Son Dakika
Pazartesi, 20 Şubat 2017 | Anasayfam yap | Favorilerime ekle    
Yiyecekler hakkında mezheplerin görüşleri - 1

YİYECEKLER ve İÇECEKLER

 

İslâm, insanın bedenine ve canına önem verdiğinden kişinin hayatını muhafaza etmek ve canının telef olmasını önlemek/( ed-Dürrü'l-Muhtâr, V, 238.) ve kişinin namaz, oruç ve benzeri dinî görevleri yerine getirebilmesi için asgari veya zaruri miktarda yeme ve içmesini vacip kılmıştır. Zaruretin dışında kalan miktar ise, israf noktasına varmadığı sürece mubahtır. Yemede ve içmede vücudun takatinden fazlasını kullanarak israf etmek, hem zararlı, hem tehlikeli, hem de haramdır. İtidal üzere olmak, istenen bir şeydir. Hanefîler eğer ertesi günün orucunu tutabilmek için güç kazanmak yahut da misafi­rin utanmamasını sağlamak vb. maksatlar ile ve zarardan korkmuyor ise itidalden fazla miktar yemeyi istisna ederek, bunların haram olmadığını söylemişlerdir. Yü­ce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ey Âdemoğulları! Her mescitte (yani tavaf ederken veya namaz kılarken. Çünkü avretin örtülmesi her ikisinde de vaciptir. Avretin dışında kalan yerlerin örtülmesi ise vacip değil, sünnettir) linetlerinizi alın Yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü O israf edenleri sevmez." (A'râf, 31).

 

Giyilen ve yenilen şeyler helâl ve temiz oları şeylerdir. Allah yeryüzünde fay­dalı oları her şeyi insanlar için helâl kılmıştır: "Yerde her ne varsa hepsini sizin için yarattı." (Bakara, 29). Yüce Allah A'râf suresinde az önce zikrettiğimiz ayet-i keri­meden hemen sonra şöyle buyurmaktadır: "De ki: Allah'ın kulları için çıkardığı zineti, temiz ve hoş rızıkları kim haram kılmıştır?" (A'râf, 32). Bunların mubah oldu­ğunu vurgulamak konusunda Kur'an-ı Kerim ayetleri ile hadis-i şerifler oldukça çoktur. Meselâ, yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan şeylerden helâl ve temiz olarak yiyiniz." (Bakara, 168). Bir başka yerde de yine şöy­le buyurmaktadır: "(O Peygamber) onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri de haram kılıyor." (A'râf, 157) Allah'ın Rasulü (a.s) da şöyle buyurmuştur: "Yiyin, için, tasadduk edin ve giyinin. Şu kadar var ki israf etmeyin ve kibirlenip kendinizi beğen­meye kalkışmayın. Çünkü şanı yüce Allah nimetinin eserini kulunun üzerinde görmeyi sever." (Bu hadisi İmam Ahmed Müsned'mdc Nescî, Ibn-i Mace ve Hâkim, Abdullah b. Amr'dan rivayet etmiştir)

 

Hanefîler şöyle demektedir: İbadet eda etme gücünü zayıflatacak kadar yeme­ği azaltmak suretiyle riyazet yapmak caiz değildir. (Reddü'l-Muhtâr, V, 238)

 

YİYECEKLER

1.                  Yenen Şeylerin Çeşitleri ve Her Bir Çeşidin Hükmü:

İnsan gıdası olarak yenen şeyler iki çeşittir: Bitki ve hayvan. Yenen bitkinin her türlüsü helâldir; necis, zararlı ve sarhoşluk verici plarıları müstesna (Bidâyetul-Müctehid, I, 450-452, 456; el-Kavâninü'l-Fıkhıyye, 171; el-Mühezzeb, I, 246, 250 Muğni'l-Muhtâc, IV, 305.) Necis ya­hut da necasetin kanştığı (yani müteneccis) ise yenmez. Çünkü yüce Allah: "Onla­ra pis ve murdar şeyleri haram kılar." buyurmaktadır. Necis ise pis ve murdardır. Şayet sirke, pekmez, sıvı yağ, zeytin yağı gibi temiz oları bir şey necis olursa haram olur. Çünkü Peygamber (a.s) tereyağına düşüp de ölen fare hakkında şöyle buyur­muştur: "Eğer bu yağ donuk ise fareyi ve çevresindeki kısmı dışarıya atınız, geri kalarıını yiyiniz. Şayet sıvı ise yağı dökünüz." (Bu hadisi Buharî, Ahmed ve Neseî Peygamber (a.s)'in hanımı Hz. Meymûne'den rivayet etmiştir. Sübülü's-Selâm, IH, 8) Şayet kullarıılması helâl olmuş ol­saydı, dökülmesini emretmezdi.

Sarhoşluk verici olursa onun da yenmesi haram olur. Çünkü onun hakkında yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "O, şeytanın pis işlerindendir. Artık ondan kaçı­nın ki, kurtuluşa erersiniz." (Mâide, 90)

Zararlı olarıın yenilmesi de helâl olmaz. Zehir, sümük, meni, toprak, taş gibi. Çünkü yüce Allah: "Kendinizi öldürmeyiniz." (Nisa, 29); "Kendi ellerinizle kendi­nizi tehlikeye atmayınız." (Bakara, 195) buyurmaktadır. Bu gibi şeyleri yemek teh­likeli olduğundan, yenmemeleri icabadır. Ancak Malikîler şöyle demektedirler. Çamur hakkında mekruh da denilmiştir, haram da denilmiştir, tercihe değer oları görüş haram olduğudur.

Meyve ve taneli yiyecekler gibi zararlı olmayan şeyleri yemek helâldir. Çün­kü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "De ki: Allah'ın kulları için çıkarmış olduğu ziyneti ve hoş ve temiz oları rızıkları haram kıları kimdir?" (A'râf, 32).

Hayvanlar ise suda yaşayan ve karada yaşayan olmak üzere iki çeşittir. Burada helâl ve haram olarılarını kısaca zikredeceğiz; buna dair geniş açıklamalar ise kesi­len hayvanlar konusunda hayvan kesme ve avlarıma bölümüne bırakacağız.

Suda yaşayan hayvanlardan balık ittifakla helâldir. Şu kadar var ki, kendiliğinden ölüp suyun üstüne çıkmış oları Hanefilere göre helâl değildir; diğer mezhep­lerde ise helâldir. İmam Malik su domuzu (Yunus balığı veya ondan küçük bir blık) yemeyi kerih görmüştür. Malikîlerde mutemet oları görüşe göre bu balık ile kö­pek balığının yenmesi mubahtır.

Malikîlerin dışında kaları cumhura göre, kurbağa yemek helâl değildir. Çünkü Peygamber s.a.v. kurbağanın öldürülmesini yasaklamıştır. Şayet yenilmesi helâl ol­saydı öldürülmesini yasaklamazdı. Malikîler haram kılındığına dair bir nas varit ol­madığı için, kurbağa yemeyi mubah kabul etmişlerdir.

Kara hayvanlarına gelince: Boğazlarımadan ölmüş (meyte), kan ve domuz, Allah'tan başkası adına kesilmiş (yani boğazlarıdığı zaman Allah'tan başka ilahın adı anılarak kesilmiş) boğularak öldürülmüş bir hayvan tarafından toslarıarak ölmüş, bir darbe yiyerek ölmüş, yüksekten düşüp ölmüş, vahşi hayvan tarafından karnı yarılarak öldürülmüş hayvanların yenmesi haramdır. Ancak bu sonuncusu henüz canlı iken kesilirse yenilmesi helâl olur.

Kurt, asları ve kapları gibi yırtıcı hayvanların yenmesi cumhura göre haramdır, Malikîlere göre mekruhtur. Aynı şekilde doğan, şahin, akbaba ve bunlara benzer yırtıcı kuşların yenilmesi de haramdır. Malikîler ise, yarasa müstesna bunların mu­bah olduğunu söylemişlerdir. Racih oları görüşe göre yarasanın yenilmesi mekruh­tur.

Köpeklerin, ehli eşeklerin ve katırların yenmesi haramdır. Çünkü köpek pis şeylerdendir. Bunun delili ise Peygamber (a.s)'in: "Köpek pistir, onun bedeli de pistir." (    Bu hadisi İmam Ahmed, Müslim, Ebû Dâvud ve sahih olduğunu belirterek Tirmizî ve Neseî, Rafı' b. Hadîc'den şu şekilde rivayet etmiştir: "Köpeğin kıymeti pistir." Neylü'l-Evtâr, V, 143, 284) Diğer taraftan Peygamber Efendimiz Hayber günü ehli eşeklerle katırla-nn etlerini yemeyi yasaklamıştır (Bu hadisi Hakim el-Müstedrek'lc, Câbir b. Abdullah'tan rivayet etmiş ve Müslim'in şartına göre sahih bir hadis olmakla birlikte Buharî de Müslim de rivayet etmemişlerdir, demiştir. Nasbu'r-Râye, IV, 197) Malikîlerce mutemet oları görüşe göre, ehlî kö­pek mekruhtur; fakat köpek balığı mubahtır. Akrep, yıları, fare, karınca ve an gibi yer haşerelerinin yenilmesi de haramdır. Çünkü bunlar hem zehirlidir hem de selim tabiat sahibi kimseler bunlardan tiksinirler.

At ve eşekten doğan katır ile yabanî eşek ile ehlî eşekten doğan eşek gibi, eti yenen ve yenmeyenin birleşmesinden doğan da haramdır. Çünkü böyle bir hayvan birisi yenen, ötekisi yenmeyenden halk edilmiştir. Bu sebepten dolayı "haram kılıcı, helâl kılarıa takdim edilir" (el-Mühezzeb, I, 249; Muğni'l-Muhtâc, IV, 303; Keşşâfu'l-Kınâ', VI, 190) kaidesiyle amel etmek üzere haram yönü ağır basar.

Malikîlere göre: Akrep, osurgan böceği, hamam böceği, çekirge, karınca,kurt, güve gibi yerde yaşayan böceklerin kesim suretiyle yenilmeleri mubahtır. Ay­nı şekilde boğazından kesildiği takdirde ve zehirinden yana emin olursa yıları ye­mek de mubahtır. (eş-Şerhu'l-Kebîr, II, 115. Arapçada bu gibi haşerata (haşaş ) adı verilmektedir. Yerin altına girip aynı şekilde mutlaka bir başka yerden çıkması ve çıktıktan sonra hemen oraya geri dönmeleri sebe­biyle bu adı alırlar)

Şafiîlerle Hanbelîlere ve İmam Ebû Hanife'nin iki arkadaşına göre: Asil olsun olmasın, bütün çeşitleriyle atların yenilmesi helâldir. Çünkü Peygamber (a.s) Hayber günü buna izin vermiştir/2) Ebû Hanife ise at etinin yenilmesinin tenzihen (Bu hadisi Buharî ve Müslim rivayet etmişlerdir. Nasbu'r-Râye , IV, 198) mekruh olduğunu söylemiştir. Çünkü at etinin yenilmesini yasaklayan hadis varit olmuştur (Ebû Dâvud, Ncseî ve Ibni Mace, Hâlid b. el-Velid'den rivayet etmişlerdir. Nasbu'r-Râye , IV, 196. Mâlikî mezhebinde meşhur oları görüş ise, at etinin haram kılınmasıdır. (Bidâyetul-Müctehid, I, 455; eş-Şerhu'l-Kebîr, II, 117)

Şafiîlerle Hanbelîler büyük keler ile sırtları yemeyi mubah kabul etmişlerdir. Şafıîlerde ayrıca tilki de mubahtır. Hanbelîler ise bunu haram kabul etmişlerdir. Hanefîler bütün bunların yenilmesini haram kabul etmişlerdir. Malikîler ise daha önceden de açıkladığımız gibi, bütün vahşi hayvanları kerahetle birlikte mubah görmüşlerdir.

En'am. yani deve, sığır ve koyunun yenmesi, icma ile caizdir. Çünkü Kur'an-ı Kerim nassı ile bunlar mubah kılınmıştır. Aynı şekilde yırtıcı olmayan güvercin, ördek, deve kuşu, kaz, bıldırcın, toygar kuşu, sığırcık kuşu, bağırtlak, keklik, bülbül ve buna benzer kuşların yenilmesi de caizdir.

Ceyları, yaban öküzü ve yabani eşek gibi saldırgan olmayan yabani hayvanla-nn yenilmesi de helâldir. Çünkü Peygamber (a.s) yenilmelerine izin vermiştir (Buharî ve Müslim rivayet etmiştir) Tavşan ve çekirgenin yenilmesi mubahtır. Çünkü sünette mubah oldukları sabit ol­muştur. Malikîlerin dışındakilere göre kurtlar haramdır. Ancak yemek ve meyvede meydana gelen kurtlar ile tahıllardaki kurtlar, sirkedeki kurtlar, bunlarla birlikte ölü olarak -ve kişi bunlardan tiksinmeyecek olursa- yenilmeleri helâl olur. Çünkü bun­ları yenilecek şeylerden ayırmak gerçekten zordur. (Muğnil-Muhlâc, IV, 268, 303; el-Muğnî, VIII, 605)

Mubah ve Haram Kılınanlar Konusunda Mâlikî Mezhebi’nin Görüşlerinin Özeti (ed-Desûkî ile birlikte ed-Derdîr, eş-Şerhu'l-Kebîr, II, 115)Yapıları açıklamalardan anlaşıldığı gibi, yiyecek ve içeceklerden mubah şey­ler konusunda en geniş mezhebin Mâlikî mezhebi olduğu görülmektedir. Bu ba kımdan bu mezhep ile ilgili bu konuda bir özet yapmayı yerinde görüyorum:

Mubah olarılar: İstek hâlinde temiz oları her türlü yiyeceğin yenilmesi veya içilmesi mubahtır. Deniz hayvanı, isterse deniz insanı ve domuzu diye bilinenleri olsun ve isterse deniz hayvanı ölü bulunsun; bütün türleriyle kuşlar, celâle (Cellâle: Necaset kullarıan demektir. Sözlük manası itibarıyla "necaset yiyen inek" demektir. Fakihler aynı şekilde necaset yiyen her türlü hayvan hakkında kullarıırlar) veya şahin, kartal, akbaba gibi pençeli hayvan dahi olsa hepsi de mubahtır. Ancak yarasa bunlardan müstesnadır, tercih edilen görüşe göre yenilmesi mekruhtur. Cellâle da­hi olsa davar (deve, sığır ve koyun) yırtıcı olmayan vahşi geyik, yaban eşeği, cerbo-ğa, köstebek, ada tavşanı, (Cerboğa: Gelincik kadar bir hayvan olup arka ayakları ön ayaklarından daha uzundur. Köstebek: Pisliğe ulaşamayan kör faredir. Ada tavşanı: Tavşana benzeyen cerboğadan biraz daha büyük, bit­ki ve baklagiller yiyen, kediden küçük, kirli beyaz bir hayvandır) tavşan, kirpi, durbûb (Kirpi: Fareden büyük olup başı, karnı, ön ve arka ayakları dışında her tarafı dikenli bir hayvandır. Durbûb: Dikenleriyle kirpiyi benzer. Ancak şekil itibarıyla koyuna daha yakındır. Hanbelîler cer­boğa, ada tavşanı ve sırtlarıın yenilmesini mubah kabul etmişlerdir. el-Muğnî, VIII, 592; Ke§ş-âfu'l-Kınâ', VI, 191. Şafiîler de hayvan kesimi ile ilgili bölümde açıklayacağımız gibi sırtları, bü­yük keler, tilki, cerboğa ve fenek (derisi kürk olarak kullarııları bir tilki çeşidi) ve (kediye benzer) samurun yenilmesini mubah kabul etmişlerdir. Araplar arasında bu son iki hayvana Türk Ülkesi Tilkileri denilir. Aynı şekilde (farelere düşmanlık eden fare yuvalarına girip onları çıkartan bir hayvan oları) gelincik yemeyi ve turnagillerden beyaz bir kuş olup büyükçe bir kursağı bulunan Mı­sır'da çokça görülen ve derisinden kürk de yapıları Pelikan kuşunun, yine aynı şekilde derisinden kürk yapıları kâkim (gelinciğe benzeyen bir çeşit hayvan)'in etlerini de mubah örmüşlerdir. Çünkü bunlar tayyibât (temiz ve helâl oları şeyler)dendir. Muğni'l-Muhtâc, IV, 299) boğazından kesilmesi hâlinde ve zehirinden zarar görmeyeceğinden emin olduğu takdirde yıları (Yiyen kişi zehirlenmekten emin ise yiyebilir. Zehri kendisi için herhangi bir hastalık sebebiyle faydalı oları kimsenin zehriyle dahi yemesi caizdir) mubahtır.

Aynı şekilde yerde yaşayan osurgan böceği, hamam böceği, cundub (Hamam böceği: Kokusu kötü, evlerdeki pis yerlerde bulunan değişik renkli, yan taraftan birçok ayakları bulunan bir hayvandır. Cundub: Çekirgenin bir türüdür) karın­ca, yer kurdu ve yiyecek kurdu gibi böcekler de mubahtır.

İlk sıkıldığı esnada üzüm suyu, fukkâ', akid (kaynamış ve katılaşmış üzüm su­yu) sarhoşluk vermeyeceğinden emin olduğu subya (Fukka (şerbet): Aslında buğday ve hurmadan yapıları bir içecektir. Subya: Ona eklenen çekirdek ve benzeri şeyler dolayısıyla nispeten ekşi bir içecektir. Akid (kaynamış ve katılaşmış şerbet): Katıla­şıncaya ve sarhoşluk verici özelliği kayboluncaya kadar ateş üzerinde kaynatıları üzüm suyudur. Arapçada ona aynı şekilde (er-rübbü's-samit) adı da verilir) un içilmesi mubahtır.

Haram Olarılar: Katı veya sıvı necis oları her şeyin yenmesi, karada yaşayan domuz, katır at ve eşek; isterse yabani iken sonradan evcilleştirilmiş olsun, haram­dır. Tercih edilen görüşe göre çamur, toprak, kemik, ateşte yanmış ekmek de ha­ramdır.

Mekruh Olarılar: Yırtıcı hayvan, sırtları, tilki ve kurt, vahşi dahi olsa kedi, fil, pars, ayı, kapları, firavun faresi (nems) (Fukka (şerbet): Aslmda buğday ve hurmadan yapıları bir içecektir. Subya: Ona eklenen çekirdek ve benzeri şeyler dolayısıyla nisbeten ekşi bir içecektir. Akid (kaynamış ve katılaşmış şerbet): Katıla­şıncaya ve sarhoşluk verici özelliği kayboluncaya kadar ateş üzerinde kaynatıları üzüm suyudur. Arapçada ona aynı şekilde (cr-rübbü's-samit) adı da verilir) ve mutemet oları görüşe göre evcil köpek mekruhtur. Zahir oları görüşe göre maymun, nesnas (uzun kuyruklu maymun)ın yenmeleri mekruhtur. Meşhur oları görüşe göre necasete ulaşan ev fareleri mekruh­tur. Necasete ulaşıp ulaşmadıklarında şüphe edilirse mekruh olmaz. Şayet necasete ulaşmıyorlarsa mubahtır.

Cellâle Eti: Hanefi'lerin tarif ettiğine göre cellâle, sadece leş ve necaset yeme­yi alışkanlık hâline getirmiş, bununla birlikte başka bir şey yemeyen ve kötü kokan hayvandır. Hanefi'lerin dışındaki mezheplere göre ise cellâle yediklerinin çoğunlu­ğunu necaset teşkil eden hayvandır. Fakihler böyle bir hayvanın etinin yenilmesi konusunda farklı görüşlere sahiptir.

Daha önce de açıklamış olduğumuz gibi Malikîler (eş-Şerhu'l-Kebîr, II, 115; Bidâyetul-Müctehid, I, 451) cellâle hayvanının etini mubah görürler. İmam Malik mekruh görmüştür. İmam Ahmcd'den gelen bir riva­yete ve Hanefîlerle Şafiî'lere göre de mekruhtur. (Tebyînü'l-Hakâik, 1,10; el-Bedâyı, V, 39*vd; el-Mühezzebf\, 250; Muğni'l-Muhtâc, IV, 304; ed Dürrul-Muhtâr, V, 339.) Hanbelîler ise haram kabul et­mişlerdir. (Kessâful-Kınâ', VI, 192; el-Muğnî, VIII, 593)

Bu konudaki ihtilâfiannın sebebi, kıyasın bu konuda varit olmuş oları haberler ile çelişkili olmasıdır. Sözü geçen haber İbn-i Ömer'in rivayet ettiği: "Peygamber (a.s) cellâlenin etinin yenilmesini ve sütünün içilmesini yasaklamıştır." (Bu hadisi imam Ahmed, Ebû Dâvud ve Tirmizî rivayet etmiş olup Tirmizî; "hasen-garib bir hadistir" demiştir. Ebû Davud'un bir rivayetinde: "Cellâlenin sırtına binmek yasaklarıdı." denilmektey­ken bir diğerinde: "Develerden cellâle olarıın sırtına binilmesi yasaklarıdı." denilmektedir, imam Ahmed, Neseî ve Ebû Dâvud, Amr İbn-i Şuayb'dan, o babasından o da dedesinden rivayet ettiğine göre: "Peygamber (a.s) evcil hayvanların etinin yenilmesini, cellâlenin sırtına binilmesini ve eti­nin de yenilmesini yasakladı.") şeklin­deki hadistir. el-Hallal, isnadını da belirterek Abdullah b. Amr'dan Resullullah (a.s)'ın, cellâle devenin etinin yenilmesini yasakladığını ve ona ancak tabaklarımış derilerin yüklenmesini, kırk gün süre ile ona ayrıca alaf verilmedikçe insanların sır­tına binmesini nehyettiğini rivayet etmiştir.

Bu haberler ile çelişen kıyasa gelince: Hayvanın karnına giren şey ete dönü­şür. Cellâlenin helâl olduğunu söyleyen Malikîler bu gıdanın değişip ete dönüşme­sini, tıpkı kanın ete dönüşmesi gibi değerlendirmişlerdir.

Hanbelîler ise haram olmasını gerektiren yasaklamanın zahirini esas almışlar­dır. Çünkü böyle bir hayvanın eti necasetten oluşmaktadır. Dolayısıyla necasetin külü gibi bu da necis olur. Hanefîlerle Şafiîler ise bu hadisi tenzihî kerahete hamletmişlerdir. Malikîler dışındaki diğer mezheplerin bu husustaki ibareleri şöyledir:

Hanefîlere göre: Cellâlenin eti de sütü de mekruhtur. Tıpkı dişi eşeğin etinin, sütünün ve at eti ile deve sidiğinin mekruh olması gibi. Ancak Ebû Yusuf tedavi maksadı ile onu (yani deve sidiği ile at etini) caiz görmüştür. Cellâle, etinin pis ko­kusu gidinceye kadar hapsedilir. Bu da tavuk için üç gün, koyun için dört, deve ve sığır için de on gün olarak -azhar oları görüşe göre- takdir edilmiştir. Şayet cellâle, necaset ile birlikte başka şeyler de yer ve eti pis kokmazsa yenilmesi helâl olur. Ni­tekim domuz sütü ile beslenen oğlağın yenilmesi de helâldir. Çünkü eti değişmez. Almış olduğu gıdayı tüketir ve etkisi kalmaz. Buna göre böyle bir tavuğun etini ye­mekte mahzur yoktur. Çünkü necaset ile birlikte başkalarını da yemekte ve eti değişmemektedir ((Rivayete göre Peygamber (a.s) tavuk eti yermiş. Buna göre, (cellâle) tavuğun üç gün süreyle hapsedileceği ve ondan sonra boğazlarıacağına dair rivayet onun pisliğinden sakınmak maksadıyladır; şart olduğundan değildir. Tebyînü'l-Hakâik, a.y.)

Şafiîlere göre: Cellâlenin yenilmesi mekruhtur. Cellâle, yediklerinin çoğun­luğunu dışkının teşkil ettiği deve, koyun, inek, horoz veya tavuk gibi hayvanlardır. Çünkü az önce gördüğümüz İbn-i Ömer'in rivayeti bunu anlatmaktadır. Ancak bu gibi hayvanların etini yemek haram değildir. Çünkü bunlarda oları sadece etinin de-ğişmesidir, daha fazlası değildir. Bu durum ise haram kılınmalarını gerektirmez. Eğer cellâleye tâhir bir yiyecek yedirilirse mekruh da olmaz. Çünkü İbn-i Ömer: "Cellâleye temiz alaf verilir. Eğer deve ise kırk gün, koyun ise yedi gün, tavuk ise üç gün süreyle buna devam edilir." demiştir.

Hanbelîlere göre: Cellâle haramdır. Bu, yediklerinin çoğunluğunu necasetin teşkil ettiği hayvandır. Böyle hayvanın aynı şekilde sütü de haram olur. İmam Ah-med'den gelen rivayetin biri budur. Diğer rivayet ise onun haram değil, mekruh ol­duğudur. Keraheti ise bu hayvanı hapsetmekle, ittifakla, zail olur. Bu sürenin ne ka­dar olacağı konusunda ise ihtilâf vardır. İmam Ahmed'den gelen bir rivayette ister kuş cinsinden olsun ister hayvan olsun, üç gün süreyle hapscdilcccği belirtilmekte­dir. Yine ondan gelen bir diğer rivayete göre tavuk, üç gün süreyle; deve, sığır ve benzerleri kırk gün süre ile hapsedilir. Cellâle oları hayvanın sırtına binmek de mekruhtur.

2.                  Nas Olmayan Hususlarda Arap Âdetini Hakem Kabul Etmek:

Şafiîlerle Hanbelîlere göre (Muğni'l-Muhtâc, IV, 303 vd.; el-Mühezzeb, I, 249; el-Muğnî, VIII, 585.) Kitap, sünnet ve icmada hass veya âmm olsun, haram ve helâl ile ilgili her hangi bir nas bulunmayan ve yine hakkında öldürülmesi ya da öldürülmemesine dair nas varit olmayan, Arapların çoğunluğunun selim ta­biat sahipleri ve servet ve varlık sahibi oları kimseler -Şafiîlere göre hâllerinde şehir veya köy halkı sakinleri Hanbelîlere göre ise Hicaz halkı veya büyük şehir sakinle­rinin çoğunluğu- tarafından tiksinmeden yenilebilen, hayvanın etinin yenilmesi helâldir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Hoş ve temiz oları şeyleri onlara helâl kılıyor; pis ve murdar şeyleri de onlara haram kılıyor." (A'râf, 157). Bunun diğer bir sebebi ise Allah'ın Kitabının üzerlerine indiği, ona ve sünnete muhatap oları kimseler Araplardır. Dolayısıyla Kitap ve sünnetin mutlak lafızlarında başka­larının değil, sadece onların örfüne başvurulur.

Buna göre bu konuda kaide şudur: Yenilmesi haram kılınan hayvanlar, yüce Allah'ın Kitabında nas ile bildirdikleridir. Arapların hoş ve temiz diye adlarıdırdıklarıysa helâldir. Arapların pis ve murdar diye nitelendirdiği ise haramdır.

Bu konuda çölde yaşayan katı tabiatlı, fakirlik ve zaruret içerisinde yaşayan kimselerin sözlerine itibar edilmez. Çünkü bu gibi kimseler zaruret ve açlık çeken kimseler olduklarından bulduklarını yiyebilirler.

Hanbelîlere göre Hicaz halkının yanında bulunmayan hayvanlar. Hicaz böl­gesinde ona en çok benzeyen hayvanın durumuna göre değerlendirilir. Şayet bu hayvana benzeyen her hangi bir hayvan yoksa o mubahtır. Çünkü şanı yüce Al­lah'ın şu buyruğunun genel ifadesi içine girer: "De ki: Bana vahyolunanlar arasın­da yiyen bir kimsenin yiyeceği içinde ölmüş hayvan etinden.. başka haram kılınmış bir şey bulmuyorum." (En'âm, 145). Diğer taraftan Hz. Peygamber (a.s): "Allah'ın susup hakkında bir şey söylemediği ise bağışladığı, affettiği şeydir. (Bu hadisi Tirmizî ve îbni Macc, Selman el-Farisî'den rivayet etmişlerdir. Neylü'l-Evtâr, VIH, 106) diye buyur­muştur.

Şafiîler şöyle demektedir: Eğer hayvanın adı bilinmemekte ise, Araplara onun hakkında sorulur ve onların verdikleri isme göre helâl veya haram ise, ona göre amel edilir. Çünkü bu konuda başvurulacak kaynak, hayvanın ismidir ve bu dili bi­len kimseler de onlardır. Eğer onların bu hayvana verdikleri bir isim yoksa, tanıdık-ları hayvanlar arasında şekil, tabiat veya etinin tadı itibanyla ona en çok benzeyen hayvanın hükmüne tabi kabul edilir. Eğer iki benzeme yönü birbirine eşit olursa ve­ya benzer bir tarafı yoksa esah oları görüşe göre helâl olur. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur: "De ki: Bana vahyolunanlar arasında yiyen bir kimsenin yiyeceği içinde ölmüş hayvan etinden... başka haram kılınmış bir şey bulmuyorum." (En'âm, 145).

3.                  Zaruret Hâli:

Zaruret, şer'in bütün hükümlerini kapsayan mütekâmil bir nazariyedir. Buna-yasağın mubah olması ve vacibin terk edilmesi hükümleri terettüp eder. Bu konuda söylenecek sözler oldukça fazladır (Nazariyyetü'z-Zarureti'ş-Şer'iyye adlı eserimize bakınız) Ben bu konuda önemli oları hususları kaydet­meye çalışacağım ki, bunlar zaruretin tarifi, hükmü, şartları, aynı zamanda hem yolculuk hem de ikamet hâllerini şamil olup olmadığı, zaruret sebebiyle mubah oları şeylerin veya kullarıılması caiz oları şeylerin türü, kullarıılacak oları şeyin fazilet sıralamasının keyfiyyeti, kullarıılması caiz oları miktar, leşten (meyte) ne kadar yararlarıılacağı, zaruret sebebiyle başkasının yemeğini zorla almanın hükmü, ihti­yacın özel bir takım hâlleri (meyve bahçesinden geçenin durumu, ekinden yemek ve yolu geçen kimsenin davarların sütünü sağması)dir. (el-Mebsût, XXIV, 48; el-Bedâyî, V, 124; Reddu'l-Muhtar, V, 238; Ahkâmu'l-Kur'ân (el-Cessâs) I, 147 vd.; eş-Şerhu'l-Kebir, II, 115 vd.; el-Kavâmnul-Fıkhıyye, 173; Bidâyetul-Müctehid, I, 461 vd.; el-Mühezzeb, I, 250 vd.; Muğni'l-Muhıâc, IV, 188, 306-310; el-Muğnî, VIII, 595-603; Keş-şaful-Kınâ', VI, 194-200.)

Zaruretin tarifi ve hükmü:

Zaruret, ilmen (yani kesin olarak) veya zannen helâk olmaktan korkmaktır. Buna göre, ölme kertesine gelinceye kadar sabretme şartı yoktur. Dört mezhepte de hükmü, (el-Mebsût, a.y.; el-Dedâyi', VII, 176; Tebyînul-llakâik, V, 185; ed-Dürrul-Muhtâr ve Reddu l-Muhtâr, V, 92; 338; Dürerul-Ilukkâm, I, 310; eş-Şerhu'l-Kebîr, II, 115; Muğni'l-Muhıâc, IV, 306; el-Muğnî, VIII, 596; el-Furûk, IV, 183; Ahkâmu'l-Kur'ân (el-Cessâs), 1,148, 150; Ahkâmu Kur'ân (IbnU'l-Arabî), I, 56) haram oları şeyden kendisini ölümden kurtaracak (yani hayatını koruya­bilecek kadar) ve ölümden yana emin olacak miktarda yemenin vacip olmasıdır. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Fakat her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa (zaruret duyarsa) saldırmamak ve haddi asmamak şartıyla yerse onun üze­rine günah yoktur." (Bakara, 173); "Ve ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız." (Bakara 195); "Kendi kendinizi öldürmeyiniz." (Nisa, 29). Şayet ölünceye kadar yemeyi ve içmeyi terk edecek olursa asi olur. Çünkü bu gibi durumlarda nefsi tehli­keye atmak vardır ki, Kur'an-ı Kerim'in hükmüyle bu yasaklarımıştır. Diğer taraf­tan o, Allah'ın kendisine helâl kılmış olduğu şey ile kendisini hayatta tutabilmek imkânına sahip olduğundan bunu yapması, -tıpkı beraberinde helâl bir yiyecek bu­lunması hâlinde olduğu gibi- lâzımdır.

Ancak ölünceye kadar tedavi olmayı kabul etmeyen kimsenin durumu bunun hilâfınadır. Bunu kabul etmesi üzerine vacip değildir, tedaviyi terk etmekle de asi olmaz. Çünkü yapıları tedavinin ona şifa vereceğine dair kesin bir kanaat yoktur. Bununla birlikle Hanbelîler, muztar kimsenin dilenmeyi meyte yemekten öne al­masının vacip olduğunu belirlemişlerdir.

Ebû Yusuf ve el-Mühezzeb'in müellifi Ebû İshak gibi bazı âlimler ile Hanbelîlerdeki bir görüşe göre, muztar bir kimsenin meyte veya domuz etinden yemesi va­cip değildir, aksine mubahtır. Çünkü onun bu gibi hayvanın etini yemeyi terk etmekte belirli bir maksadı vardır ki, o da kendisine haram kılınan şeyden uzak dur­maktır. Diğer taraftan meyle etini yiyemeyebilir ve bundan tiksinebilir. Bunun di­ğer bir sebebi ise Resülullah s.a.v. ashabından Abdullah b. Huzâfe es-Sehmî (r.a)'den rivayet edildiğine göre; Bizanslıların zâlim bir yöneticisi onu üç gün sü­reyle hapsetmiş ve yanına su katılmış şarap ile kızartılmış domuz eti koydurmuş, fakat o bundan ne yemiş ne de içmişti. O kadar ki, açlık ve susuzluktan başını tutamaz olmuş, öleceğinden korkmuşlar ve oradan çıkarmışlardı. Bunun üzerine Ab­dullah o zâlime: "Aslında Allah onu bana helâl kılmıştı. Çünkü ben muztar bir kim­seyim, ancak senin İslâm dininde (başıma gelen bu musibet sebebiyle) sevinmene fırsat vermek istemedim." demiştir.

1-    Diğer taraftan böyle bir hâlde, bu gibi şeylerin yenilmesinin mubahlığı da bir ruhsattır. Diğer ruhsatlar gibi bundan da yararlarıması onun için vacip değildir. (el-Muğnî, VIII, 596; Tekmiletu Fethi'l-Kadîr, VII, 298.) Bunun bir başka sebebi ise yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Halbuki O size neleri ha­ram kıldığını ayrı ayrı bildirmiştir. Zaruret içinde ona muhtaç kaldıklarınız müs­tesna." (En'âm, 119). Burada zaruret hâlinde ihtiyaç duyularılar, haramdan istisna edilmiştir. Haramdan istisna edilen şey ise, -usul âlimlerinin de belirlediği gibi-helâl veya mubahtır.

Böylelikle anlaşılmaktadır ki, ölüm ile sonuçlarıacak olursa hapishanelerde ve benzeri kurumlarda açlık grevi, sözü geçen her iki görüşe göre helâl olmaz.

Zaruretin şartları veya belirleyici ölçüleri:

Zaruret iddiasında bulunan herkesin bu iddiası kabul edilmez veya haram fiil işlemesi ona mubah olmaz. O bakımdan zaruretin bir takım şartları veya belirleyici unsurları taşıması kaçınılmazdır. Söz konusu şartlar aşağıdaki gibidir: (Yazarın, adı geçen eseri, 66 vd.)

 

       1) Zaruretin gelecekte bekleniyor olması değil de fiilen varolması gerekir. Ya­ni yemek yemeyecek olursa, tecrübelere göre büyük ihtimalle, nefsin veya malın helâk olmasından gerçekten korkulması veya telef olma tehlikesinin kesinleşmesi lâzımdır. Bu konuda haram yemek için ikrah hâlinde olduğu gibi, zannetmek yeter­lidir. Kesinlik yahut da ölecek noktaya gelmek şart değildir. Aksine bu noktaya ge­linecek olursa Şafiîlerin açıkça belirttiği gibi yemek yemenin faydası olmaz ve ye­mek de helâl olmaz.

 

       2- Zaruret içerisinde bulunan (muztar) kimsenin şer'an haram oları bir şeyi işlemek zorunda kalması, yani karşısında bu tehlikeyi defedebilmek için haram kul­larımaktan başka her hangi bir mubah yolun kalmış olmaması. Çünkü zaruret hâlin­de haram oları şeyleri kullarımanın sebebi, beslenme zaruretidir. Yani kendisi ile beslenilecek helâl bir şey bulunamadığı zaman böyle bir şey söz konusu olur. Bun­da da her hangi bir görüş ayrılığı yoktur.

 

       3- Haramı kullarımasını mubah kılacak bir özrün gerçekleşmesi. Yemeği terk edecek olursa yürüyemeyecek ve dolayısıyla arkadaşlarından uzak kalıp helâk ol­maktan korkmak, binmekten âciz kalıp helâk olmaktan korkmak hâlinde olduğu gi­bi; canını veya bir organını telef olmaktan korumak istemek. Bundan açıkça anlaşı­lıyor ki, teyemmüm etmeyi mubah kıları her bir sebep -nitekim Şafiîlerle Hanbelîler bunu açıkça ifade etmişlerdir- haram oları şeyi yemeyi yahut da mahzur (haram) kılınmış bir işi işlemeyi mubah kılmaktadır. Bu konuda bir dış organda aşın derece­deki bir kusurun husule gelmesinden korkulması, -hastalığın uzamasından korkul­ması gibi- nazar-ı itibara alınır. İşte bu iki hâlin her birisi de haram oları şeylerden yemeyi mubah kılar.

 

       4- Muztar (zaruret içerisinde bulunan kişi)'ın İslam’ın ilkelerine muhalefet ememesi. Hiç bir şekilde zina, katil, küfür ve gasp helâl olmaz. Çünkü bu gibi işler, bizatihi fesattırlar. Bununla beraber başkasının yiyeceğini -eğer o anda o kimse de zaruret derecesinde muhtaç değilse- zorla almaya ruhsat verilmiş olduğu gibi; kal­bin İslâm ile dopdolu olması şartı ile sadece dille küfrü gerektirici sözler söylemeye de ruhsat verilmiştir. Bundan açıkça anlaşılıyor ki, mubahlık ruhsattan farklıdır. Çünkü mubahlık haramı helâle çevirir ve haram olmak niteliğini ortadan kaldırır. Ruhsat ise günahı kaldırır; fakat fiil haram olmak özelliğini muhafaza eder.

 

Bununla birlikte, kesinlikle insan öldürmek ve onu yemek mubah değildir. Ni­tekim, Şafiîlerin dışında cumhura göre ölmüş insanı yemek de mubah olmaz. Bunu ileride açıklayacağız. Dört mezhep imamının râcih oları görüşüne göre, başka bir şey bulunamayacak olursa boğazda tıkanıp kalmış bir lokmayı indirebilmek için ol­ması hâli müstesna şarap içmek haramdır. Malikîlere göre de kan, pislik yahut kay­bolmuş devenin yenilmesi hiç bir şekilde helâl olmaz.

 

       5- Biraz sonra açıklayacağımız gibi, cumhurun görüşüne göre asgarî miktarı ya da zararı önlemek için gereken miktarı almakla yetinecek ve bunu aşmayacak. Çünkü haramın mubah olması bir zarurettir ve zaruret de kendi miktarı ile takdir edilir.

 

       6- İlaç için zaruret bulunması hâlinde, haram oları ilacı âdil, dinine ve ilmine güvenilir bir doktorun belirlemesi ve haram olmayan ve onun yerini tutan bir başka ilacın bulunmaması. Zaruret durumu belirli bir zaman ile mukayyet değildir. Çünkü bu konuda ki­şiler arasında farklılık vardır. (Keşşaful-Kınâ', VI, 194; el-Muğnî, VIII, 595)

 

       Zaruret hem yolculuk hem de ikamet hâllerini bir arada kapsamakta mı­dır?

 

Hem ikamet hem de yolculuk hâlinde zorunlu olarak ihtiyaç duyulacak olursa haramlar mubah olur. Çünkü zaruret ile ilgili ayet-i kerimede: "Kim mecbur kalır­sa..." (Bakara, 173) buyrulmuş ve burada bu iki hâlden belirli herhangi bir hâl ile kayıtlı olmaksızın mutlak olarak zikredilmiştir. Bu, muztar oları her kişi hakkında umumi bir lafızdır. Diğer taraftan zaruret, bazen genel bir açlık zamanında, ikamet hâlinde de söz konusu olur. Mubahlığın sebebi ise, canı helâk olmaktan korumaya ihtiyaç duymaktır ki, bu her iki durumda da umumi bir hâldir. (İbn Kudâme'nin imam Ahmcd mezhebine dair kaydettiği görüş budur el-Muğnî, VIII, 596. Diğer kitaplardaki ifadelere de uygundur. Keşşafu'l-Kınâ', VI, 194)

 

1-  Bu hüküm dört mezhebin ittifakıyla böyledir. Hanefîler ise (et-Tavzîh, n, 194; Musellemu's-Subût, I, 113; Ahkâmu'l-Kur'ân (el-Cessâs), I, 147)  ister mâsiyet maksadıyla yapıları bir sefer olsun, isterse de mubah bir sefer esnasında günah iş­lensin ayırım gözetmezler. Dipnotta da belirtildiği gibi Hanbelîler tarafından tercih edilen görüş budur. Mâlikî mezhebinde meşhur oları ise şudur: (el-Muvâfakât, I, 337; Ahkâmu'l-Kur'ân (Ibnü'l-Arabî), I, 58; Kurtubi, II, 333; el-Kavânînul-Fık hıyye, 173; Bidâyetü'l-Müctehid, I, 462) Muztar kimsenin mâsiyet yolculuğunda meyte ve benzerlerinden yemesi caizdir. Ancak böyle bir kimsenin namazını kısaltması yahut da orucunu açması caiz değildir. Çünkü yüce Allah:"'saldırmaksızın ve haddi açmaksızın" (Bakara, 173) buyurmuştur.

 

2-     Malikîler, meşhur oları görüşlerinde Şafiîler ve Hanbelîler ise (Kavâidü'z-Zerkeşî (yazma) yk. 107; el-Eşbah ve'n-Nezâir, Suyuti,, 124; Muğni'l-Muhtâc, VU, 64 268.; el-Muğnî, VIII, 297; eş-Şerhu's-Sağîr, I, 477) mâsiyet kastıyla yolculuk ile sefer esnasında mâsiyet arasında fark gözetmişlerdir. Meselâ, ko­casına karşı itaatsizlik ederek yola çıkan kadının veya eşkıyalık ya da insanlara zu­lüm maksadıyla yola çıkanın yolculuğunda olduğu gibi, bizatihi mâsiyet kabul edi­len bir yolculuğa başlayanın meyteden yemesi yahut da şer'î ruhsatları kullarıması mubah değildir. Çünkü mâsiyetler ruhsatlara esas değildir. Diğer taraftan yüce Al­lah şöyle buyurmuştur: "Kim mecbur kalırsa saldırmamak ve haksızlık etmemek üzere (yerse) üzerine günah yoktur."Tabiîn âlimlerinden Mücahid, Müslümanlara karşı haksızlık ve serkeşlik etmeksizin, demiştir.

 

Kim aslen mubah oları bir yolculuğa çıkar ve bu yolculuğu esnasında meselâ şarap içmek gibi bir günah işleyerek asi olursa bu, yolculuğunda asi oları kimsedir. Böyle birisine şer'î ruhsatlar mubahtır. Çünkü şer'î ruhsatların esası yolculuktur ve yolculuğun bizzat kendisi mâsiyet değildir ve böyle bir yolculukla da günah ol­maz.

 

sonraki sayfa

 

09.03.2009 13:33:00 Bu sayfa 20083 defa okundu
Sağlık Bakanlığının televizyon ekranlarında konuşacak kimselerle ilgili 'Ekran Sertifikası' girişimini nasıl buluyorsunuz?




 
Copyright © 2009 Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi
Sitemizdeki bilgilerin her hakkı yazarı ve kaynağına aittir. Kaynak gösterilerek kullanılabilir
Yazılım ve Görsel Tasarım: İnforce Bilişim Teknolojileri