ÜCRETLERE KÖLE YAPILDI

AK Parti iktidara geldiğinde Türkiye nüfusunun yüzde 38-40’ı, yani her 5 kişiden 2'si kırsal bölgelerde yaşıyordu, ziraat ile geçiniyordu. Bu şu anda yüzde 12-15’e kadar düştü. Yani yüzde 25'lik bir nüfusu şehirlere taşıdınız. Bunları asgari ücretlere köle yaptınız. Bu adam şehirde hasta, üretemez hale geldi. Köyde olsaydı kadını-erkeği çalışacaktı. Tabii gıdalarla beslenecekti. Kendi imkanları olacaktı, tavuğu olacaktı, hayvanı olacaktı. İnsanları şehirlere taşıyarak tarlaları boşaltınız.

Yeni neslin zirai faaliyetlerini 8 yıllık zorunlu eğitimi 12 yıla çıkararak engellediniz. Yani 20 yaşına gelmiş bir lise mezunu tarla-tapan hiçbir bilgiye sahip değil. Hiçbir mesleki bilgiye sahip değil. Sonra bu insanların sıhhat maliyetlerini karşılamak için bütçeden habire para ayırıyorsunuz. Halbuki bu insanlar orada kalsalardı işsizlik diye bir sorununuz olmazdı.

AVRUPA İNSANLARIMIZI KÖLELEŞTİRİYOR

Avrupa Birliği'nde yüzde 5’miş kırsalda yaşayan nüfus. Avrupa Birliği'nde kırsal ile şehirde yaşayan arasında bir uçurum yok ki. Avrupa Birliği'nin köyü şehir gibidir. İmkanlara sahiptir ve orada zirai faaliyet yapar. Ben Avrupa Birliği üyesi en az 10 tane ülkeye gittim. Küçük, kasabalarını gezdim. 50 bin nüfuslu yere bizde il, orada kasaba diyorlar. 50 bin nüfuslu kasabanın nereden baksan 30 bini ziraat ile geçiniyor. Var mı bizde öyle bir şey? Ama şehirli gözüküyorlar. Avrupa size kazık atıyor, farkında değilsiniz. Sizin insanınızı işsiz, mesleksiz bırakıyor, köleleştiriyor farkında değilsiniz.

AVRUPA TOPLUMUMUZU BOZMAK İÇİN GELİYOR

Bu bürokrasi böyledir işte. Avrupa Birliği'nden gelen masallara inanırlar. Ben de katıldım Avrupa Birliği'nden gelenlerin toplantılarına. Profesyonel yalancılar. Bu toplumu bozmak için geliyorlar buraya. Ve biz de ağzımız açık dinliyoruz onları. Kurtuluş insanları şehirlerden köylere göndermektedir. Eğitimi ilkokuldan sonra zorunlu olmaktan çıkarmaktır.

İNSANA ÖNCE İNSAN OLMA BİLGİSİ ÖĞRETİN

Çok okumak değil doğru okumak insanı ıslah eder. Herkes doğru şeyleri ihtiyacı olan şeyleri bilmesi gerekir. Biz buna ilmihal bilgisi diyoruz. Siz İlmihal Bilgisi vermiyorsunuz, fiziğin bilmem ne kanununu öğretiyorsunuz. Ya önce şu insana insan olma bilgisini öğretin. Var mı böyle bir bilgilendirme? Yok.

BİR TOPLUMDA ZİRAİ FAALİYETLER KÜÇÜMSENİYORSA O TOPLUM ÇÖKMÜŞ DEMEKTİR

Zirai faaliyetler bir toplumda küçümsenir hale gelmişse o toplum kendi geleceğine atom bombası atmış demektir. Kendi geleceği ile savaşır haldedir. Ziraat bu ülkenin bir numaralı, en çok sevilen baş mesleği haline gelirse işte o gün kurtuluşa erilir. O hale gelmediği müddetçe vay bizim halimize. 15-20 milyon insanı İstanbul'da toplamak marifet değildir. Köyler kırsallar yıkılıp gidiyor. Kimse o köyleri imar etmiyor.

BİZ BİR ÇARKIN İÇİNE ÇEKİLDİK

Biz bir çarkın içine çekildik. Bunu yeni yeni görmeye başladı toplum ve siyaset. Ama bu hızla gidersek o çarkın içinde kaybolur gideriz. Kurtuluş hızında değiliz henüz.

Peki bu çarkın içinden nasıl çıkacağız?

Bir kere “Rahmani Akı”la sahip olacağız. Bu şeytanların söylediğine itibar etmeyeceğiz. Avrupa’nın akademisyenleri, bürokratları ve siyasetçileri ne söylüyorsa söylediğinin yüzde 99’u kesin yalandır, yanlıştır. Siz kendi sisteminizi kendiniz kuracaksınız. Kendi düşünce dünyanızı inşa edeceksiniz. Kendi geleneğinizi ortaya koyacaksınız.

ÜNİVERSİTELERDE İLİM ADAMI YOK

Şu anda “film adamları” var üniversitelerde, ilim adamı yok. İlahiyatçılar ilim adamı mı film adamı mı? Başkalarının İslam’ı bozmasına yardım eden adamlara dönüştüler. Geleneği yıktınız. Tecrübeyi, bilgiyi ortadan kaldırdınız. Kitabi bilgilerle doldurdunuz. Kitabi bilgi hayatın hiçbir yerinde karşılığı olan bir bilgi değildir. O zaman ben kitap okuyup doktorluk yapayım. O zaman ben de kitap okuyup mühendislik yapayım, pilotluk yapayım, ziraatçılık yapayım.

İNÖNÜ ZİRAAT BAKANLIĞI’NIN ADINI NEDEN DEĞİŞTİRDİ?

Hiç düşündünüz mü, bakanlığın adı Tarım Bakanlığı da bankasının adı ziraat, fakültesinin adı ziraat, mühendisin adı ziraat? Bu kazığı kim attı bize? 1962'de İsmet İnönü attı. Niye bankamızın adı ziraat? Ziraat ile tarım aynı şey değil midir? Aynı şey ise niye değiştirdi İnönü? Bu kelime kalpazanlığıdır. Niye ısrar edip bakanlığın adını değiştirdiniz, “Gıda, Tarım ve Hayvancılık” yaptınız? Ziraat Bakanlığı deseniz hepsini kapsar. Ne bu laf ebeliği? Bakanlığının adına 40 tane şey ekleyin o zaman. Onun adının böyle büyük olması büyük işler yaptığı anlamına gelmez. Adının değil altının nasıl doldurulduğu önemlidir. Adınız da mühimdir. Ziraat Bakanlığı dersiniz olur biter.

- Halk tarafından da sevilen Ahmet Eşref Fakıbaba son olarak Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'na getirildi. Sizce Fakıbaba nasıl bir performans sergileyecek?

Halk tarafından sevilip sevilmemesi önemli değil. Biz icraatlarına bakarız. İsterse babam gelsin, isterse ben geleyim, hiç önemli değil. Toplumun yüzde 100’ü beni seviyor olabilir, sizi seviyor olabilir, Bakanı da seviyor olabilir. Ama gelir gelmez ilk icraatı GDO’lu yemlere izin vermek oldu. Sevilmek önemli değil bakın dünyanın en sevilen insanları sporcular ve sanatçılardır. Bunun bir önemi yok. Önemli olan icraattır. Çok iyi konuşursunuz, çok iyi fıkra anlatırsınız, herkes sizi çok sever. Türkiye'nin en çok satılan kitabının yazarı Yahudidir ama ifsat ediyor. Bizim kanallarımızda filmleri çekiliyor. Ne yapalım yani şimdi? Dünyanın en çok sevilen hocalarından biri Kadiyani’dir. Bazı gençlerimiz tapıyorlar şu anda. Sözde İslam’ı anlatıyor. Sevecek miyiz? Sayın bakanı da göreceğiz daha. 6 aylık zamanı var. Bu 6 ay içerisinde ne yaptığına bakacağız. Bu 6 ayda anlarız. Şu anda kredisi açık. Ama 6 ay sonra iyi ya da kötü olduğuna kanaat getireceğiz. Şu anda henüz erken. Bir icraatından dolayı da hemen hüküm vermeyelim. Ama şablonlarla hareket etmemiz lazım.

MODERN TIP DENİLEN ROCKEFELLER TIBBI İNSANLARI MUTLU BİR ŞEKİLDE ÖLDÜRÜYOR

- Peki konusuna gelirsek bu aşılar insan sağlığına zararlı mıdır?

Faydası olduğu ispatlanmış bir şey değil ama zararı çok. Yüz kere bin kere ifsat olmuş şeyler. Modern Tıp denilen kimya tıbbının gerçek adı “Rockefeller Tıbbı”dır. Rockefeller Tıbbı’nın hamilelere şeker yüklemesi, doğacak çocukları diyabet etmek ve anne karnında öldürmek içindir. Rockefeller Tıbbı’nın ‘kortizon’ vermesi insanı mutlu kılıp içten içe öldürmek içindir. Rockefeller tıbbının ağrı kesicileri, insanların ağrılarının dindirilerek hastalıklarından haberdar olmasını engellemek içindir.

GEBELİK BİR PROBLEM DEĞİL Kİ NEDEN DOKTORA GİDİYORSUNUZ?

Bunların sezaryeni, bir nüfus kontrol politikasıdır. Aynı zamanda sıhhatsiz bebeklerin dünyaya gelmesi içindir. Bir kadının gebe kalmadan veya gebe kaldıktan sonra doktora gitmesi akıllı bir insanın yapacağı bir iş değildir. Gebe olan akılllı bir kadın, doktora müracaat etmez. Niye ediyorsun kardeşim? Fıtri bir şeydir gebe kalmak. Hz. Havva’dan beri böyledir bu iş. Hz. İsa'yı doğuran ana da Hz. Muhammed'i (S.A.V.) doğuran ana da, senin anan da, benim anam da böyle doğurdu. Peki ne oldu şimdi de doktora müracaat ediyorsun? Neden radyasyona ve kimyasallara maruz bırakıyorsunuz bebeklerinizi? Sonra da “engelli doğdu çocuk, ne yapalım Allah’tan geldi” diyorsunuz. Hayır o özür Allah'tan gelmedi, siz istediniz Allah da yarattı. Bu musibete davetiyeyi siz çıkardınız. Ama sıhhatte problem varsa gidin. Gebelik bir problem değil ki... Gebelik fıtri bir durumdur.

BUNLAR DOĞUM KONTROL ARACIDIR

Yok cinsiyetini merak ediyormuş, yok şunu merak ediyormuş, yok busu varmış, yok hastalık kontrolü varmış… Gitmeyeceksin kardeşim. Biz sana rahatsızsan ‘gitme’ demiyoruz, tehlikeli bir durum varsa ‘gitme’ demiyoruz, ama durup dururken gitmeyeceksin. Gidersen müşterisin çünkü sen ona. Sezaryen kabul etmeyeceksin kardeşim. O değilse 5 tanesine 10 tanesine göstereceksin. 20 tane Doktor gelsin, hayati tehlikesi göstersin.

“Senin çocuğun engelli doğacak bilmem ne doğacak, kürtaj yapalım mı” yalanlarına da inanmayın. Bunların hepsi nüfus planlaması, nüfus kontrol aracıdır. Baştan size bu üniversiteleri anlattığım için tekrar anlatmama gerek yok. Bunların zihinleri böyle kodlanmıştır.

BU SÖYLEDİKLERİMİZİ SALDIRI OLARAK KABUL EDECEKLER

Bu söylediklerimizin hepsini saldırı olarak kabul edecekler. Karşı terzleri de yoktur. Papağan gibi ezberlediklerinin dışında da bir şey söyleyemezler söylediklerimizin dışında. Bunların aksi cümle kuramazlar. Bir fikirleri yok. Sadece gidip ilaç firmalarının finansörlüğünde gidip katıldıkları kongrelerde kendilerine ezberletilenlerin dışında söyleyecek bir şeyleri yok.

BU ÜLKEDE DOKTOR YOK, REÇETECİLER VAR

Muayene edip reçete yazıp ameliyat etmek dışında hiçbir marifetleri yok. Bu ülkede hekim yok, reçeteciler var. bu ülkede hekim ve tabip yok. doktor var. doktorluk bir meslektir, tabiplik bilgi demektir, hekim hikmet ehli demektir. Hekimlik zaten yok. tabip tek tük bulursunuz. Ama doktor 150 bin tane bulursunuz.

Bizzat yaşadığımız için söylüyorum, gerçekten dediğiniz gibi hekim yok. Doktora gittiğimiz zaman ‘Neren ağrıyor’ sorularının ardından hiç yüzümüze bakmaya tenezzül bile etmeden direk reçete yazıp gönderiyorlar. Yaptıkları ne yazık ki sadece bu.

Bakın ben size bir şey söyleyeyim. İlahiyatçılar genelde Müslüman bir doktora danışın derler. Bu cümleye geçenlerde ilahiyatçılarla bulunduğum bir grupta itiraz ettim. Müslüman bir doktora danışın diyorsunuz da Müslüman olan bir doktor ile Müslüman olmayan doktorun bilgisi ve davranışları arasında bir fark yok. Geçin bu masalları. Bize anlatmayın artık. Önce Müslüman Doktorlar yetiştirin, Müslüman hekim ve tabipler yetiştirin.

AŞILARIN İÇİNDE NELER VAR?

- Bu aşıların içinde neler var?

İyilikten, derde devadan başka her şey var. GDO, ağır metaller, rekombinant teknolojisi, başka canlıların organizmaları gibi şeyler var. Biyoteknoloji denilen şey bu. Aşılara ihtiyacımız yok. Bir çocuk çeşitli hastalıklar geçirirse bağışıklık kazanır. Aşıyı ilk geliştiren de 1600-1700'lü yıllarda Osmanlı’dır. Ama bu aşı sistemi çoktan bitti.

- İkisinin arasındaki fark nedir?

Adları aynı sadece. Birisi gerçek mikrobu düşük dozda vücuda verilmesinden ibarettir. Şimdiki ise tamamen insan metabolizmasını kontrol etmeye yöneliktir. Tehlikeli kimyasallar ve biyolojik araçlardan söz ediyoruz.

- Yeni doğan bebeklere vurulan aşıların amacı nedir?

Bunu vuran doktorlar rant için yapıyorlar. Her yaptıkları faaliyetten dolayı para kazanıyorlar. Ayrıca bu bir devlet politikasıdır.

- Devlet veya hükümet milyonlarca lira vererek aldığı aşının iyi veya kötü olduğunun farkında değil mi? Devlet buna nasıl izin veriyor?

GDO’ya ve diğerlerine niye izin veriyorsa bunun için izin veriyor. Mevcut Sağlık Bakanı, bakan olduktan bir kaç gün sonra, sezaryen doğumların fazlalığı konusunda kurduğu cümlelere bakın son derece yumuşak. Bir bakanın söyleyeceği yumuşak cümleler olur mu bu konuda? Rüzgar gibi eseceksiniz. Engel olacaksın buna. Müeyyide ortaya koyacaksınız. Doktorluk yapma hakkını elinden alırım senin diyeceksin. Kimse hiçbir kadını ikna etmeye çalışmayacak, ikna etmeye çalışanlardan bunun hesabını sorarım, o hastaneyi kapatır, o doktorun doktorluk yapmasına izin vermem diyeceksin. Ama siz yumuşak yumuşak konuşuyorsunuz.

Mesela serumlar Türkiye'de eskiden cam şişelerde verilirdi. Şimdi bunların yerini plastik torbalar aldı. Bu plastik torbaları o halde yumuşak tutmayı sağlayan madde fitalattır. Fitalat nedir? Östrojen hormonu gibi davranır. Siz ilacınızı östrojen hormonu gibi davranan fitalat maddesi içeren bir ambalaja koyuyorsunuz. Yazık be!

- Kadınlık hormonu yani…

Evet. Sonra onları açık olarak yakacaksınız. Yaktıklarınız ne olacak? Küllerini ne yapacaksınız? Sonra doğaya karışacak. Yani bunu bütün olarak düşüneceksiniz. Yaptım oldu yok. Müslümanca bir zihin olarak üreteceksiniz. Sahabe gibi düşüneceksiniz. Hz Ömer, Hz Ali gibi düşüneceksiniz. Böyle düşünürseniz çözersiniz bunu. böyle düşünmezsiniz çözemezsiniz.

ERDOĞAN: BENİM ADIMA KONUŞMA, BEN AŞI OLMAYACAĞIM

- Bir de domuz gribi aşısına da değinmek istiyorum. Hatırladığım kadarıyla, Cumhurbaşkanımız Erdoğan başbakan olduğu dönemde, o zaman ki Sağlık Bakanı Recep Akdağ domuz gribi aşısı vurulduktan sonra bunu “Başbakanımız da vurulacak” demişti ve ardından Erdoğan “Hayır ben vurulmayacağım” sözleriyle cevap vermişti. Bu durumda Erdoğan’ın da aşılara güvenmediğini söyleyebilir miyiz?

Olay tam olarak söyle gelişiyor: Sağlık Bakanı aşı oldu ve “Başbakanımız da aşı olacak” dedi. bir süre sonra Cumhurbaşkanımız o zaman ki başbakanımız Meclis kürsüsünden “Benim adıma karar verme. Ben aşı olmayacağım.” demişti. Zaten o sırada Dünya Sağlık Örgütü Başkanı’na aşı olup olmayacağı sorulmuştu O da “Gerek duymuyorum” demişti.

HANİ DOMUZ GRİBİ AŞISI OLUNMAZSA 3 MİLYON KİŞİ ÖLECEKTİ

İşte o sırada film koptu. İkisi bir arada geldi. Hani aşı olunmazsa Türkiye'de 3 milyon insan ölecekti. Niye sormuyor medya bunun hesabını? Sayı veriyorlardı tek tek. Küsuratlı sayılarla istatistik veriyorlardı. Ne oldu, niye ölmedi bu insanlar?

BU GIDALAR NESLİMİZİ VE İRADEMİZİ BOZAR

Bunun oyun olduğunu görmek basiret ve feraset işidir. Bu gıdaları yiyen, bu aşıları vurulan insanlarda basiret ve feraset olmaz. Allah'ın nehyettiği şeyleri ihtiva eden şeyler neslimizi de nefsimizi de irademizi de bozar. Bunları bozduğu için Allah nehyediyor zaten. Down sendrom, otizm de dahil olmak üzere modern hastalıkların hepsi gıdalarla, aşılarla, ilaçlarla ilişkilidir. Onların yaptığı sonuçtur bu. İnsan neslini böyle ifsat ediyorlar.

50 YIL SONRA HER 2 ÇOCUKTAN BİRİ DOWN SENDROMLU DOĞACAK

Yarın her doğan iki çocuktan birini Down sendromlu olarak doğduğunu düşünün bakalım. Oraya doğru gidiyoruz. Bu söylediklerimiz arşivde olacak. Çok değil 50 sene sonra her 2 veya 3 insandan biri Down Sendromlu olduğu zaman görecekler böyle giderse.

AŞI YAPTIRMAMANIN HUKUKİ SONUÇLARI YOK

Aşı yaptırmak zorunlu mu? Yaptırmamanın hukuki sonuçları var mıdır?

Hayır, yok. Tıbbi müdahaleler kişinin rızası olmadan yapılamaz. reşit olmayan çocuklardaki tıbbi müdahaleler ise velisinin iznine bağlıdır. Onların izni olmadan aşı yapılamaz.

KİMSE VATANDAŞI ZORLAYAMAZ

- Bazı vatandaşlardan hemşire ve doktorların zorlayıcı tavırlara girdiğini duyuyoruz.

Aile Bakanlığı dava açıyor ve açtı çok miktarda. Ama mahkemelerin çok büyük bir kısmı bunu reddetti. Çocuğunuzu elinizden alırız gibi şeyler yalandır, uydurmadır. Aşı yaptırmadı diye böyle bir şey söz konusu olamaz. Bir tane var mı? Devlet elindeki çocukları ailelere dağıtmaya çalışıyor, çocuk mu toplayacak devlet? çocuk bakıcılığı mı yapacak? 1 milyon çocuğa aşı yaptırmadık, hepsini toplayacak mı devlet?

KISIRLIK BU KADAR NEDEN ARTTI?

Türkiye'de doğurganlık oranından bahsettiğiniz. Doğurganlık oranlarının düşmesinin nedeni sadece GDO ve aşılar mıdır? Neden kısırlık bu kadar arttı?

Tek neden o değil. Geç evlilik, çocuk yapma konusundaki baskılar, geçim korkusu, Allah'a olan imanın zayıflaması, Allah'a güvenin azalması, rızık endişesi, modern hayat yaşama arzusu, kendi nefsi için yaşama arzusu, çocuk yapmak istese de sperm ve yumurtanın yeterli olmaması, kadın ve erkeğin kısırlaşması… Türkiye'de her 3 yeni evli çiftten 1’i kısır. Bunun gıdalarla ilişkileri var. Yaşanılan hayat, şehirler, hava kirliliği, kullanılan elektronik cihazlar, radyasyon, çocuklara tablet verilmesi, yüksek ateşli hastalıklar vs. de kısırlaştırıcı etkenlerdir. Bir sürü neden sayabiliriz. Ama bunlara yol açan nedenler modern hayattır. Modern hayatın toplumdaki bütün unsurlara tezahürüdür. Köylerde nadiren,şehirlerde yoğun görülür. Bu da bir soykırım faaliyetidir. insanlığı bu hale getirmek istiyorlar.

İNSANI YOK ETMEK İSTİYORLAR

- Nüfusu azaltma planlarının bir sonucu mu bunlar?

Şeytanın düşmanı Allah değildir, insandır. Şeytan Allah'ın varlığına ve birliğine iman eder ama insanla savaşır. Bunlar da insanla savaşıyorlar. İnsanı yok etmek istiyorlar. Bu bundan ibaret.

- Aşı konusunda tavsiyeniz nedir?

Akıllı olan ibret alır. Değilse zaten dileyen dilediğini yapsın. Kendi hesabını kendisi görecek ama onların sonucu toplumu da etkilediğini bilmeleri lazım.

MODERN TIPTAKİ İLAÇLAR HASTALIĞI YOK ETMİYOR

- Modern tıp ilaçları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Modern tıpta ilaç diye bir şey yok, kimyasal maddeler var. Market rafındaki bir yoğurda yoğurt demek caiz olmadığı gibi, onlara da ilaç demek caiz değildir. Ben size çok basit bir örnek vereyim. 1989'da benim bir yakınımın yüzünde sivilce türü rahatsızlık veren ve sürekli gelişen bir hastalık vardı. Çok çeşitli doktorlara gitti. En son askeri bir dermatoloğu tavsiye ettiler, ona gittik. Ben o zaman öğrenciydim. O bir reçete yazdı. Eczaneye gittik. Eczacı yaşlı bir adamdı. Hasta “Burada mı?” dedi. “Evet” dedik, çağırdı hastaya baktı. Dedi ki, “Bu verilen ilaç bunu arttırır. Tedavi etmez. Atın bu reçeteyi” dedi. “Ben size bir ilaç yapayım, onu 3 defa sürerseniz şifa olur” dedi. Tabii attık reçeteyi. Doktor doktor dolaşıp reçeteler alıp kullanan biz, sonunda bu eczacının kendi yaptığı krem ile bir haftada o hastalıktan kurtulduk.

Evet, ilaç budur hastalığı yok ederse ilaçtır. Hastalığı baskılayan şeye ilaç denmez, kimyasal maddedir o.

GIDA, TOHUM, İLAÇ, MEDYA, ENERJİ, FİNANS SEKTÖRLERİ AYNI KİŞİLERİN ELLERİNDE

- Peki bu sözde ilaç sektörü kimlerin elinde?

Tohum, ilaç, medya, enerji, finans sektörlerini yönetenler aynı kişiler, aynı aileler, aynı gruplardır. Bunların sayısı da dünyada 10’u geçmez. Dünya medyası ve sineması, tohumlar ellerindedir. Kimyasal ilaçları, aşıları, tıbbi aletleri bunlar üretirler. Petrolü, finansı bunlar yönetirler. Daha doğrusu bu garibanlar(!) bütün dünyayı idare ediyorlar. Bizde bunların yaptığı şeyleri konuşmaktan başka bir şey yapmıyoruz.

TÜRKİYE’DE İLAÇ SEKTÖRÜ YOK, PAZARLAMASI VAR

- Peki Türkiye'de ilaç sektörü ne durumda?

Türkiye'de ilaç sektörü yok, fason üretim ve pazarlama var. Türkiye'de ilaç üretimi diye bir şey yok. İlaç pazarlamacıları var. Kimyasal ilaç “toptancıları” ve “bakkalları” var. Eczacılık öldü artık, eczacılık diye bir şey yok. Önüne gelen herkes eczacılık yapabiliyor artık.

BU TEHDİTLERİ BERTARAF ETMEK İÇİN ÖZE DÖNMELİYİZ

- İnsan sağlığını tehdit eden kimyasal ilaç, GDO ve aşılar karşısında ne tür çözümler öneriyorsunuz? Türkiye'de bunca ifsada karşılık neler yapılmalı?

Öze döneceğiz, “Rahmani Akıl”a döneceğiz. Kur'an'a, vahye döneceğiz. Hayatımızı Kur'an'a endeksleyeceğiz. Kur'an'ın emirlerine riayet edeceğiz, sünnete uyacağız.

Bilgi kaynaklarımızı kendi kütüphanelerimizde hapsetmeyeceğiz. Gavura mahkum olmayacağız. Kendi kütüphanelerimizdeki bilgileri yeniden hayata kazandıracağız. Batılılar gibi herkesi 20-30 yaşına kadar okutmayacağız. Rastgele saçma sapan şeylerle onları oyalamayacağız. Hepsini bir araya cem etmeyeceğiz. Kimisini ziraatte istihdam edeceğiz, kimisini başka alanlarda istihdam edeceğiz.

BİZ MÜ’MİNCE ÜRETİRSEK 10 YIL SONRA DÜNYA BİZE GIPTA İLE BAKAR

Biz öze ruha kendimize döneceğiz, kendimiz olacağız. Mü’mince yaşayacağız, Mü’mince davranacağız. Meselelere Mü’mince bakacağız. O zaman bizi kimse tutamaz. 10 yıl böyle bir nesil yetiştirin, birinci neslin sonunda bütün dünya bize gıpta ile bakar. Ne üretirse Müslümanca üreteceğiz. Hiçbir canlıya zararı dokunmayan şeyler üreteceğiz. Bunu yapmıyorsak zillete mahkumuz. İslam dünyasının zilleti bu yüzdendir. Gavurların çabasını yüzde 5’e kadar çabalasın Müslümanlar, gavurları 10 yılda alt ederler. Gavurların bin yılda alacağı mesafeyi 5 yılda alırlar. Yeter ki çabalasınlar.

01.10.2017 22:49:00 Bu haber 244 defa okundu
Bir kıyamet silahı: GDO
Sağlık Bakanlığının televizyon ekranlarında konuşacak kimselerle ilgili 'Ekran Sertifikası' girişimini nasıl buluyorsunuz?




 
Copyright © 2009 Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi
Sitemizdeki bilgilerin her hakkı yazarı ve kaynağına aittir. Kaynak gösterilerek kullanılabilir
Yazılım ve Görsel Tasarım: İnforce Bilişim Teknolojileri