Son Dakika
Pazar, 23 Şubat 2020 | Anasayfam yap | Favorilerime ekle    
Sürdürülebilir Tarım Mümkün mü? Lütfi Bergen
Sürdürülebilir tarıma geçilmelidir. Organik tarımın dünyayı doyuramayacağı tezi yanlış bir karşı çıkıştır. İnsanları kentlerde tüketici konumundan çıkaracak ve yeniden üretici olmalarını sağlayacak yönelimlere ihtiyaç vardır.

Türkiye’nin terakki-refah-kalkınma ideolojisini inşa eden İslamcılık / Kemalizm / Muhafazakârlık / Endüstriyel Sosyalizm akımlarını eleştirirken sıklıkla tarım sorununa değinmekte olduğumuz hatırlanacaktır. Nurettin Topçu’nun “toprak reformu”na ilişkin görüşleri ile İslamcılığın sağcı/kapitalist (dünya pazarlarıyla uyumlu) tekno-uygarlık seviyesine ulaşma ülküsünün çatıştığına da işaret eden birçok yazı kaleme aldık. Bu yazıda ise Süleyman Yılmaz’ın “Sürdürülebilir Tarım Mümkün mü?” başlıklı çalışması ekseninde endüstri ve tarım ilişkilerini ele alacağız.

Yazar, endüstriyel sistemin sonucu olarak ortaya çıkan gıda ve açlık sorunu, küresel iklim değişikliği, köylülüğün işçileşmesi gibi konulara “toplumların çöküşü” ekseninden bakmaktadır. Süleyman Yılmaz’ın çalışması Türkiye’de kalkınmayı ve bunun tekno-endüstriyel metotlarla gerçekleşmesini temel tez olarak kabul eden İslamcı yaklaşımların tartışmadığı kıtlık, iklim değişikliği, doğal su kaynaklarının kuruması, küresel açlık gibi konuları gündeme getirmektedir.

Süleyman Yılmaz’ın kitaptaki hedefi tarımın tüm sorunlarına /çözümlerine dair eksiksiz bir model sunmak değildir. Yazar bazı sorular sormakta ve radikal çözümler önermekte ise de bunların ucunu açık tutmayı önemsiyor. Çünkü ona göre şimdiye kadar ortaya konmuş modeller “Yeşiller”e göre mutlak bir başarısızlık örneği sergilemiştir. Süleyman Yılmaz, “Doğa şimdiye kadar kendi dinamikleri içerisinde kendi modellerini oluşturmuştur” (Yılmaz, 2015: 10) demektedir. Yazara göre geçmişte birçok toplum içine düştükleri krizin farkında olmalarına rağmen ekolojik yıkımdan kurtulamayarak yok olmuştur. “Sümerler buğday yerine tuzlu topraklara daha dayanıklı arpa ekimini artırmalarına rağmen tüm toprakların tuzlanmasına bağlanan çölleşmeye engel olamamıştır.” Yazara göre tarımı yatırım yapılacak bir sektör olarak gören, kârlı olduğu sürece yatırıma devam eden kapitalist ve sosyalist (ki her ikisi de endüstriyalisttir) sistemler doğanın ve yaşamın yıkımına neden olmuştur. Aral gölünün yok olması toprağı endüstriyel üretimin hammaddesi olan pamuk ekimine açılmanın bir sonucudur. Yazar “gıda temel ihtiyaçtır, yaşamın temelidir” fikrine vurgu yapıyor. Türkiye’deki tarım politikalarının dünya kapitalist sistemin taleplerine göre tarımı endüstrileştirmek doğrultusunda yürütüldüğüne, bu politikanın dünyanın kapalı bir eko-sistem olarak kaynaklarının sonluluğunu tehdit ettiğine işaret ediyor.

Süleyman Yılmaz’ın tezi endüstriyel tarım olarak adlandırılan sistemin artık sürdürülemezlik sınırına geldiğidir. 1950’den 2011’e dek dünya nüfusu 2,5 milyardan 7 milyara çıkmış, tahıl üretimi üç kat, et ve balık üretimi beş kat artmıştır. Dünya ekonomisi yedi kat büyümüş ise de büyüme pek çok alanda ekolojik yıkıma sebep olmuştur. 1) Toprakların doğal yapısı erozyon, tuzlanma, kuraklık, kimyasal kirlenme, kentleşme gibi faktörlerle bozulmaktadır, 2) Su kaynakları artan kentsel ve endüstriyel su ihyiyacı, endüstriyel tarım nedeniyle kurumaktadır, 3) Tarımla uğraşan köylü nüfus azalmakta ve kırsal tarım artık kentleri besleyemez hale gelmektedir, 4) Ormanlar da yapılaşma, turizm, yeni tarım alanlarının açılması, endüstrinin kereste ihtiyacı nedeniyle yok olmaktadır. Orman kaybı suyun, toprağın, topraktaki canlılığın kaybolması ile sonuçlanmaktadır, 5) Aşırı avlanma sonucu balık yataklarının %70’i tükenmiş durumdadır. Erozyon sonucu denizlere akan toprağın üst verimli tabakaları, gübre ve kimyasal atıklar denizlerde ölü alanlar oluşturmaktadır, 6) Endüstriyel uygulamalar tarımsal mahsulü hayvan yemi olarak kullanmaktadır. Hayvanlar et ve süt makinelerine dönüşmüştür. Endüstri otobur hayvanları etobur yapmaktadır.

Yazarın “Endüstriyel Tarım Nedir?” sorusuna verdiği cevap Batı kentlerinin tarımsal ürün ihtiyacının dünyayı nasıl şekillendirdiğini de açıklıyor. Batı’nın sömürgecilik faaliyetini ele alan yazar sömürge plantasyonlarında köleleştirilen halkların ya da başka kıtalardan getirilen kölelerin çalıştırılmasıyla doğa tahribatına sebep verildiğine değiniyor. Sümer, Maya, Mısır, Çin uygarlıklarının da tarımsal üretimi sömürgecilik zihniyetiyle yaptığını ancak bu uygarlıkların “küresel” nitelik kazanmaması nedeniyle tarımın sürdüğünü belirtiyor. Endüstriyel toplumun ise tarıma sömürgeci zihniyetle girişi yıkımı küreselleştirmektedir. Günümüzde merkez endüstri devletlerinin nüfusu dünya nüfusunun yüzde 18’i iken nüfuslarının yüzde 90’ı kentsel alanlarda yaşamakta ve üretici değil tüketici tavrı göstermektedir. Üçüncü dünya ülkelerinden Batılı ülkelere gıda maddesi akışı yapısal hale gelmiştir. Batı tarımda üretimi artırmak için tarımda makineleşme, ucuz petrol, tarım ilaçları, gübre ve kimyasalları kullanmaya başlamıştır. Bu süreç Batı dışı ülkelerde tarımda nüfusa ihtiyacı iyice azaltmıştır. Çiftçiler söz konusu girdilerin finansmanını sağlayamadıklarından topraklarını kaybetmiştir. Girdi akışına ilişkin bu mecburiyet Batı dışı ülkelerde tarımsal üretimin tekelci küresel şirketlerin kontrolüne girmesine yol açmaktadır. Yazara göre sanayileşmiş ülkelerin tarımı, Üçüncü Dünya ülke tarımından daha verimli değildir. İki tarım arasındaki tek fark sanayileşmiş ülkelerin daha fazla girdi satın alıp daha yüksek üretim sağlayabilmeleridir. Küçük çiftçiliğin hâkim olduğu üçüncü dünya ülkelerinde birim arazide daha fazla emekçi çalışır, daha fazla verim alınırken; yüksek girdi kullanılan yerlerde daha fazla sermaye, daha fazla makine kullanımı, eğitimli-okullu emekçi istihdamı gerekmektedir. Yazarın kıyaslamayı böyle yapması Batı dışı ülkelerin ne sanayi ve ne de tarım ile Batı toplumlarının karşısına çıkılamayacağını da göstermektedir. Yazar, Batı’nın sömürgecilikle “sermaye” ve “hammadde” ihtiyacını karşıladığını yani Batı’nın kalkınmışlığının Batı dışının mal ve emeği üzerinde hırsızlık yapmasına bağlamaktadır. Yazara göre Batı’nın endüstriyel tarımı şöyle tanımlanabilir: “Üretenin kendi ihtiyacını karşılamak için değil pazara yönelik olarak ve kâr amacı güderek yaptığı üretim sürecinde kimyasal maddelerin gübre, ilaç, hormon, makine, petrol, kredi, gibi dışarıdan sağlanan girdilerin yoğun olarak, kol emeğinin ve hayvanların ise daha az kullanıldığı, tek tip ürün yetiştirilmesi (mono kültür) ile doğanın ekolojik dinamiklerini fazla dikkate almadan yapılan tarımsal üretim şekli” (Yılmaz, 2015: 21).

Yazar bu tarım sistemi ile 1) Üçüncü Dünya ülkelerinden Batı’ya yönelik gıda akışının üretim artışı nedeniyle gelir kaybına neden olduğu, 2) Üçüncü Dünya ülkelerinde çiftçiye tarımsal destek verilememesi nedeniyle tarımsal yıkım oluştuğu, 3) Üçüncü Dünya ülkelerinin tamamının tarımının lüks gıda (kahve, çay, kakao, muz) üreterek Batı’nın beslenme biçimlerini çeşitlendirdiği (yoksullar ve açlar için tarım yapılamadığı), 4) Endüstriyel ülkelerin dünya tahıl üretiminin dörtte birini insanların yiyeceği tahıllar olarak değerlendirmeyip daha yüksek kâr beklentisi ile hayvan yemi olarak kullandığı sonuçlarına varır. Bu nedenle yazar "endüstriyel tarım, endüstriyel üretim yapan çiftçi ile geçimlik tarım yapan küçük çiftçi ayrımı yapılmalıdır" demektedir. Küresel kapitalist tarım işletme sahiplerinin tarımsal arazilerin yüzde 80’ini elinde tutmasına rağmen nüfusun yüzde 5’ini oluşturduğunu bu çiftçilerin ürününün çok küçük bölümünü yerel pazarlara gönderen ama nüfus olarak tamamını geçindiren köylü nüfusu ve tarımı ile aynı kategoride olmadığını belirtir.

 

Endüstriyel Tarım: sağlıksız gıda

Yazara göre endüstriyel gıdanın sağlıksız olduğu da mutlaka belirtilmelidir. Endüstriyel gıda yetersiz olduğu gibi (yetersizlik nedenleri: gıdanın hayvan yemi olarak kullanılması, lüks tarım ürünleri için tarım sahalarının kapatılması, tarımın tekstil (ör: pamuk), yağ ya da enerji (yakıt) ihtiyacı için yapılması) sağlıksız ve pahalıdır. Gıda üretiminde hormon, gübre, ilaç kullanımı ve gıdanın işlenme süreçlerinde katkı maddeleri kalp-damar, obezite, şeker ve kanser gibi hastalıklara yol açmaktadır. Yüz yıl önce besinlerin çoğu üretildikleri yerde tüketildikleri için taze sebze ve meyve tüketimi çok yüksek orandaydı. Günümüzde ise besin alışkanlıkları endüstriyel gıda ile değiştirilmiştir. Yağ ve şeker tüketimi işlenmiş gıda tüketimi ile artmıştır. 1750 yılında Batı’da kişi başına şeker tüketimi 1,8 kg. iken bu oran günümüzde 54 kg. düzeyindedir.

 

Endüstriyel Tarım doyurmuyor

Yazara göre endüstriyel tarımın yaşadığımız gezegenin kaldıramayacağı kadar aşırı talepleri bulunmaktadır. 1950’deki 2,5 milyar nüfus 2010’lu yıllarda 7 milyara yükselmiştir. 2050’ye kadar dünya nüfusu 3 milyar daha artacaktır. Artan tahıl talebine karşın tarım alanlarının giderek daha çok tarım dışı faaliyetlere açılması, erozyon, su kaynaklarının yitirilmesi, tarımın gıda dışı amaçlarla kullanılması, toprakta tuzlanma gibi etkenlerle açlık yapısallaşmaktadır. Kişi başına düşen tarımsal alan 1950’de 0,23 hektar iken 2000’de 0,11 hektara düşmüştür. 2050’de bu oranın 0,07 hektara kadar gerilemesi beklenmektedir (Yılmaz, 2015: 30).

Geçmişte tarım yerel ekonomilerin kendi ihtiyaçları için yapılmakta iken bugünün çiftçileri hem kentlileri doyurmakta, hem de endüstrinin artan hammadde ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmaktadır. Yazar büyüme baskısının “Japon Sendromu” denen bir sonuca evrildiğini işaret ediyor. 1960’larda kendi kendine yeterli olan Japonya, günümüzde tahıl ihtiyacının yüzde 70’ini ithal etmektedir. Bu süreç hızla sanayileşen ülkelerin de yaşadığı bir süreçtir. Yazar, küçük ülkelerin bu evrilmeye uğramasının sorun oluşturmayabileceğini ancak Çin gibi bir ülkenin hızla sanayileşirken kırsal nüfusunu kentlere doğru kaydırması halinde erozyon, tarlaların amaç dışı kullanımı, tarım üretiminin azalması gibi etkenlerin dünya tahıl üretiminden talep edeceği payı büyüteceği ve büyük kargaşalara sebep vereceğini uyarısında bulunuyor. Yazarın Suriye’de yaşanan iç savaşı da gıda sorununa bağladığı görülüyor: “Kurak yıllar sonucu kırsalda yaşayan köylüler şehirlere göçtü ve kanlı bir iç savaş başladı” (Yılmaz, 2015: 35). Endüstriyel tarımın toplumsal değişiklik yanında küresel iklim değişikliğine sebep olduğu da yazar tarafından ifade edilmektedir.

Endüstriyel tarımın içine düştüğü bu kriz onu kendi yarattığı sorunları aşmak için çözüm arayışına itmektedir. Yazar bu çözümleri şöyle sıralar: 1) Bitki Islah Çalışmaları-GDO, hibrit tohuma yönelmiştir. GDO ekolojik krizi ortaya çıkaran üretim biçimini devam ettirmektedir. Diğer taraftan GDO tohum özgürlüğünü, yani tohum üretme, değiştirme, geliştirme hakkını köylülerin elinden alarak büyük gıda şirketlerinin tekeline bırakmaktadır. GDO, insan sağlığı açısından güvenli de değildir. Gıdalarla alınan DNA, sindirilmeden insan bedenine geçer. Bu çalışmaların nasıl hastalıklar yaratacağı belirsiz olduğu gibi bu gıdanın besleyicilik değeri de düşüktür; 2) Daha fazla sulama, 3) Petrol Kullanımını artırmak; 4) Nüfusu azaltmak; 5) Gübre, ilaç, kimyasal kullanımını artırmak; 6) Ormansızlaştırma ve yeni tarım alanları açmak.

Yazarın gelecek için tarımla ilgili çözüm önerilerine de değinmek gerekiyor.

1)      Tarım alanları, meralar korunmalıdır. Mono kültür (tektip ürün yetiştirme) uygulamaları terk edilmelidir. Meraları korumak için de dünya pazarları için hayvancılık yapılmasından vaz geçilmelidir.

2)      Tarım alanlarının işlevinin değiştirilmesine son verilmelidir. Tarım alanlarının golf sahası, tenis kortları, sanayi inşaatları, otoyollar, havaalanları, turizm tesisleri gibi tarım dışı kullanıma tahsisine son verilmelidir. Diğer taraftan tütün, şeker pancarı, pamuk, endüstriyel yağlı tohumlar, tropik meyveler, kakao, kahve, çay gibi metalar için tarım yapılmamalıdır. 20. Yüzyılın başına kadar yerel koşullar içinde üretilen tereyağı, hayvan iç yağları veya soğuk sıkma yöntemiyle üretilen zeytin, susam gibi yağlar kullanılmaktayken bu yağların yerine üretilen yağlar sağlığa zararlıdır.

 

3)      Biyoyakıtlarla insanlar yerine otomobillerin beslenmesine son verilmelidir. Dünya otomobil filosuna her yıl 9 milyon yeni araç girmektedir. Her otomobil için yol ve park alanı gerekmektedir. Otomobiller arttıkça aç ya da kötü beslenen nüfusla toprak için savaşacaktır. Yakıt ihtiyacı nedeniyle şeker kamışı, kanola, mısır, palmiye gibi yağ oranı yüksek bitkilerin yetiştirilmesi teşvik edilmektedir. Biyoyakıt üretimi insan ve otomobilleri gıda için birbiriyle yarışır hale getirmiştir. Biyoyakıtlar için yetiştirilen ürünler tarım alanlarını işgal etmekte gıda fiyatlarının artmasına da neden olmaktadır.   

 

4)      Çoklu ürün ekimine ve geleneksel küçük çiftçiliğe dönülmelidir. Biyoçeşitlilik toprağın organik besin maddeleri yönünden zenginliğini artırmakta, ürün artıkları, yan ürünler toprağın gübrelenmesi ve hayvan beslenmesinde kullanılmaktadır. Geleneksel küçük çiftçilik yöntemi verimliliği birim alanda üst düzeye çıkardığı gibi daha az enerji ve girdi kullanıldığı için toprakta daha fazla su ve organik madde (karbon) tutulmasını sağlar.

5)      Sürdürülebilir tarıma geçilmelidir. Organik tarımın dünyayı doyuramayacağı tezi yanlış bir karşı çıkıştır. Organik tarımın lüks tüketim maddesi üretimine özgülenmesi kesinlikle kabul edilemez. Organik tarım günümüz kentlerini ve kırı bütünüyle dönüştürecek, hem gıda adaletini sağlayacak ve hem de ekolojik dengeyi koruyacak bir yol olduğu hatırlanmalıdır. Organik tarımda petrol kullanan makinelerin, gübre ve kimyasalların yerine insan emeğine ihtiyaç vardır. İnsanları kentlerde tüketici konumundan çıkaracak ve yeniden üretici olmalarını sağlayacak yönelimlere ihtiyaç vardır. Gıda süpermarket raflarında para karşılığı alınan ve sadece doymamızı sağlayan maddi bir şey değildir. Gıda, metafiziktir; hayatımız, yaşama biçimimiz, mutluluğumuz, toprakla ünsiyetimiz, üretim süreçlerine katılımımız, doğanın dinamiğine duhul etmemiz, gıdaya değer vermemiz, toprağı korumamız, kapitalist saldırganlıkla tabiata yüklenen insanlığa “dur!” diyebilmemizdir.

6)      Tüketim alışkanlıkları değiştirilmelidir. Tüketici kent insanı da gıda üretiminden sorumlu tutulmalıdır. Tarımsal üretimin aşamalarını öğrenerek doğa ile ilişki kurmayı öğrenmelidir.

7)      Öncelik ticarete değil gıdaya verilmelidir.

8)      Sürdürülebilir tarımda kadınlar çiftçiliğin vazgeçilmez unsuru görülmelidir. Toprak-tarım üretimi için destek erkeklere değil kadınlara verilmelidir.

Yazar göç nedeniyle ekilmeyen arazilerin tekrar “aile çiftçiliği” modeliyle topraksız köylülere ya da tarımla uğraşmak isteyenlere devredilmesini teklif ediyor. Yazarın bu teklifi heyecan vericidir. Toprak reformu tartışmaları, Anadolu’nun bin yıllık tımar sistemi ile gelen nizâm fikri de yazarın teklifi ile örtüşmektedir. Yazar yeni bir hukuk düzeni geliştirilerek tarımsal üretimin küçük aile çiftlikleri şeklinde yapılandırılmasından bahsediyor. Bu toprakların zaman içinde birleştirilerek şirketlere peşkeş çekilmesine de engel olmak gerektiğini vurguluyor. Yazarın tarım ile ilgili çözümlerinin haklılığı ortadadır. Ancak bu yaklaşım Türkiye’de CHP’nin siyaset sahnesinden silinmesine sebep olmuş bir dizi gelişmenin de gerekçesiydi. Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu, toprağı olmayan ya da toprağı tarımsal üretime yetersiz çiftçilerin aileleriyle birlikte geçimlerini sağlayacak toprağa kavuşmasını sağlamak amacıyla çıkarılmış yasa (11 Haziran 1945) idi. Yasa tasarı halinde iken Adnan Menderes, Cavit Oral, Emin Sazak gibi milletvekili olan büyük toprak sahipleri tarafından işlevinden kopartılarak Meclis’ten çıktı. Bu yasanın Meclis görüşmeleri sırasında Adnan Menderes ve üç arkadaşı CHP’den istifa ederek Demokrat Parti’yi kurmuştur.  Tasarı yasalaşırken toprağın miras yoluyla bölünmesine engel olacak “Çiftçi Ocakları” düzenlemesine ilişkin maddeleri tasarıdan çıkarıldı. Kanunun Anadolu’da uygulanan tımar sistemine yakın bir model getirdiği teslim edilmelidir.

Nurettin Topçu da toprak reformunu ısrarla vurgulamıştı. “Köylünün kuvveti, şahsiyeti ruhu toprakla bir bütündür (…) Bizce toprak ikiye ayrılmalı. Bir kısmı tam manasıyla devletleştirilmeli ve büyük üretim sahası olmalı. Diğer kısmı eşitlikle köylüler arasında bölünmelidir” (Topçu, 1998: 178-179).

 

-  Topçu Nurettin, İradenin Davası-Devlet ve Demokrasi, Dergâh Yayınları, 1998
- Yılmaz Süleyman, Sürdürülebilir Tarım Mümkün mü? Yeni İnsan Yayınları, 2015

 

22.02.2015 Bu yazi 3356 defa okundu
Sağlık Bakanlığının televizyon ekranlarında konuşacak kimselerle ilgili 'Ekran Sertifikası' girişimini nasıl buluyorsunuz?




 
  • Bir kıyamet silahı: GDO
    Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Başkanı ve aynı zamanda Yeni Söz Genel Yayın Yönetmeni Kemal Özer ile son yılların en tartışmalı konularından biri olan GDO’yu konuştuk. Kemal Özer ile sohbet tadında gerçekleştirdiğimiz Röportajımızda GDO’nun insanlığa ne tür zararlar verdiğini, aşıların neslimiz açısından nasıl büyük tehlikeler saçtığını, modern hayatın getirdiği hastalıklara, Modern Tıp olarak bilinen Rockefeller Tıbbı’nın neler getirdiğine, tohum konusunun önemine, Dünya nüfusunu azaltma planı uygulayan “Şeytani Akıl”ın ne tür tuzaklar kurduğunu ve Türkiye’de Gıda ve Tarım alanının ne durumda olduğunu ele aldık.
  • Etyen Mahçupyan: Modern tıp çok kibirli
    Gazeteci Etyen Mahçupyan tıp dünyasını pek çok hekimden daha iyi tanıyan isimlerden biri. Alternatif yaklaşımları yakından takip eden ve modern tıp yöntemlerini “beyaz mafya”, “Ortodoks tıp”, “modern dünyanın şamanları” gibi iddialı kavramlarla eleştiren Mahçupyan ile dosya konumuz kapsamında SD’nin yeni sayısı için konuştuk.
  • GDO zararsız diyen yalan söylüyor!
    Yeni yönetmelik ile artık yüzde 0,9'a kadar GDO içeren besinler serbest bırakılıyor. Bu besinlere kanunlarca yasaklanmasına rağmen, bebek mamaları da dahil...
  • Gıda politikaları milli güvenlik meselesidir
    “Tohum, su, toprak, aşı, ilaç dünyanın en etkin, en ölümcül, en siyasi ve en tehlikeli sessiz silahlarıdır” bu sözler, gıda ve tarım teması üzerinde Türkiye’nin en çok konuşulan isimlerden biri Gıda Hareketi Lideri Kemal Özer’e ait.
  • Şehirler arası su savaşı çıkacak!
    Prof. Mikdat Kadıoğlu, gelecekte yaşanaca meteorolojik felaketleri anlattı
  • Endüstriyel sütteki gizli tehlike!
    Onkolog Dr. Yavuz Dizdar'dan süt ve süt ürünlerin, kanser ve GDO hakkında çarpıcı tespitler...
Diğer mülakatlar:
1  -  2  -  3  -  4  -  5  -  6
Copyright © 2009 Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi
Sitemizdeki bilgilerin her hakkı yazarı ve kaynağına aittir. Kaynak gösterilerek kullanılabilir
Yazılım ve Görsel Tasarım: İnforce Bilişim Teknolojileri