Son Dakika
Cumartesi, 25 Şubat 2017 | Anasayfam yap | Favorilerime ekle    
Toplu bir şizofren yaşıyoruz adeta...
Dilek Buz'un 'Hastanede bir gece' başlıklı kısa öyküsü çağın uzun hikayesini anlatıyor. Bu öykü içimizden biri veya bizim muhtemel hikayemiz bile olabilir. Kimbilir?

Geçenlerde aniden rahatsızlandım. Bir geceyi hastanenin acil servisinde geçirmek zorunda kaldım. Nöbetçi Doktor ön muayene yaptıktan sonra hemşirelerden bazı tahlillerimin yapılmasını istedi. Tahlil sonuçları çıkıncaya kadar da kolumdan serum bağlayıp bir odaya yatırdılar beni. Oda da dinlenerek sakinleşmem istendi. Bende bu tavsiye ye uyarak yatağıma uzandım.

Rahat bir gece geçireceğimi sanmıştım. Ama öyle olmadı. Odada iki hasta yatağı vardı ve birinde ben diğerinde yaşlı bir adam yatıyordu. Yaşlı adamla geçirdiğim gece boyunca tüm sancılarımı unuttum. O gece, kutupların soğuk nefesi ile çöllerin kuru yangını arasında kalakaldım.

İhtiyar yatakta uzanmış yatıyordu. Başucunda torunu yaşlarında genç birisi oturmuş kitap okuyordu. Kitap; roman ya da benzeri bir şey olmalıydı. İhtiyar onunla ilgilenmiyordu. Gözlerinin feri sönmüş ama çenesi sağlam görünüyordu. Sürekli mırıldanma halindeydi. Bir ara sesini yükseltti ve benimle konuşmaya başladı.

-“Delikanlı hoş geldin, geçmiş olsun. Ben huzurevinden geldim, sen nereden geldin? Adın ne senin? Hasta mısın sen yoksa? Bak ben hasta olmadığım halde getiriyorlar buraya. Ufacık bir öksürüğü ciddiye alıyorlar. Tabi bu onların görevi, sağ olsunlar, ne güzel bakıyorlar bize. Evimizde hissediyoruz kendimizi. Bütün bu çocuklar akşama kadar yedirip içiriyorlar bizi. Gezdirip güldürüp güzel vakit geçirmemizi sağlıyorlar. Abdest almamıza bile yardım ettikleri oluyor. Kendi evlatlarımız gibiler. Bak, evlat dedim de aklıma geldi anlatayım. Benim üç çocuğum var. İkisi kız biri oğlan bunların. Şimdi kocaman adam oldular. Hepsi evli barklı iş güç sahibi kimseler. Büyük kızım kuran kursu hocası oldu. Onu küçüğü olan ikinci kızım öğretmen ve en küçükleri olan oğlum da...(bir müddet duraklayıp düşündü) eee, hatırlayamadım şimdi, neyse unuttum. İyi bir meslek sahibi olmalı. Ama şimdi aklıma gelmiyor. Öff.öffff. İçim sıkılıyor bugün. Hava mı basık ne? Pencereyi açsak mı acaba?”

İhtiyar bunları konuşurken genç adam kitap okumaya devam ediyordu. Ben de karşılık vermeden dinliyordum.

-“Çocuklarım diyordum değil mi? Her bayram ziyaretime gelirler. Çok severler beni, bende çok severim onları. Öper koklarım tek tek. Hem de bebekken nasıllarsa öyle duyarım kokularını. Hiç değişmedi onların mis kokusu. İçlerinde büyük kızım bir başkadır. Gerçi kocası tam bir despot olmalı, hiç ziyaretime gelmez. Gelmediği gibi torunlarımı da göndermez. O kızım çok içlidir, bana hiç dayanamaz. Her geldiğinde mutlaka ağlar, sarılır bana, öper koklar yaşlı yanaklarımı. Saçlarımı tarar parmaklarıyla, omuzlarımı sıvazlar, teskin eder yaşlılık heyecanımı. Benim kendisini küçükken sevdiğim gibi sever. Bebekliğini hatırlarım, o kadar güzeldi ki. Hiç yaramazlık yapmazdı. Gözleri ışıl ışıldı. Onun kokusunu sadece cennette bulacağımı düşünürdüm. İçimi onun mis kokusuyla her doldurduğumda bir huzur peyda olurdu bana. ben de mest olmuş bir vaziyette yumuşacık yanaklarını öperdim. Elleri kibar bir tombullukta, parmakları da zarif mi zarifti. O parmaklar bir kere uzandığı vakit, canımı almak için bile uzansa kıpırdayamazdım.

Büyüdükçe her akşam pencerede bulur oldum onu. İşten gelişimi bekler, “hoş geldin babacığım” la karşılardı beni. Kapı açıldığında boynuma yetişemediği için bacaklarıma sarılır ve bırakmak istemezdi. İpek saçlarını avuçlar öper koklardım yine. İşte şimdide o beni öpüp kokluyor. Beni çok seviyor, benim onu sevdiğim gibi. (titreyen dudaklarıyla gülümser gibi yaptı, zaten yarı kapalı gözlerinden süzülen bir iki damla yaşı silip konuşmaya devam etti)

Bir küçüğü olan kızım, şu öğretmen olan, o da çok iyidir. Ablası kuran öğretmeye çalışırken oda ahlak, edep ve ilim öğretir öğrencilerine. Çok titiz ve düzenlidir. Çalışma masasında uyuyup kalırdı öğrenciliğinde. Ablasının duygusallığına inat o soğukkanlı ve gerçekçiydi. Yapmasını istediğim bir şey olmamıştır. O zaten yapardı çünkü. Neticede başarılı oldu. Düzenli bir aile kurdu. Öğretmenliğe de devam ediyor. Ama şundan eminim, kitap okuma saatleri ve gece namazına kalktığı saatler hiç değişmemiştir. Beni her ziyaretinde mutlaka bir kalem ve bir defter getirir. Düzenli yazmamın bana iyi geleceğini söyler durur.

Bir de oğlum var demiştim. Ne iş yaptığını tam hatırlayamadım ama çok beceriklidir benim oğlum. Yürekli ve yiğittir. Çocukluğundan beri mahallemizde hep örnek gösterilmiştir. Haklı ve mazlumdan yana olmayı bir vazife sayardı kendine. Bu yüzden birçok kez dayak bile yedi ama asla doğru bildiğinden şaşmadı. Temiz ve hassas bir ruhu vardı. Başkalarının acısına şahit olduğunda dayanamaz, kendi canı acımış gibi ağlardı. Yufka yürekli ve merhametliydi. Annesine çok benzerdi bu yönüyle. Eşim de çok zarif ve pak bir kadındı. Ama rahmetli eşimi de pek hatırlamıyorum. Hatta gözlerinin rengini sorsan onu bile hatırlayamıyorum. Hatırladığım tek şey, oğlum ona, o da oğluma çok benziyordu.

Her neyse, konuyu çok dağıtmayayım. Zaten çok yoruldum. Dinlenmem lazım ama konuşmadan duramıyorum işte. Oğlum diyordum, çok merhametli. Oda yanaklarımdan öper, sever beni. Nazlar çocuk gibi. Eee ana babaya sevgiyi saygıyı Allah’tan öğrendi onlar. Kuran okurken ve namaz kılarken hep yanlarında oldum onların. Çocuklarımı mahrum bırakmadım rablerinden. Şimdi de onlar beni yalnız bırakmıyorlar.

Oğlum her geldiğinde sağlığımla yakından ilgileniyor. Huzurevinde bakımımla ve sağlığımla çok iyi ilgilendiklerini söylememe rağmen her defasında beni başka doktorlara götürmeyi teklif ediyor. Zorla ikna ediyorum iyi olduğuma.

Oğlumun da ziyaret alışkanlıkları var. Gelirken getirdiği meyveler içerisinden bir elma alıp kabuğunu soyar mutlaka. Ama benim çocuklarım için eskiden soyduğum şekilde. İncecik ve koparmadan... Elmanın kabuğunu incecik ve koparmadan soyardım. Bunu bir yarışma gibi izlerlerdi çocukken. Sonra dilim dilim doğrar ve kendi ellerimle yedirirdim hepsine. Elma yerken kızaran yanakları bir başka güzel olurdu. Hele hele büyük kızımın gamzeli yanaklarının kızarıklığı cennet gülünü andırırdı. Ah güzel çocuklarım var. Evlatlarım, hayırlı evlatlarım, canlarım....

Çok havasız burası, nefes alamıyorum, boğulacağım sanki. Ne olur açın şu pencereyi.”

Yaşlı adamı kıpırdamadan dinliyordum. Bir ara elinde kitap okuyan genç adamın telefonu çaldı. Gecenin acılı havasını bölmüş görünüyordu telefon sesi. Ama biraz sonra duyacaklarım acımı katlayacaktı.

- Efendim


-...


- İyiyim abi, sen nasılsın?


-...


- Allah iyilik versin abi, bende nöbetteyim, kitap okuyorum. Huzurevindeki yaşlı bir amcayı hastaneye yatırdık. Kimi kimsesi yok, kırk yıl deli hastanesinde yatmış. Sonra da iyice yaşlanınca zararsız diye huzurevine koymuşlar, şizofren aslında. Doktorlar bu gece ölür diyorlar. Onu bekliyorum bende. Ee sen ne yapıyorsun?

....

....

O gece bana çok şey öğretti. Toplum içinde yaşlı amca gibi niceleriyle birlikte yaşıyoruz. Neslimizi, çocuklarımızı kaybediyoruz aslında ama hayırlı evlatlar yetiştirdiğimizi zannediyoruz. Toplu bir şizofren yaşıyoruz adeta.

Acaba bizleri nasıl bir gelecek bekliyor. Avrupalı anne babalar huzurevlerine bakımevlerine mahkûm oldular. Önce onlar çocuklarını unutmuşlardı; sonra da çocukları onları unuttular.

Peki, biz çocuklarımızı seviyor muyuz? Tanıyor muyuz onları? Emin miyiz bundan? Kendimizi kontrol etmek için isimlerini saymaya çalışalım. Hastanede bir gece, yaşadıklarımızın ve ümit ettiklerimizin bir yalan olduğuna şahitlik etmeden uyanalım.
 

12.08.2012 13:12:00 Bu haber 3232 defa okundu
Toplu bir şizofren yaşıyoruz adeta...
Sağlık Bakanlığının televizyon ekranlarında konuşacak kimselerle ilgili 'Ekran Sertifikası' girişimini nasıl buluyorsunuz?




 
Copyright © 2009 Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi
Sitemizdeki bilgilerin her hakkı yazarı ve kaynağına aittir. Kaynak gösterilerek kullanılabilir
Yazılım ve Görsel Tasarım: İnforce Bilişim Teknolojileri