Son Dakika
Salı, 21 Kasım 2017 | Anasayfam yap | Favorilerime ekle    
Yiyecekler hakkında mezheplerin görüşleri - 2

önceki sayfa

Zaruret sebebiyle mubah oları şeyin cinsi:

Dört mezhepte de açlığı yahut susuzluğu giderecek her türlü hayvan leşi, do­muz, başkasına ait yemek vb. gibi haram oları her şey zaruret dolayısıyla mubah olur. (eş-Şerhu'l-Kebîr, II, 115 vd, IV, 352 vd.; Bidâyetü'l-Müctehid, I, 463; el-Kavânînü'l-Fıkhıyye. 173; ed-Dürrul-Muhtâr ve Reddul-Muhtâr, V, 238; Muğni'l-Muhlâc, IV, 306; el-Muğnî, VID 595; Keşşafu'l-Kınâ', VI, 194)

Hanbelîler zehir ve buna benzer zararlı şeyleri istisna etmiştir. Malikîler ise in­sanı, kanı, domuzu, necis yiyecekleri ve -boğazda tıkanmış bir lokmayı gidermek için şarap dışındaki kaları- necis içecekleri istisna etmişlerdir. Bunlar açlık sebebiy­le de susuzluk sebebiyle de mubah olmaz. Çünkü bunları gidermek özelliği yoktur. Mubah olacağı da söylenmiştir. Meşhur oları görüşe göre ölümden korkulacak olsa dahi şarap ile tedavi helâl olmaz.

Aynı şekilde Malikîler, kaybolmuş deveyi de istisna etmişlerdir. Şu kadar var ki, şayet ondan başkası olmadığı için yalnız onu yemek taayyün etmişse bu, müs­tesnadır. Eğer kaybolmuş deve ve meyte birlikte bulunursa meyteye öncelik tanı­nır.

Mezhep imamları, Müslüman’ın yahut masum bir kâfirin öldürülmesinin veya herhangi bir uzvunun telef edilmesinin yemek zarureti sebebiyle mubah olmayaca­ğı hükmü üzerinde ittifak etmişlerdir. Çünkü böyle bir şey (haram kılınmış oları) müsledir. Kişinin kendisi hayatta kalmak için onu telef etmeye kalkışması caiz de­ğildir. O halde canlı bir insan mubah olamaz. Nitekim Şafiîlerin dışında kaları cum­hurun görüşüne göre, ölmüş bir insanın yenilmesi de mubah değildir. Zira Hz. Pey­gamber (a.s) şöyle buyurmuştur: "Ölmüş kişinin kemiğini kırmak hayatta iken ke­miğini kırmak gibidir." (Bu hadisi Müsned'mde imam Ahmed, Ebû Dâvud ve İbn-i Mace, Hz. Aişc'den rivayet etmişlerdir.İmam Malik, İbn-i Mace, Ebû Davud, Sa'd el-Ensarî dışında sahih bir isnatla rivayet etmişlerdir. (Sa'd hakkında İmam Ahmed zayıftır, derken, çoğunluk onun sika olduğunu belirtmiştir). Câbiı (r.a)'dan gelen bu hadis şöyledir: "Peygamber (a.s) bir kemik çıkartan mezar kazıcısına şöyle de­di: "Onu kırmayasın. Çünkü senin onu ölmüş olarak kırman hayatta iken kırman gibidir. Ancak kabrin bir tarafına onu göm." İbn Mace, Ümmü Seleme'den Peygamber (a.s)'in şöyle buyurduğu­nu rivayet etmektedir: "Ölmüş kimsenin kemiğini kırmak, günah bakımından hayatta iken kırmak gibidi. ") Meselâ birisi ötekine: "Elimi kes ve onu ye!" diyecek ol­sa helâl olmaz. Çünkü zaruret hâlinde insan eti mubah değildir, çünkü insanın şerefi vardır.

2- Şafiîler (Muğni'l-Muhtâc, IV, 307) zaruret içerisinde bulunan kimsenin, şayet başka bir meyte bulamıyorsa ölmüş insanı yemesini caiz görmüşlerdir. Çünkü hayatta olarıın haramlığı öl­müş kişinin haramlığından daha büyüktür. Ancak ölmüş kimsenin Peygamber ol­ması hâli bundan müstesnadır. Kesinlikle ondan bir şey yemek caiz değildir. Yahut ölen Müslüman, zaruret içerisinde bulunan da kâfir ise İslâmın şerefi dolayısıyla kâfirin ondan yemesi caiz değildir. el-Minhâc'ı şerheden el-Hatîb eş-Şerbînî şöyle demektedir: "Hatta bizim mezhebimizde şöyle bir görüşümüz de vardır: Ölü bir Müslümanın etini yemek zaruret hâlinde oları Müslüman için dahi olsa caiz değil­dir." İşte bu gibi istisnalar ile Şafiîler de diğer mezheplere yaklaşmış oluyorlar.

Hanbelîler masum olmayan, yani harbî, mürted, zina etmiş muhsan ve yol ke­serken katil olmuş kimseler gibi kanı mubah oları ölmüş insanın yenilmesini caiz gönnüşlerdir. (Keşşaful-Kınâ', VI, 198)

Aynı şekilde Şafiîlerle Hanbelîler, zaruret hâlinde oları kimsenin harbîyi ve mürtedi öldürüp yemesini caiz görmüşlerdir. Ancak onun bazı organlarını kesmesi caiz değildir. Mürted ve harbînin öldürülmesi masum olmamaları sebebiyle helâ­ldir. Çünkü onların hürmeti (ihtiram gereken yönleri) yoktur; dolayısıyla bu gibi kimseler yırtıcı hayvan durumundadırlar. Zaruret hâlinde bulunan kimsenin ölü­münden sonra onu yemesi izni vardır. Çünkü onun hürmeti söz konusu değildir.

Yine Şafiîlerle Hanbelîlere göre muztar bir kimse, muhsan zaniyi öldürebile­ceği gibi, yol kesen ile üzerinde kısas bulunan kişiyi de öldürebilir. İsterse öldürül­mesine imam izin vermemiş olsun. Çünkü bunlar ölümü hak etmişlerdir. İmamın (İslâm devlet başkanının) izni ise, ona karşı edep ve saygıdan dolayı zaruret hâlinin dışında nazar-ı itibara alınır. Zaruret hâlinde ise edebe riayet söz konusu değil­dir.

Zaruret içinde bulunan bir kimsenin, zimmî, müstemen ve muahid kimseyi öl­dürmesi -onları öldürmenin haram olması sebebiyle- caiz değildir. Esah oları görü­şe göre, harbî bir çocuğu ve harbî bir kadını öldürmesi helâldir. Çünkü bunlar ma­sum (kanları korunmuş) kimseler değildir; onların öldürülmeleri zaruret dışında men edilmiştir. Bu men edilme ise onların hürmeti dolayısıyla değil, (savaş hâlin­de) onları ganimet alarıların hakkını korumak içindir.

Otopsi ve Organ Nakli:

Peygamber s.a.v.’in: "Ölmüş kimsenin kemiğini kırmak hayatta iken kırmak gi­bidir." hadisiyle amel ederek, Malikîlerle Hanbelîler, ölmüş hamile kadının kar­nında bulunan cenini çıkartmak için karnının yarılmasının caiz olmadığı görüşün­dedirler. Çünkü âdeten böyle bir çocuk, yaşamaz ve yaşayacağından da kesinlikle emin olunmaz. O hâlde zayıf bir ihtimal sebebiyle kesin olarak riayet edilmesi gere­ken bir hürmetin çiğnenmesi caiz değildir.

Şafiîler ise, karnındaki çocuğun çıkartılması için ölmüş kadının karnının yanılmasını caiz görmüşlerdir. Aynı şekilde içinde bulunan değerli bir malı çıkartmak için ölmüş kimsenin karnının yarılmasını da caiz kabul ederler. Hanefîler de başka­sının malını yutması hâlinde kendisinin o malın ödenebileceği bir terekesi yoksa ve kimse de onun yerine tazminatı ödemeyecekse, ölmüş kimsenin karnının yanılma­sını, Şafiîler gibi, caiz kabul ederler. (ed-DUrrü'l-Muhlâr ve Reddü'l-Muhtâr, I, 246)

Malikîler de aynı şekilde kendisinin ya da başkasının malını ölümünden önce yutmuş olsa, bu mal çoksa -bu çokluk da zekât nisabı kadardır- bu malı da onun telef olmasından korkarak yahut da bir özür sebebiyle yutmuş olması hâlinde, ölmüş kimsenin karnının yarılmasını caiz kabul etmişlerdir. Şayet, meselâ mirasçıyı mah­rum etmek maksadıyla bu malı yutmuşsa az dahi olsa, yine karnı yarılıp çıkartı­lır.

İşte mubah kıları bu görüşlere binaen, zaruret hâlinde yahut da tıbbî bir takım maksatlar için, öğrenim maksadı gibi bir ihtiyaç dolayısıyla yahut ölüm sebebini bulmak ve öldürmek ile ilham edilen kimsenin aleyhine cinayeti ispat etmek vb. maksatlar ile ve eğer cinayet konusunda gerçeği bulmak yalnızca otopsinin yapıl­ması ve bundan alınacak sonuca bağlı ise otopsi caizdir. Çünkü hükümlerde adalet­te bulunmanın vücubuna delâlet eden deliller vardır. Ta ki, suçsuz bir kimseye zul­medilmesin ve suçlu günahkâr bir kimse de cezadan kaçamasın.

Aynı şekilde hayvanların cesetlerine otopsi yapılması da caizdir. Çünkü öğre­timde gerçekleşecek oları fayda hayvanın acı duyma sınırlarını aşar.

Fakat durum her ne olursa olsun, organların görevlerini bilmek, cinayetleri araştırmak için otopsi konusunda işin genişletilmemesi ve zaruret veya ihtiyaç miktarı ile yetinilmesi gerekir. Çünkü cesedin açılmasındaki gaye elde edildikten son­ra ölen insana saygı duymak, ona değer vermek, onu gömmek, vücudunun parçalarını bir araya getirip kefenlemek, cesedi dikerek ve benzeri yollarla eski şekline ia­de etmek gerekir.

Aynı şekilde bir insanın bir takım organlarını bir başkasına nakletmek de caiz­dir. Müslüman ve adâletli kendisinden organ alınacak kişinin ölü­münden kesinlikle emin olması hâlinde, kalp ve gözünün nakledilmesi gibi. Çünkü hayatta oları bir kimse, ölmüş bir kimseden daha üstündür. Bir insanın görmesini veya hayatta kalmasını sağlamak, şer'an istenen büyük bir nimettir.

Şarap İle Tedavi:

Dört mezhep imamına göre: (el-Bedâyi', V, 113; ed-Dürrü'l-Muhtâr ve Ibni Abidin Haşiyesi V, 320; el-Muntekâ ale'l-Muvatta III, 154, 158; el-Tâcu ve'l-lklil, VI, 318; eş-Şerhul-Kebîr, IV, 352 vd.; el-Mühezzeb, I, 251;Muğ-ni'l-Muhtâc, IV, 187; Keşşafu'l-Kınâ', VI, 198; Zadul-Meâd, III, 114; el-Muğnî, IV, 255, VIII 308, el-Ferâidü'l-Behiyyefı'l-Kavaidi'l-Fıkhıyye, 286) Racih oları görüşe göre şarap ile diğer sarhoş edici maddelerden tedavi ve başka maksatlarla -yağda, yemekte, bir ilacı eritmekte veya bir çamuru ıslatmakta kullarıılması gibi- yararlarımak haramdır. Çünkü Pey­gamber (a.s) şöyle buyurmuştur: "Allah size haram kıldığı şeylerde şifanızı halket-miş değildir." (Bu hadisi Buharî, Ibni Mes'ud'dan rivayet etmiştir. Aynı şekilde Abdurrezzâk, Taberî, Ibni Ebû Şeybe ise Ibni Mes'ud'dan mevkuf olarak rivayet etmişlerdir. Beyhakî, Ahmed, Ebû Ya'lâ ve el-Bezzar merfû olarak zikrederlerken Ibni Hibbân, Ümmü Scleme'den gelen rivayet ile sahih oldu­ğunu belirtmiştir)

Yine Tank b. Süveyd'den, onun Peygamber (a.s)'e şarap hakkında soru sordu­ğu, ona bunu yapmayı yasakladığı veya yapmasını kerih gördüğü; onun "Ben şarabı tedavide kullarıılsın diye yapıyorum." demesi üzerine: "O bir ilaç değildir, bilakis bir hastalıktır." dediği rivayet edilmiştir. (Bu hadisi Müslim, Ebû Dâvud, Ahmed, Ibni Mace, Ibni Hibbân ve sahih olduğunu kaydederek Tir-mizî rivayet etmişlerdir. Ibni Abdülber de sahih olduğunu belirtmiştir. Ayrıca: "Haram ile tedavi olmayınız." ifadesini Ebû Dâvud ve Taberanî'nin rivayet ettiği bir hadiste kaydetmiştir. Bunun se­nedinin mavileri sika kimselerdir. Rivayet Ebu'd-Derdâdan şu lafız ile gelmektedir: "Allah hastalı­ğı da ilacını da yaratmıştır; bu sebepten tedavi olunuz, fakat haram ile tedavi olmayınız." Mec-mau'z-Zevâid, V, 86)

Fakat Hanefîler şöyle demektedir: (el-Hediyetü'l-Alâiyye, 251)  Eğer şifa vereceği kesin olarak bilinmekte ve onun yerine başka bir ilaç geçmemekte ise haram kılınmış şey ile tedavi caizdir. Şifa verdiği zannolunursa caiz olmaz. Tabibin sözü ile de yakîn hâsıl olmaz. Fakat domuz eti ile tedaviye başka bir ilaç bulunmasa bile ruhsat verilmez.

Şarap ile tedavinin haram oluşunu Şafiîler (Muğni'l-Muhtâc, IV, 188)  bir başka şeyin içerisinde kaybo­lacak şekilde karıştırılmaması ve sırf şarap olması hâli ile kayıtlamışlardır. Şarap ile yoğrulmuş, hamur hâline getirilmiş, tiryak ve buna benzer şarabın içinde telef oları şeyler ile ise, yerine geçecek ve tedavide kullarıılabilecek temiz şeyler bulun­madığı zaman tedavi caiz olur. Yıları eti ve sidik gibi bir necaset ile tedavinin caiz olması gibi. Aynı şekilde Müslüman ve âdil bir doktorun bunu haber vermesi veya daha önceden bununla tedavi edildiğinin bilinmesi ve kullarııları miktarın sarhoş­luk vermeyecek kadar az olması şartı ve iyileşmeyi çabuklaştırmak maksadıyla da sözü geçen şeylerle tedavi caizdir.

el-Izz b. Abdussclâm der ki: (Kavâidul-Ahkâm, I, 81) Yerine geçecek temiz bir şey bulunmayacak olursa necasetlerle tedavi caizdir. Çünkü sağlık ve afiyet gibi bir mashalat, necaset­ten uzak durmak maslahatından daha üstündür. Şu kadar var ki, onunla şifa gerçek­leşeceğinin bilinmesi ve ondan başka bir ilacın bulunmaması hâli müstesna esah oları görüşe göre şarap ile tedavi caiz değildir.

Mâlikî mezhebi âlimlerinden İbnü'l-Arabî ve el-Kurtubî şöyle demektedir­ler: (Ahkâmu'l-Kur'ân, (İbnü'l-Arabî), I, 56 vd.; Kurtubi, II, 231)  Zaruret dolayısıyla şaraptan faydalarımak caizdir. Çünkü yüce Allah: "Kim mecbur kalırsa, haddi aşmaksızın ve haksızlık yapmaksızın..." buyurmuş ve böyle­ce zaruret, tahrim hükmünü kaldırmış ve zaruret hâli haramın umumi hükmünü tah­sis etmiştir. Çünkü tedavinin ihmal edilmesi, bazen ölüme sebebiyet verebilir.

Susuzluk Hâlinde Şarap İçmek:

Fakihlerin cumhuru (Ahkâmu'l-Kur'ân , (İbnü'l-Arabî,) I, 147; Bidâyelü'l-Müctehid, I, 462; el-lfsâh, II, 274; Kurtubin, 238) susuzluk, boğazda lokmanın tıkanması yahut ikrah (zorlama) gibi bir zaruret hâlinde, bu zarureti ortadan kaldıracak miktar kadar şara­bın içilmesini caiz kabul etmişlerdir. Çünkü hayatı korumak, susuzluğu gideren her şeyin mubah olmasını gerektirir.

Susuzluk zarureti dolayısıyla şarap içmeyi Hanbelîler (el-Muğnî, Vm, 308, 605) içilecek şarabın su­suzluğu giderecek şekilde başka bir şey ile karıştırılmış olması şartıyla mubah gör­müşlerdir. Saf şarap içerse veya içliği şarap susuzluğu gidermeyecek kadar başka şey ile az miktarda karıştırılmışsa, bu onun için mubah değildir ve şarap içen için tayin edilmiş ceza ona verilir.

Zaruret hâlinde yenilecek şeyler arasında sıralanış keyfiyeti:

Zaruret içeriside bulunan kişi, bir meyte, başkasına ait bir yiyecek, ihramlı ki­şi tarafından avlanılmış bir av yahut da usulüyle boğazlanmamış bir yiyecek bulur­sa meyteyi veya başkasını takdim edip öncelik tanıyabilir mi? Bu konuda fakihlerin iki görüşü vardır:

Cumhura (Hanefîlere mutemet kabul ettikleri görüşe göre Şafiîler ve Hanbelîler) göre: (el-Eşbâhu ve'n-Nezâir, Ibni Nüceym I, 124; Ahkâmu'l-Kur'ân (el-Cessâs), I, 148; Muğni'l-Muhlâc, IV, 309; el-Miihezzeb, I, 250; el-Muğnî, VIII, 600; Keşşafu'l-Kınâ', VI, 194 vd)  Böyle bir kişi meyteyi yer. Çünkü meyteyi yemek, (zaruret hâlin­de) nas ile sabit olmuştur. Başkasına ait oları yiyeceği yemek yahut da avın mubah kılınması ise, içtihat ile sabit olmuş bir hükümdür. Nassa bağlanmış oları bir hükmü alıp uygulamaksa daha uygundur. Diğer taraftan mevte üzerinde dünyada da ahirette de hiç bir kimsenin her hangi bir hakkı olmaz. O hâlde onun etinden yemek, baş­kasının yemeğinden yemekten daha hafiftir. Çünkü insanların haklarında esas oları, bu konuda işin sıkı tutulmasıdır. Yüce Allah'ın hakkı ise daha geniştir. Şayet meytenin yenilmesi ile bir zarar meydana gelecek olursa ve bu zararın tedavi ile şifa bulması umuluyorsa bu durumda Hanbelîlere göre, meyte etini yemekten önce di­lenmek vacip olur.

İhramlı bir kişi canlı bir av hayvanı veya bir meyte bulursa meyteyi yer. Çünkü avın boğazlanması (ihramlı için) bir hac cinayetidir. İhram hâlinde böyle bir cina­yet işlemesi onun için caiz değildir. Şayet zaruret içerisinde bulunan kişi, meyte bu­lamayacak olursa o vakit, av hayvanını boğazlar ve yer.

Eğer zaruret içerisinde bulunan kişi yiyecek hiç bir şey bulamayacak olursa, Hanbelîlere göre, (el-Muğnî,m, 601) organlarından bazısını yemesi mubah olmaz. Çünkü kendi vü­cudundan bir şeyler yemesi, onun ölümüne sebep teşkil edebilir ve böylece kendi kendisini öldürmüş olur. Ayrıca cesedinden bir parça yemekle hayatta kalacağın­dan kesinlikle emin olunmaz.

Nevevî, el-Minhâc'da der ki: (Muğni'l-Muhtâc, IV, 310)  Esah oları, organının tamamını değil de bir kıs­mını kesmesinin caiz olduğudur. Çünkü bu, bütününü hayatta tutmak maksadıyla bir kısmını telef etmektir. Ancak bu cevazın iki şartı vardır: Birincisi, meyte ve benzeri şeylerin bulunmaması, ikincisi de bu organının kesilmesinden dolayı mey­dana geleceğinden korkuları tehlike, yemenin terki hâlinde söz konusu olacak tehli­ke ve korkudan az olmalıdır. Şayet onun kadar veya daha çok olursa, kesinlikle ha­ram olur. Aynı şekilde, zaruret hâlinde bulunan iki kişiden birisinin vücudunun bir parçasını başkası için kesmesi de kesinlikle haram olur. Çünkü başkası için vücudundan bir şeyler kesmesinde kendini hayatta tutmak maksadıyla parçanın kesil­mesi diye bir olay yoktur. Zaruret içerisinde bulunan kişiye, kanı dökülmemesi ge­reken bir hayvandan kendisi için bir parça kesmesi de haram olur.

Malikîlere göre: (eş-Şerhu'l-Kebir, II, 116; el-Kavâninul-Fıkhıyye, 173; Kurtubi, II, 229)  Zaruret halinde meyte etini yemek, domuz etini yemekten vücuben önce gelir. Çünkü domuz eti, bizatihi haramdır. Mey tenin haram oluşu ise arızîdir. Aynı şekilde zaruret içerisinde bulunan bir ihramlı da meyteyi yemeyi ih-ramlı bir kimsenin avladığı yahut avlarımasında yardımcı olduğu hayatta oları avı yemeye de takdim eder. Şu kadar var ki, meytenin yenilmesi hâlinde kendisine za­rar geleceğinden endişe edecek kadar değişmemesi gerekir. Şayet değişmiş olması söz konusu ise, sözü geçen avdan yemeye öncelik tanınır. Eğer zaruret içerisinde bulunan kişi ihramlı değilse ihramlı kimsenin avına meyteye göre öncelik tanır.

Başkasına ait oları yemeği yemek, meyte etini yemeye, vacip olarak değil de mendup olarak öne alınır. Ancak bir organının kesilmesinden, dövülmekten veya buna benzer kendisine bir eziyetin gelmeyeceğinden emin olması gerekir. Çünkü böyle bir yemek tâhirdir. Ve çoğunlukla insan zaruret içerisinde bulunan bir kişiye yemeğini bağışlar ve bu konuda her hangi bir tereddüt göstermez. Akla yatkın oları görüş de budur. Hatta ben zarureti önlemek maksadıyla, başkasına ait oları yemek­ten yemeyi, meyteyi yemeye öncelik tanımanın vacip olduğu görüşündeyim.

İbn-i Kesîr der ki; (İbn-i Kesîr, Tefsir, I, 205)  Zaruret içerisinde bulunan kişi, hem meyte hem de organı­nın kesilmesi yahut da eziyet vermesi söz konusu olmamak üzere başkasına ait oları bir yiyecek bulursa, onun için meyleden yemek helâl değildir. Görüş ayrılığı söz konusu olmaksızın başkasına ait oları yemeği yer. (İbn-i Kesîr böyle demektedir. Ancak meselede farklı görüşlerin olduğunu öğrenmiş bulunuyo­ruz)

Zaruret sebebiyle yenilmesi caiz oları miktar:

Meyte gibi haram oları bir şeyi yemek zorunda kaları kişi, zararı önleyebile­cek kadar yemekle mi yetinir, yoksa doyuncaya kadar yemesi onun için mubah mı­dır? Bu konuda fakihlerin iki görüşü vardır:

Cumhura (Hanefıler, Şaflîlerde daha zahir oları görüş, Hanbelîlerdeki iki ri­vayetten esah oları ve İbnu'l-Mâcişûn ile İbnü'l-Habîb gibi bazı Malikîler) göre: (Reddu'l-Muhtâr, V, 238; el-Mühezzeb, I, 250; Keşşafu'l-Kına, VI, 194; el-Muğnî, VIII, 595, 59' Muğni'l-Muhtâc, IV, 307)  Muztar, haram, meyte veya başkasına ait oları maldan açlığını gidermek için yer, susuzluğunu gidermek için içer. Onun bu maksatla kullarıacağı miktar ise, kendisi­ni ölümden kurtaracak veyahut da ölmeyeceğinden emin olacak kadar bir miktar­dır. Bu miktar ise, ayakla namaz kılmasına ve oruç tutmasına imkân verecek bir miktar olup bunlar sayılı bir kaç lokmayı geçmez. Bunun süresi ise, kendisi ile beslenebileceği bir şey bulamayacağı durumdan itibaren başlar, bulabileceği zamana kadar devam eder. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Kim mecbur kalırsa haddi aşmamak ve haksızlık etmemek şartıyla üzerine günah yoktur.” (Zaruret sebebini aşmaksızın ve ihtiyacından fazlasını yiyerek haksızlık etmeksizin, demektir)

Bunun di­ğer bir sebebi ise: "Zaruret sebebiyle caiz olarıın zaruret miktarınca takdir edilme-si"dir. Muztar bir kimse ise, ölmeyecek kadar yedikten veya içtikten sonra, artık muztar olmaktan çıkar, dolayısıyla (fazlasını) yemek onun için helâl olmaz; ölüm­den kurtaracak kadarından sonra ise muztar duruma düşmeden önceki hâle döner. O vakit ise onun için yemek mubah değildir. Zaruret hâlinin ortadan kalkmasından sonraki hüküm de budur.

Mutemet oları görüşlerine göre Malikîler şöyle demektedir (Bidâyetul-MUclehid, I, 462; Ahkâmu'l-Kur'ân (Ibnü'l-Arabî) I, 55; eş-Şerhu'l-Kebîr, II, 116 vd el-Kavânînü'l-Fıkhıyye, 173; Kurtubi, II, 226)  Muztar oları bir kimsenin haram oları şeyden doyuncaya kadar yemesi caizdir. Ayrıca yolculuğu es­nasında tekrar zaruret ile karşılaşmaktan korkacak olursa meyte ve benzerinden ya­nında alıkoyabilir de. İhtiyaç duymayacak olursa, onu atar. Çünkü onu yanında bu­lundurmaktan her hangi bir zarar gelmez. Zaruret ile karşılaşacağı zaman zaruretini gidermek ve ihtiyacını görmek için hazır bulundurmasında da bir mahzur yoktur. Çünkü böyle bir yiyecekten ancak zarurete düşmesi hâlinde yer.

Delilleri ise zaruretin haram hükmünü kaldırdığıdır. Dolayısıyla tamamıyla meyte ve ona benzer yiyecekler mubah olur. Çünkü yüce Allah'ın "Kim mecbur ka­lırsa, haddi aşmamak ve haksızlık etmemek üzere..." buyruğunun zahiri bunu ge­rektirmektedir. Zaruret, yiyecek bir şeyin bulunmaması hâlinde söz konusu olup, bulunacağı ana kadar sürer. Çünkü bu hâlde yenecek her şey mubah olur. Dolayısıyla insanın kendini ölümden kurtaracak miktarda yemesi caizdir; helâl oları ye­mekte olduğu gibi, doyuncaya kadar yemesi de caizdir.

Ancak bu hüküm, her hangi bir zamanda karşılaşılan bu açlığın nadir olması hâlinde söz konusudur. Şayet açlık, genel ve sürekli ise, meyte ve benzeri diğer ha­ram yiyeceklerden doyuncaya kadar yemenin caiz olduğunda, ilim adamları ara­sında görüş ayrılığı yoktur.

Şafiîler ve rivayetlerinin sahih olanlarında Hanbelîler (Muğni'l-Muhtâc, IV, 307; el-Muğnî, VIII, 597; Keşşafu'l-Kınâ', VI, 194)  haram şeylerden ya­nına alıkoymanın cevazı konusunda Malikîlerle aynı kanaattedirler. Velev ki, helâl oları şeye ulaşacağını umsun. Bulacak olursa helâl oları yemekten yemeye başlama­sı onun için vaciptir. O helâl lokmayı yemediği sürece, haramdan yemesi -zaruretin tahakkuk edebilmesi için- caiz olmaz

Şafiîler açıkça şunu ifade etmektedirler: Eğer haram, nadir olma hâli müstes­na, helâl bulunamayacak şekilde yeryüzünün her tarafını kaplayacak bir genellik arz ederse, ihtiyaç duyuları şeyin kullanılması caizdir ve burada sadece zaruret miktarını almakla yerinilmez, ihtiyaç kadarı alınır. el-İzz b. Abdüsselâm bunun sebebi­ni şöyle açıklar. (Kavâidul-Ahkâm, II, 160)  Böyle bir zamanda haramın kullanılması zaruretler çerçevesinde kalmaz. Çünkü amme maslahatı, özel zaruret gibidir.

sonraki sayfa

 

09.03.2009 13:30:00 Bu sayfa 14717 defa okundu
Sağlık Bakanlığının televizyon ekranlarında konuşacak kimselerle ilgili 'Ekran Sertifikası' girişimini nasıl buluyorsunuz?




 
Copyright © 2009 Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi
Sitemizdeki bilgilerin her hakkı yazarı ve kaynağına aittir. Kaynak gösterilerek kullanılabilir
Yazılım ve Görsel Tasarım: İnforce Bilişim Teknolojileri