Son Dakika
Perşembe, 15 Kasım 2018 | Anasayfam yap | Favorilerime ekle    
Tedebbürleşen mimari ve yılanı unutmayan insan
Kendine yabancılaşan dolayısıyla da küstahlaşan insan ne yazık ki çıkarı için yeryüzünden kibirli bir yürüşe çıkmış durumda. Oysa bu iki makale bize unutmaya yüz tuttuğumuz iki önemli değeri hatırlatıyor.

İlk makale yazar Ali Yıldız'dan

"YILANIN BİLE SUYUNU UNUTMAYANA..."

“Burdur Bucak Sarnıçları’nı ziyaret ederken çobanlardan Yörüklerden çok faydalandık.En iyi onlar bilirler Sarnıçla...rın yerini. Zaten bazı yerde bunlara Çoban Sarnıcı denir. Fakat sarnıç seyahatnamemizde gördüğümüz bir ayrıntıyı, işin aslını kaçırmadan burada dillendirelim.

Burdur-Bucak Sobye Köyü’nden Orhan Coşkun 48 yaşında, biraz yukarıda değindiğimiz Türkmen aşiretlerinden Sarıkeçili obalarından olduğunu söylüyor. Kuzuları ile karışık olarak güttüğü 250 baş koyun sürüsünün başında görüştüğümüz Orhan Coşkun, bizi sarnıç ve kuyulara götürdü. Gördüğümüz bir kuyu var ki bizi çok etkiledi. Kuyunun hiçbir mimari özelliği yok. Su alma ağzına kare şeklinde kurulan kalıpla beton dökülmüş. Buraya kadar her şey olağan.

Ama olağanüstü olan şey bu kuyu ağzına dikine sarkıtılıp duvara mıhlanmış bir dal parçası idi. Bu dal parçasını SUSAYAN YILAN ve KERTENKELELERİN SU İÇMESİ İÇİN çaktıklarını söyleyince ürperdim. Başka bir aleme gittim geldim. Yılan bu dala sarılarak kuyuya insin ve suya kandıktan sonra rahatça çıksın diye çakmışlar bu dalı.

Doğrusu göz yaşartıcı bir tablodur bu. Kıvrak zekâsını işleten Yörük, başka bir ihtimali de hesap etmiş. Yılan suya indikten sonra çıkamaz, içinde boğulup kalırsa, su mundar (murdar) olur diyor. Her iki düşünce de cahil diye vasfettiğimiz bu arif insanların inceliği ve hayata sarılışını gösterir. Atalarımız “su içerken yılan bile dokunmaz” derlerdi. Ama aslında onlar “su içen yılana bile dokunmamışlar” da biz yeni öğrenmişiz. Bu bizim kültür hazinemizden ne ölçüde koptuğumuza işaret eder. Varidatı ve kainatı, vahşi doğayı ve canlıları hayatın ayrılmaz bir parçası gören atalara rahmet olsun.

Sarnıçları ziyaret ederken onların teknik vasıflarını sayıp dökelim elbet. Ama Yılana Su Veren Atalar Kültürüne de; EN çarpı BOY, çarpı YÜKSEKLİK, kuru kavramı kadarcık olsun yer verelim müsadenizle..

Türk-İslam medeniyetinin bir insaniyet, merhamet ve vicdan medeniyeti olduğunu, yılana su vermek için kuyuya mıhlanan bu dal parçasında bize gösteren Sarıkeçili Yörüğü Orhan Coşkun’a teşekkür borçluyuz. Fotoğrafı da Hasan Tülkay çekti.

Artık tazyikli suyumuz geldi, sarnıç ve kuyulara ihtiyaç kalmadı diyerek onları yıkıp tahrip eden bencil mülk sahiplerine, belediye başkanlarına, şehir plancılarına ve eski eser yağmacılarına da diyecekleriz var: Yılanların suyunu unutmayın!

Bu dünyada yalnız değilsiniz. Yılanların olmadığı bir dünyada vallahi tallahi siz de bir hiçsiniz. İnanmayan bilim adamlarına sorsun. Kekliklerin arıların olmadığı dünyada kaç gün yaşayabileceklerini onlardan öğrensinler.
Orhan Coşkun Hikâyesi bununla bitmiyor.

Sürülerini otlattığı sahadaki yabani ahlât ağaçlarına aşılar yapmış. Bazısına armut, bazısına elma… “Ne yapacaksın bu ağaçları aşılayıp da; onlardan ne beklersin bundan sonra, bak yaşın da geçiyor” dediğimiz de; “ Olsun dedi, ben yemezsem, kurt-kuş yesin! ”

Bu cevaba Eyvallah!

Aynı cevabı Gazipaşa’nın Seyfe Köyünde küçük bir çocukken anamdan duymuştum. Bir deli yemişe (yabani incir) aşı yapıyordu. “Ana napıcaksın bu dağ başında yemişi?” demiştim de, o da cevaben: “Olsun A’çocuğum, biz yemezsek kurt kuş yesin!” demişti. Ardaki mesafelere ve zaman farkına aldırmadan aynı kültürle beslenen İstiklal Gazisi Emrullah Kızı Ümmü’ye de rahmet olsun. İncir’e ve Zeytun’a yemin olsun ki onların hayrat kültürünü asla terk etmeyeceğim.”

İkinci makale ise yazar Lütfi Begen'e ait

Göğe yükselen konut ideolojisi: Kent mi? Şehir mi?

Lütfi Bergen / Yazar

Kentler ve şehri ayrıştırarak Müslümanlara ait toplumsal mekânın Batı toplumlarının mekânına benzemezliğini savunuyoruz. Böyle bir savunma en başta Müslüman fertlerin komşusuz yaşayamayacağı ilkesi gereği ortaya çıkıyor. Bizim kültürümüzde kırk kapı komşu için ekmek-su-tuz-ateş gibi temel hayat ihtiyaçlarına dair talepler muhtaçlara haktır. Bunlar teklifsiz talep edilebilir, karşılık beklenmez maddelerdir. Modern kent bu maddeleri kapitalizmin mantığı içinde paraya tahavvül edilebilir saydığı için artık sebil, aş evi, ekmek-tuz hakkı gibi bize ait kültürel mimari elden çıkmıştır.

Mekanı kaybetmek...

Biz değil sadece kuşlara, dağdaki kurtlara dahi aşını veren, suyunu tedarik eden şehir mantığımızı modernizmin kent tasavvuru içinde hayata geçiremeyecek kadar mekânını kaybetmiş varlıklara dönüştük. Bireysel aleminde dindarlıklarını yaşayanlar haline geldik. Tarihte ortaya çıkmış önemli bir uygarlık olan Mısır ile günümüz Batı modernliğinin mimarisinin “gökyüzüne tırmanması” ve kölelik oluşturması zorlama bir benzerlik arayışı sayılabilir mi? Cengiz Bektaş’ın Türk Evi başlıklı kitabında da ifade ettiği gibi Doğu Anadolu’dan Yugoslavya’ya Müslüman toplumun evlerinde benzer ilkeler bulunması rastlantı değildir. Bu evi yaratan insan, evreni kendisi için yaratılmış düşünmemektedir. Müslüman toplumun ev-mahalle mekânı; konu komşuya gösterişi, tekebbürü ayıp saymakta, kokusu komşuya giden yemekten hicap duyarak bir kap da komşuya gönderecek kültürle var olmaktadır. 

Bu evlerin önemli özelliklerinden biri de gün doğusuna bakması, az erke (enerji) tüketilen evler olmasıdır. Yerleşmede de topografyaya uyulmakta olduğundan kimse kimsenin evinin içine bakmayacak; kimse kimsenin havasını, güneşini, göz hakkını (bakışını) kesmeyecektir. Biz bu mimariyi, şehir anlayışını yani Müslüman değerlerin şehri ve kültürü kuran merkeziliğini kaybettik. Bu kaybedişin arka planı modernleşme meselesidir ve Türkiye’nin Batılaştırılması zihniyetinden beslenmektedir. Türkiye’nin Batılaşması, halkın modernleştirilmesi ile koşut yürütülmektedir. Özellikle lastik tekerlekli ulaşımın ve karayolu yapımının tercih edilmesi Türkiye’nin sosyal tabakalarında önemli değişmelere neden olmaktadır. Otomobil ile kentlerin büyümesi arasında dolaysız bir ilişki bulunmaktadır. Kentler ile modernleşiyoruz ve işgal ediliyoruz. Şehirlere dönmek, kendi evlerimizi kendimiz yapmak, kent boyunduruğundan, modernliğin sıkıntılarından kurtulmak gerekiyor.

Artan otomobil bağımlılığı kentin birbirinden uzak alanlarını bağlamakta ve kent mekanını emlâk değeri açısından ele almaktadır. Kentlere kalkınma perspektifinde planlama yapılmakta, içinde yaşayan toplulukların kültürel değerlerini yansıtan mimari yapılaşmalara izin verilmemekte, mevcut olan kültürel mimariler de yok edilmektedir. Günümüz dünyasında kentler arabaların geçişleri için tasarlanmıştır. Otomobil, uzak mesafeler arasında (ama kent içinde) seyrini tahkim için kent halkını esir almış, kent halkını borçlandırmıştır. Kent otomobil ve göğe abanmış konutlar için kendi sakinlerini köleleştirmiştir. Bu durum Mısır piramitlerinin yapılması için kent halkının taş hamalı kılınmasının bir benzeridir. 

Geniş caddeler, yayaların geçişi için durmayı gerektirmeyen alt-geçitler kent mekânını otomobilin egemenliğine teslim etmekte ve paralel olarak da kent sakinlerinin apartman-gökdelen tipi yapılarda ikametini icbar etmektedir. Müslüman şehri, dar sokaklarıyla ve çıkmazlarıyla otomobilin hız, seyir, hareket kabiliyetine meydan okuyan bir kültür getirmekte olduğundan tasfiye edilmektedir. Üstelik bu tasfiye kent halkının modern kent talebi ile büyülenmişliği üzerinden yapılmaktadır. Kent içine aldığı insanları kendi işleyişine itiraz edemeyecek şekilde büyülemekte, uyuşturmakta, zehirlemektedir. Bu nedenle kent yapılaşması ve otomobil dünya kapitalizminin Batı-dışı toplumlara dayattığı yeni bir sömürgecilik ve kültür transferi olarak okunabilir. İşin ilginç olan tarafı Türkiye’de Namık Kemal’den beri aydınların geleneksel hayatı kötülerken Batı tipi konut ve ulaşım modellerini örnek göstermeleridir. Namık Kemal çamurlu yollar, çıkmaz sokaklara karşı otomobillerin hareket ettiği bir kent hayal etmekte ve Londra’yı da “medeniyet”in timsali bir şehir görmekteydi. Namık Kemal’in hayalinden bir nebze ötede değiliz.

Şehrin insanları ve kentliler

Otomobil ve apartmanlaşma gerçekte bir çok insanın ulaşım hakkını gasp etmektedir. Küçük yaştaki çocuklar, yaşlılar, özürlüler, yoksullar apartmanlaşma ve otomobil nedeniyle kentin bir yerinden diğerine gidememektedir. Kente yapılan masraflardan dolayı insanlar mağdur edilmekte ve kentin yatırımlarından da istifade edememektedir. Bu manasıyla seküler bir zihniyetle dahi kavram üretildiğinde kent demokratik ve katılımcı bir mekân sunamamaktadır. Kentin ancak otomobil ile ulaşılabilir mesafelere doğru büyütülmesi ve dikine yükseltilmesi Müslüman şehrin kuruluşunda geçerli olan İslâmî değerlerin de tamamını terk etmeyi gerektirmiştir. Kent hiç bir zaman şehir olmayacaktır. Çünkü şehir sakinleri bir cemaattir; bu cemaat şehri bütünüyle kullanır, ortak alanlarını birlikte yaşardı. Şimdi ise İstanbul’da yaşadığı halde denizi görememiş, Avrupa yakasına hiç geçmemiş insanlarımız bulunmaktadır. İnsanımız kentin bütününü yaşayamamakta ama onun masraflarını yüklenmesi beklenmektedir. Kentler, mekanı bir takım sınıflara özgülemiş durumdadır. En basit tanımlamayla bu mekânlar şehirlerin bozulması, hastalanmasıdır. Bu hastalık bir kansere dönmüştür; kendi etini yiyen bir habis ur haline gelmiştir. 

Otomobil odaklı olarak tasarlanmış kentlerde binalar yollara ve alış-veriş merkezlerine yer açılabilmesi için uzak mesafelere inşa edilir ve yürümeyi imkânsız kılarlar. Yayalar uzak mesafelere yürüyemeyeceği için otomobil hayatın vazgeçilmezi haline getirilir. Ulaşımın yapılanması nedeniyle kent hormonlu bir hücre gibi sürekli ve hızlı bir şekilde büyümektedir. Kent, önüne gelen her köy ve kasabayı da kendine katar. Sınırlar, kentin başı ve sonu algısı ortadan kalkar. Bu modelde otomobil bağımlılığı katmerleşir. Çünkü toplu taşım hizmeti giderek eziyet haline gelmekte, evine gitmek için toplu taşım aracını kullanan kişiye sayısız durakta beklemeyi dayatmaktadır. Kentleşme, araç odaklı kent mekânını büyütmektedir. İnsan artık ikincilleşmiş ve kendine özsaygısını yitirmiştir. Otomobili olmayan biri kent içinde yoksullaştırılmış ve sakatlanmış olur. Türkiye, İslam şehrini yitirerek kendi insanını bu yoksullaştırmaya uğratmış görünmektedir. Tepeden inmeci modernleşme olan Kemalizm, kendinden sonra gelen muhafazakâr modernleşmeci dalgalarla yeniden ama başka araçlarla (Toplu konutlarla, otobanlarla) üretilmektedir. Bu kez modernleşme alttan gelmektedir. Kamu modernleşmesi yerine eşya-tüketim modernleşmesi devreye sokulmuştur. Başlangıçta modernleşmeyen, Batılaşmaya itiraz eden geleneksel-İslâmî kültürel kesimlerin kentten elde etmeyi umduğu rant nedeniyle mekânla ilintili kültürel değerlerini terk ettikleri, mekân hafızalarını kaybettikleri artık söylenebilir.

Cami ya da vakıf -bedesten merkezli şehir zihniyeti hızla terk edilerek hızlı bir kentleşme talep edilmiştir. Bu yeni kentleşme dalgasında muhafazakâr kesimlerin mahalle kavramına hiç yaslanmadıkları görülmektedir. Çünkü dört- beş- on- on beş katlı yüz binlerce konut yapılırken bu konutları birbirine bağlayan cami-vakıf unutulmuştur. Din, merkezî rolünden çıkartılmıştır. Üstelik bu yöneliş kenti inşa eden yeni maliklerce yürütülmüştür. Camilerin unutulmuş olmasının geriye dönüşü eski İslam şehri siluetini oluşturmayacaktır. Çünkü gecekondudan apartmanlaşmaya yönelen bu yeni modernleşme sürecinde camiler, genellikle oturulmayan mekanlarda (bodrum katlarında, sığınaklarda, rutubetli merdiven altlarında) kendine yer bulacaktır; din yer altına indirilmiştir. Üstelik kendi müntesipleri tarafından.

Hukuki hukuksuzluklar...

Kentleşme mevcut süreçte bir “hukukî hukuksuzluk” olarak da yapılaşmaktadır. Kentsel dönüşüm bir beldede on yıllarca oturan maliklerin mülkiyet haklarını ihlal eden imar değişiklikleri getirmektedir. Mülk sahipleri, bölgede yapılacak AVM, viyadük, otoyol gibi imar düzenlemesi nedeniyle mülklerinin bir kısmını kamuya devretmek zorunda bırakılmaktadır. Özel mülk toprağında cami inşasına kalkışan Osmanlı yöneticisinin tasarrufuna zamanın mahkemeleri izin vermemişti. Buna göre arsa olarak tahsis edilen bir alana kamu alan imarı ya da ticari alan imarı verilmemesi; tarım arazilerinin de sınaî- ticari imara açılmaması gerekir. Özel mülk haline gelmiş konut alanlarının imar yapılarıyla oynamak devletin ve adaletin mülkün temeli olduğu gerçeğini göz ardı etmektir. Hukukun ahlâkîleştirilmesine muhtacız.

Kentleşme hızlı bir modernleşme sürecini getirmekte köy ve kırları insansızlaştırmakta, ülkeyi çölleştirmektedir. Kentleşme, belediyelerin arsa üreten aygıtına dönüşmüştür. Türkiye’de modernleşmenin “göğe yükselen konut ideolojisi” Anadolu-Müslüman topraklarını Manhattan Adası’na (gökdelen kent’e) dönüştürmeye teksif olmuştur.

Köyden kente ulaşma imkânlarının arttırılması ile Türkiye’nin bütünüyle kentlileştirilmesi, tüketim toplumuna evrilmiş yeni bir toplumsal kültüre neden olmuştur. Türkiye modernleşmeye entelektüel ve kültürel manada direnememektedir. Bu cihetle Türkiye’nin modernleşmesi; kentleşmenin yoğunlaştırılması, halkın köyden koparılması, kente göç ettirilmesi ile koşut yürümüştür. Sanayileşme ancak halkın kentlileştirilmesi ve modernleşme politikalarıyla gerçekleştirilebilmiştir. 

Erken Cumhuriyet modernleşmesinin kentleşme politikaları devlet-kamu binaları ile tezahür etmiş, bu tür modernleşme İkinci Dünya Savaşı’nın sonuçlarıyla birlikte biçim değiştirmiştir. Türkiye’de DP ile başlayan ve halen devam eden yeni modernleşme (Amerikanlaşma) kentleşmeyi kamu binaları dayatmaları dışında yeniden ele almaktadır. Devlet geriye çekilmiş, küresel egemenlik yerine geçmiştir. Bu ikinci modernleşme dalgası otoyolları kent planlamasında merkeze alarak yürütmekte, otoyollar için kamulaştırma ve arsa üretimine yönelmektedir. Artık “kamu yararı” yerine “küreselleşme- kalkınma” yararı için hareket edilmektedir.  

Türkiye bu ikinci modernleşme ile sanayileşme metoduyla kalkınma modelinden vazgeçmiş, inşaat, otoyol ve küresel pazar mekanları üretmeye (cadde mağazacılığı, alış-veriş merkezleri) başlamıştır. Kemalizm ile muhafazakârlık modernleşme hedeflerinde birlikte hareket etmekte ancak metotlarında farklılaşmaktadır. Her iki modernleşme de geçmişin bedesten- vakıf- mahalle- ev kültüründen kopmuş durumdadır.  

İki modernleşme ve mimari 

İki modernleşmenin birbirine benzerliğini yansıtmak bakımından bir örnek vereceğiz: CHP ve DP politik (devletçi modernleşme ile liberal modernleşme) zihniyetleri her konuda birbirine ters düşmüş görünmekle beraber Menderes’in İstanbul’u imar planı CHP’li siyaset yorumcuları tarafından alkışlanıyordu. Şevket Rado, Paris’i İstanbul’la kıyaslayarak yıkımları selamlamıştı. Metin Toker’e göre ise DP’li siyasetçiler Boğaz’ın üzerine asma köprü ve yer altı raylı sistemi gibi önemli projeler geliştirerek Cumhuriyetçi rakiplerinden daha fazla ferasete ve daha geniş bir vizyona sahip olduklarını göstermişlerdi.

Eski Cumhurbaşkanı İnönü’ye göre şehirleri imar etmek iyi bir şeydi de, DP İstanbul’un imar programını uygulamada çok yavaştı (GÜL Murat, Modern İstanbul’un Doğuşu, Sel Yayınları, 2013: 182- 183). İmar programlarının en önemli zararı şehrin kültürel dokusunu yok etmesidir. Buna rağmen imar şehrin kültürel dokusunu ortaya çıkarmak için yapılıyormuş gibi söylemle yürütülmüştür.

DP’nin imar programını resmi olarak açıkladığı basın toplantısında “Beyazıt Camii bütün ihtişamıyla ortaya çıkacak” sözü, muhalif Şevket Rado tarafından Süleymaniye Camii için tekrarlanır: “Atatürk Bulvarı’ndan Süleymaniye’ye doğru açılacak olan 700 metre genişliğindeki muazzam cadde ile etrafın ahşap binalarının temizlenmesi, Süleymaniye’nin asırlardan beri Türklerin görmediği bir cephesini gösterecektir ki, bu muhteşem mabedin yapılışından beri geçen 400 sene zarfında ona karşı yapılmış olan en büyük tanzim hareketidir” (GÜL, 2013: 182).

DP zamanında geniş yollar açılırken tarihi eser ve camilerin yıkılması da gerekmişti. Cadde genişletmeleri sırasında 18. Yüzyılda yapılmış Simkeşhane’nin önemli bir kısmının, 1747’de inşa edilmiş Hasan Paşa Hanı’nın yıkılması, Laleli Camii ve külliyesinin mimari yapısında önemli değişiklikler yapılması eleştirilere neden olmuştu. İstanbul’un yaşadığı en büyük tarihsel miras yıkımı DP döneminde otoyolların yapımı için imar çalışmaları sırasında ortaya çıktı.

Otoyollar, Türkiye’yi dünya ulaşım ağına bağlıyor, mal-eşya ve insan taşımasının küreselleşmesine hizmet ediyor. Bu nedenle dünya kapitalizmine bağlanmış Türkiye’nin kentlerinin Batı kenti gibi tasarlanması kaçınılmaz kılınmaktadır. Bugün de belediyelerin ve konut yapımında yetkili kılınan kurumların çalışmalarının hemen tamamının Türk şehirlerini bozarak yeni bir modernleşme üretmeye yöneldiği görülmektedir. Cumhuriyet öncesi üç tarzı siyaset ideolojilerinin modernleşme-Batıcılaşma bağımlılığına muhafazakârlık da eklenmiştir. Türkiye’de halkın İslâmî değerlerle terkib edilmiş bin yıllık kültür kodlarının yeniden güncellenmesi gerekmektedir. Türkiye Batılı bir toplum değildir. Türkiye teknolojiyi kullanırken bile kendi varoluşunun farklılığını hissettirecek refleksleri gösterebilmelidir.

Batı karşısında duruş koyabilmek, Doğu-Batı çatışması kuramına sahip çıkmakla mümkün görünmektedir ve bu karşı koyuşun örneği de vardır. Almanlar, Dünya Harbi’nde Sovyetlerin demiryolu ray genişliği farklı olduğundan, askeri teçhizat ve ikmal malzemelerini Asya’ya taşıyamadılar. Osmanlı ise Selanik, Kırım, Mısır’a liman yapmak için borçlandığının hemen ertesinde bu limanların işgaline veya bu beldelerin kendisinden koparılmasına engel olamadı. Kentler ile modernleşiyoruz ve işgal ediliyoruz. Şehirlere dönmek, kendi evlerimizi kendimiz yapmak, kent boyunduruğundan, modernliğin sıkıntılarından kurtulmak gerekiyor. (Star)

 

Ziyaretçi Yorumları (Toplam 1 yorum)
  • ESVET ÖZER
    GÖKDELENLER..ÇAĞIMIZIN BELASI..
    Arkadaşlar,Pygamber İslami şehrin nasıl olacağını öğütlemiştir..ve gökdelenlere lanet okumuştur,apartmanlarda ve bu binalarda evler daha yakın olduğu halde komşuluk yoktur..ve soğuk insnalardır,çocukları da donuktur ve duygusuzdurlar..bir batılı ekonomist gökdelenlere dikkat çekmiştir ki ne bu hadisi bilir nede peygamberi tanır ama ifadesi ilginçtir der ki:yüksek binalar ve gökdelenler yükselmeye başladığında o ülkede ekonomik kriz bekleyin..ve hep böyle olmuştur,ilk önce ne alakası var diyoruz ve kulağa komik geliyor ama ABD 'de bile 1929 buhranından önce gökdelen yapma yarışı vardı..bunun dünyada kronolojisini çıkardılar izlemiştim,çok şaşırdım bu ekonomisti doğrulayan bir belgeseldi,ne zaman bir ülke gökdelen yapımına girmiş,işte o zaman batmış..Dubai'de bile ekonomik buhran var,inşaatlar durma noktasında bizzat gördüm..zaten hadiste de:bedevilerin ahirzamanda yüksek bina yarışına girecekleri ve köpek dişi şeklinde yüksek binalar yapacakları uyarısında bulununca sahabe çok şaşırmış..işte şimdi oluyor o Dubai'de ki Burj el Arap 7 yıldızlı otel yelken şeklinde diyorlar ama değil,köpek dişi şeklinde..yani peygamber uyarıyor şehirlerinize yüksek bina yapmayın ki kriz başlamasın..
    14.05.2013 16:49:18
10.05.2013 17:07:00 Bu haber 3910 defa okundu
Tedebbürleşen mimari ve yılanı unutmayan insan
Sağlık Bakanlığının televizyon ekranlarında konuşacak kimselerle ilgili 'Ekran Sertifikası' girişimini nasıl buluyorsunuz?




 
Copyright © 2009 Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi
Sitemizdeki bilgilerin her hakkı yazarı ve kaynağına aittir. Kaynak gösterilerek kullanılabilir
Yazılım ve Görsel Tasarım: İnforce Bilişim Teknolojileri