Son Dakika
Salı, 19 Mart 2019 | Anasayfam yap | Favorilerime ekle    
Uzun uzun kamışlar, ucunu boyamışlar
ya da sağlıkta bazı kandırmacaların muhtasar anatomofizyolojisi. İşte Dr Ahmet Özdemir'in makalesi
Bu coğrafya ne yazıktır ki yüzyıllardır her konuda algılarla yönetiliyor. İkinci Viyana Kuşatmasının başarısızlığıyla başlayan onaltı yıllık savaş dönemi, Osmanlı’nın ilk toprak kaybının resmileştiği Karlofça Antlaşmasıyla son bulurken imparatorluğun girdiği açmazı da tarihliyordu. Batı, her alanda sömürgeciliğinin verdiği hızla gelişirken biz yerimizde sayıp dedelerimizin geçmiş zaferlerini anlatır olmuştuk torunlarımıza.
 
İstiklal Savaşıyla Anadolu kıstağını kurtarmasak bugün ne hallerde olurduk bilinmez. Tabi kimilerince bu kurtuluşun hikayesi de ihanetlerin romanıdır. Ama sonuç değişmez herşeye rağmen ve elimizde kalan topraklarda yepyeni bir Cumhuriyetimiz vardır. Avrupada terkettiğimiz verimli ovalardan sonra Anadolu sadece bozkırdır. Ya da yeni devletin hempaları biraz da olanı büyütmek, geçmişi küçültmek adına çorak bir ülke olarak betimler güzelim vatanımızı. Sonra da kalkınma hamleleri başlar hepinizin çok iyi bildiği. On yılda onbeş milyon genç yaratırız her yaştan mesela veya demirağlarla öreriz anayurdu dört baştan.
 
1930lara doğru, Birinci Dünya Savaşı ölen yüzbinlerce insana ve dağılan imparatorluklara rağmen açılmış hesapların kapanmasını sağlamaz ve esas yenik Almanya’da nasyonal sosyalistler çıkarlar meydanlara. En belirgin iddialarından biri de yahudilerin Alman toplumun kanını emdikleri ve ölümü hak ettikleridir. Bu keskin duruş holokosta doğru koşarken öncelikle okumuş ve zenginlerin olmakla beraber tüm yahudilerin kaçışını başlatır Almanya'dan. Bu okumuşlardan bir kısmı da ülkemize gelirler.
 
1933 Üniversite Reformu, Almanya’dan kaçıp gelen 200 civarındaki yahudi akademisyenin varlığında gerçekleştirilmiştir aslında. Bunlar olmasaydı bir reform olur muydu şüphelidir. 1980 yılında üniversite eğitimine başladığım İstanbul Tıp Fakültesinde özellikle temel bilimler derslerine gelen hocalarımız çok sık bahis açarlardı ve hepsi de övgü ve hayranlıkla söz ederlerdi hocalarından. Almanya’nın kaçkın vatansızları, genç Türkiye’nin umudu olmuş ve yüksek öğretim sistemini ve kurumlarını abad etmişlerdi.
 
İşte bu hocalardan birinin ülkemizden tek ilaç molekülü patentinin sahibi olduğunu okumuştum yıllar önce. Burada gerek ilacın gerek hocanın tam adlarını yazabilmek için aradım taradım bulamadım konuyu. Tıp tarihçilerine sordum, bilmesi muhtemel akademisyenlere ve sanayicilere sordum, bu yahudi akademisyenlerle ilgili özel çalışması olan Prof Dr Aykut Kazancıgil’e sordurdum ama nafile. Hatta bu arada kendisi de Almanya’dan Amerika’ya kaçan Arnold Reisman adında bir mühendisin ülkemize kaçan akademisyenlerle ilgili bir kitap yazdığını Hürriyet gazetesinin internet arşivinden buldum. Orijinal adı Turkey’s Modernization, Refugees from Nazism and Atatürk’s Vision olan kitabın ülkemizde Nazizmden Kaçanlar ve Atatürk’ün Vizyonu adıyla basıldığına vardım. Satışta olmayan kitabı sahaflardan araştırdım ama yoktu. Son çare İstanbul Üniversitesi Kütüphanesinden bir dost aracılığıyla pdfini edindim. Orada da bu konuda bir bilgiye ulaşamadım. Konuyla ilgili görüştüğüm herkes, ülkemizde bugüne kadar ilaç olarak patent almış bir molekülün olmadığını söylüyordu.
 
Gerçi son yıllarda ülkemizde bazı patentler alınmışsa da bunlar yurtdışında patentlenmiş etkin maddelerin farklı ek almış benzerleri sadece. Doğrudan molekül olarak keşfinden satışa arz edilmek üzere ruhsatlandırmaya kadar bütün süreçleri ülkemizde tamamlanmış ve patent almış bir ilaç maalesef yok.
 
Hal böyleyken, dünyanın onyedinci büyüklüğüne ulaşmış ekonomimizin içinde bulunan kara deliklerden biri olan ilaç konusu ne zaman öne çıksa, bir milli ilaç lafı uzar gider yıllardır. Kimisi milli ilaç hamlesinden söz eder, kimisi biraz daha mütevazi durup yerli ilaçların oranlarının toplam ilaçların içinde yüzde bilmem kaçına ulaştığından. Ama siz siz olun bu söylenenlerin hiç birine inanmayın. Eski zamanlarda da, yeni zamanlarda da bunların hepsi algı yönetimine yönelik kandırmacadan başka bir şey değildir. 
 
Bugün bırakın ülkemizde bulunmuş ilacın yokluğunu, etken maddesi ülkemizde üretilen ilaçların ülkemizde tüketilen tüm ilaçlarda oranı bile yüzde biri geçmez. Ekonomi diliyle konuşursak, gelişmiş ülkelerden veya Hindistan, Pakistan gibi gelişmekte olan ancak kimya sanayii güçlü ülkelerden ithal edilen etken maddeler ülkemizde ruhsatlandırıp tablet, şurup, kapsül gibi kullanım ürünlerine dönüştürülüp piyasaya verilir. Bu ilaçların karton/kağıt olan prospektüslerinin ve kutularının üretildiği selüloz bile büyük oranlarda ithalatla karşılanır. Belki bazılarına eklenen nişasta, glikoz veya boyar maddeler gibi destekleyici ürünler ülkemizde üretilmiş olabilir. Ayrıca, her yıl tüketilen ilaçların kutu bazında yüzde 40ı ama ödenen bütçe bazında yüzde 60ı doğrudan üretilmiş ilaç olarak ithal edilir. Hatta bunların kutulu olarak gelenleri de ihmal edilemez bir büyüklük oluşturur.
 
Konu bununla bitmez. Bir de bu ilaçları üreten ilaç şirketlerine bakmak lazımdır. 1800lerin sonuna doğru ordunun ihtiyacının karşılanması için tıbbiyenin içinde eczacılık sınıfı açılarak eczacılık eğitimi başlarken İstanbul’da usta çırak yordamıyla yetişen ve aktif olarak icra-i sanat eyleyen eczacıların nerdeyse tümü gayrimüslimlerden oluşuyordu. Bu yıllara kadar bitkisel, hayvansal veya tabiat menşeli ürünlerden kendi bilgileri ile ilaç hazırlayan eczacılar, batıdan hazır ilaçlar gelmeye başlayınca hızlıca hazıra konarak ilaç yapım tarzlarını bırakıp ilaç satış tarzına geçiverdiler.
 
Okullu eczacılık eğitimi müslüman tebaadan da eczacıların mesleğe girmesini sağlasa da hocaların da çoğunlukla gayrimüslimlerden oluşması bu  müslüman gayrimüslim oranını uzun yollar tersine çeviremedi. Zaten müslümanların çoğu da orduda görev aldığından serbest çalışan yerli(!) eczacıların bir kısmı da ithal ilaçları satarken o yıllarda Osmanlı’nın kendine mahsus bir ilaç kodeksi olmadığı için Fransız ilaç kodeksine uygun ilaçlar üretmeye başladılar.
 
Zamanla ilaç fabrikası/şirketine dönüşen bu girişimlerin millilik tartışması dururken, son yıllarda sağlığa verilen büyük önem ve destek nedeniyle sektörün çok hızlı büyümesi batılı ilaç şirketlerini ülkemize celb etmiş ve küçük veya büyük yerli ilaç firmaları bunlar tarafından ilerde kendilerine engel olunmasın diye satın alınmışlardır. Görünüşte dış sermaye getirmesi nedeniyle kamu tarafından sıcak bakılan ve desteklenen bu durum, aslında ülkemizin yeni sömürgeciliğe açılmasından başka bir şey sonuç getirmemiştir.
 
Hele de son kamu desteği verilen projeler ve şirketlere bakıldığında gelinen aşama bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar. Dünyada Big Pharmacy olarak tanımlanan küresel şirketler, yurt dışında planladıkları arge projelerini ülkemizin imkanlarıyla finanse etmektedirler. Bu projelerin sonunda bir tek patent alınmaması istismarın yadsınamaz göstergesidir ama sağlık bürokrasisi bu durumu görmez. Zaten görmek de işlerine gelmez.
 
Sadece televizyonlara çıkıp veya gazetecilerle yapılan basın toplantılarına katılıp yerli/milli ilaç projelerine bilmem şu kadar milyon lira teşvik verdik diye konuşmak yeter onlara. Sonra da oturdukları villaları Amerika'ya giden bir dostun ricasıyla bekledikleri ikametgah diye anlatırlar sağda solda.
 
Şimdi diyeceksiniz ki 'amma üfürdün'. Ben hazır başlamışken biraz daha üfüreyim. Yukarıda anlattığımlar yetmez bu arkadaşlara ve ağababalarına yaltaklanmak için daha başka yollar ve yordamlar ararlar. Arayan bulur ya, bunlar da bulurlar tabii. Mesela Big Pharmacy’nin ve bürokrasinin bütün engellemelerine rağmen binbir gayretle kurulmuş gerçek yerli firmaların ilaçlarını, kast-ı mahsusayla oluşturulmuş kurullar eliyle eften püften sebeplerle askıya alırlar birer ikişer. Bazen Big Pharmacy’den bir ilaç şirketinin desteklediği bilmem ne dergisinde yayınlanmış makaleye dayandırırlar gafletlerini, bazen de Avrupa Birliği İlaç Otoritesinin yine aynı gruptan başka bir ilaç şirketinin önünü açmak için ürettirdiği rapora dalaletlerini.
 
Bu kurgulanmış operasyonlarda, halk sağlığına yönelik girişimlerin engellendiği söylemleriyle toplumsal algı cambaza kaydırılırken, bire satılan ilaçların yerine Big Pharmacy’nin beşe ona satılan ilaçlarının eczane raflarını doldurması ve kamu kaynaklarının ve cepten ödemeci vatandaş paralarının oluk gibi bu firmalara akıtılması kimsenin dikkatini çekmez.
 
Piyasanın esas oğlanı Sosyal Güvenlik Kurumu, bu durumu dibine kadar bildiği halde üç maymunları bile oynamaz da şaşalı otellerde yapılan ve hepsi yine bu Big Pharmacy şirketlerinin sponsor olduğu uzmanlık dernekleri tarafından düzenlenen, bilimsel mi filimsel mi olduğu tartışmalı kongrelerde, yine bu şirketlerin hocalara, uzmanlara ve yetkili/etkililere tahsis ettiği kontenjandan tatil yaparak açık büfe yemek kuyruklarında kahkahalarla gülerler, yaptıkları ihanetin halk sağlığına yönelik tehditin bertaraf edilmişliğinin algısını yaratarak kamufle edilmişliğinin rahatlığında.
 
Bunlar ortada salkım saçak dururken, ülkemizde ruhsatlanabilecek ilaçları ucuza satmamak için doğrudan temin kanalının genişletilip, milyarlarca liranın sağlığın sürdürülmesi algısı altında fütursuzca harcanması bir yana, geçmişte oluşturulan ilaç fiyat politikaları çerçevesinde fiyatların dip seviyeleri görmesi nedeniyle karları azalan şirketlerin, yüksek zam oranı sağlamak için geliştirdiği ilaç yokluğunu da ilaç depolarına ve eczanelere yükleme gayretleri yok mu, ben bile hayran kalıyorum kendilerine.
 
Çoğunluğu 50-60 metrekare alana sahip eczanelere kim ne kadar ilaç stoklayabilir kimse bakmaz. Ya da ilaç depolarının binlerce eczane talebinin ve gözünün altında nasıl ilaç vermemezlik edebileceğini sormaz. Üstelik gerek eczanelerin, gerekse ilaç depolarının stoklarındaki ilaç miktarı, İlaç Takip Sistemiyle her daim Sağlık Bakanlığının veri merkezlerinde kayıtlıyken hangi babayiğidin yok satabileceği de başka bir muammadır. Ama aslolan Big Pharmacy lehine algının yönetilmesidir ve alınan ilaç zammıyla süreç 'başarı' ile sonuçlandırılmıştır.
 
Bekçi ve tilki tamam da bir de kümesteki tavuk rolünü üstlenen vatandaşa bakmak lazımdır tabi ki. Kültür, sanat, edebiyat ve seyirden öteye spora olabildiğince uzak duran yurdum insanı, operasyonların da etkisiyle tam bir hastalık hastasına dönüşmüştür. Maalesef vatandaşlarımız, sağlık profesyonellerinin her türlü medya mecralarını kullanarak sabahtan akşama sürdürdükleri yayınların hasta taleplerini kışkırtmasıyla her gün kendilerini dinlemekten ve kendilerini anlatmaktan yorulmadan, hastane kapılarına koşup hastalık tezgahtarlarının kapılarında ömür tüketiyorlar.
 
Ellerine tutuşturulmuş reçeteleri Hz Musa'ya Tuva Vadisinde indirilmiş kutsal tabletler gibi özümseyerek götürdükleri eczanelerden aldıkları ilaçları da çoğu zaman kullanmadan buzdolaplarında soğumaya bırakıyorlar. Yapılması öngörülen müdahaleleri kuzuların sessizliğinde kabullenişleri ve yapılanın önemini cilde atılmış dikiş üstünden anlatışları ise apayrı ve başlı başına bir trajedi.
 
Bütün bunlar yetmezmiş gibi modern tıbbın -haklı veya haksız oluşunun ötesinde- bilimsellik kisvesinde sunulmuşluğunun baskısında unutulmaya yüz tutmuş geçmiş zamanların tıp yaklaşımlarının, unutturulmaya zorlanmış dinin yeniden keşfedilmesinden mülhem piyasaya sunulması, bir başka garabetimiz.
 
Çoğu, sağlık eğitiminin semtine uğramamış hastalık tellalları, her gün her yerde karşımıza geçip başımızda boza pişiriyorlar. Bu kerameti kendilerinden menkul şarlatanlar güruhu, toplumun niteliksiz dindarlığını da kullanarak, toplum katmanlarına tarifsiz derinlikte ve genişlikte nüfuz edip yalan yanlış söylem, ürün ve uygulamalar üstünden o kadar akıl almaz paralar kazanıyorlar ki, değil pratisyen ve uzman hekimler, profesör titrine kavuşmuş akademisyenler bile bunlara meyledip yoldan çıkıyorlar.
 
Her şey algıların şartlandırılmışlığında güdülenmiş arz ve taleplerin piyasasına akıyor. Her sağlık konusu mutlaka bir veya birden fazla hastalık üstünden konuşuluyor. En makul davranış ve durumlar bile bir hastalık korkusuna kurban ediliyor. Sizin anlayacağınız kurgulanmış düzen tıkır tıkır işliyor. Alan memnun, satan memnun, bakan memnun.
 
 Cenaze namazına toplanmış insanların kısık kahkahaları tabloyu tamamlıyor. İmam efendi 'haklarınızı helal ediyor musunuz' diye ünlediğinde, hiç kimse bu evrende alınan her nefesin, çıkarılan her sesin, yapılan her hareketin, üretilen her düşüncenin, kurulan her hayalin, sağlanan her faydanın, verilen her zararın mutlaka bir karşılığının olacağı hesap gününü akletmeden, yapıp ettikleriyle yüzleşmeden, varacağı ateşi ölçüp biçmeden 'helal olsun' diyerek, kurulmuş zembereklerini boşaltıyor.
 
Dönsün bakalım bu devran bir zaman daha. Nasılsa an gelecek ve biz görmesek bile bir gören olacak mutlaka: el mi yaman bey mi yaman...
 
24.02.2019 01:09:00 Bu haber 374 defa okundu
Uzun uzun kamışlar, ucunu boyamışlar
Sağlık Bakanlığının televizyon ekranlarında konuşacak kimselerle ilgili 'Ekran Sertifikası' girişimini nasıl buluyorsunuz?




 
Copyright © 2009 Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi
Sitemizdeki bilgilerin her hakkı yazarı ve kaynağına aittir. Kaynak gösterilerek kullanılabilir
Yazılım ve Görsel Tasarım: İnforce Bilişim Teknolojileri