Son Dakika
Pazartesi, 24 Nisan 2017 | Anasayfam yap | Favorilerime ekle    
Polisten sahte bal operasyonu
Sözde "bal" reklamları eranlarda arzı endam ederken polis yaptığı bir operasyonda 18,5 ton sahte bal ele geçirdi.geçirildi.

Çorum polisi tarafından düzenlenen operasyonda 660 teneke içerisinde toplam 18 ton 480 kilogram sahte bal ele geçirildi.

Bir istihbaratı değerlendiren polis ekipleri Osmancık ilçesinde bir kamyona operasyon düzenlendi. Olayla ilgili 2 kişiyi gözaltına alan polis, sahte balın yurdu gümrüksüz girmiş olabileceği ihtimali üzerinde duruyor.

Kamyonda yapılan aramada üzerlerinde Farsça ibareler bulunan 660 teneke içerisinde toplam 18 ton 480 kilogram "menşei belli olmayan" piyasa değeri "kaçak bal" ele geçirildi. Balın sahte mi yoksa gümrüksüz mü girdiği yapılan incelem sonrasında ortaya çıkacak.

İşte konuyla ilgili Faruk Ekmekçi'nin makalesi

“Bal”lı Ekonomi, Tatlı Hayat, Tatsız Ölüm / Faruk Ekmekçi
Bu hafta bir iyi bir de kötü haber vereceğim…

Daha önce de pek çok defa “ortaya çıkarılan” bir hilebazlık geçen hafta yeniden gündeme geldi: Piyasadaki balların yüzde 40′ı, GDO’lu mısırdan elde edilen glikoz şurubuna polen ve renklendirici katılarak bal diye satılan sahte balmış. Siz “vah vah” demeden, şunu ekleyeyim hemen: Bu “iyi” haberdi. “Kötü” olanıysa şu: Bal için geçerli olan bu durum tüm diğer gıdalar için de geçerli. (Gıda Güvenliği Hareketi başkanı Kemal Özer’in eserlerinde ortaya koyduğu üzere) yediğimiz tüm endüstriyel ürünler, aslında tatlandırılmış zehirler!



Kaynakların sınırlı, insanın “aceleci”, üreticilerin tamahkâr, siyasetçilerin de “satın alınabilir” olduğu bir dünyada, kapitalizm sürdürülebilir bir sistem olamaz. Bugün pek çoğumuzun öyle olduğunu düşünmesi, kapitalizmin pahalıyı “ucuz”, azı “çok”, kirliyi “temiz” diye yutturabilmedeki maharetinden dolayıdır. Yediğimiz gıdalar, sağlığımıza ve çevremize verdikleri maliyetlerin artırılmasıyla ucuzlaşıyor ve yaşadığımız bolluk gelecek nesilleri yaşamaya mahkum bıraktığımız “azlık” sayesinde gerçekleşiyor. Vandana Shiva’nın ısrarla vurguladığı üzere, “küresel endüstriyel gıdalar ucuz değildir, bilakis hem Dünya hem çiftçiler hem de sağlığımız için aşırı maliyetlidir.” 10 sene öncesine göre bugün baldan tavuğa pek çok gıda daha ucuzsa; daha pis, daha zehirli ve daha gayritabii oldukları içindir. 10 sene öncesine göre bugün baldan tavuğa pek çok gıda daha ucuzsa; biz onları yerken onlar da ömrümüzden yedikleri içindir. Bu yüzden, bugün yaşadığımız sanal ucuzluk sağlıksız ve sürdürülemez bir ucuzluktur ve bundan 20-30 sene sonra reel bir kemoterapi olarak karşımıza çıkacaktır…

Yakın geçmişte, mallarımızda bolluk, alım güçlerimizde artış, enflasyonda düşüş olduysa; bu, glikozlu şapkalardan bal çıkaran, sütü proteinsizleştiren, hamsileri mikroskobikleştiren, yumurta tavuklarını köleleştiren, genleri Frankeştaynlaştıran, iklimleri değiştiren, toprağı öldüren, dereleri kirleten ve yok eden, soya/antibiyotik/hormon karışımına tavuk görünümü veren ve her şey ama her şey daha ucuz olsun diye maden ocaklarında, kot taşlama şantiyelerinde, barajlarda, AVM inşaatlarında işçilerin hayatlarına böcek kadar değer biçen bir sistemle mümkün olmuştur.  Ve tüm bunlar devletlerin göz yummaları -hatta destekleri- ile gerçekleşmiştir. Üreticilerin hep daha fazla kâr, tüketicilerin hep daha fazla mal, iktidarın da hep daha fazla oy istediği bir yerde aksi de olamaz zaten. Zira tavuğun ve hamsinin kilosunun 10, balın kilosunun 30, sütün litresinin de 3  olduğu bir Türkiye’de, ne “ekonomik mucize” kalır ne de “alım gücü artışı”. Sahtelik oranı yüzde 40 olan bal sektörümüz devlet denetiminden “geçebiliyor”,  kullanımı yasak olan 10 numara yağ için yol kenarlarında açıktan “10 numara yağ bulunur” ilanı verilebiliyor, devletin elektrik götürdüğü kot taşlama şantiyeleri izini “kaybettirebiliyor”, hilekâr üreticilerin isimlerini öğrenmemizi devletimiz yasaklıyor ve her tarafı -süt tozundan ayakkabıya-  bol kimyasallı Çin malları kaplıyorsa, tüm bunlar “mucizemiz” yok olmasın diyedir… Bedenimize ve çevremize verdiğimiz zarar, doğası gereği eşitsizlikleri arttıran ve kitleleri fakirleştiren bir kapitalist sistemde “kaybedenlerden” olduğumuzu görmememiz içindir.

İnsan rasyonel değildir. Yere çakılmadıkça düştüğünü, duvara toslamadıkça yanlış yolda olduğunu kabul etmez. Öyle görünüyor ki sistemin “kaybeden” çoğunluğu bir müddet daha kaybetmeye devam edecek ve (bir Kızılderili atasözünde belirtildiği üzere) paranın yenmeyen, nefsin de doymayan bir şey olduğunu ancak “son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık tutulduğunda” anlayacak. Zira insanoğlu sanayi devrimine ve onun getirdiği yıkıcı bolluğa aşık oldu. Ya da Ahmet Turan Alkan‘ın güzel ifadesiyle, yasak ağacı ”tattı ve çok hoşuna gitti.” Bunun sonucunda da isteklerinin peşinde koşmaktan ihtiyaçlarını karşılamaya fırsat bulamayan bir “homo consumens“e (tüketim insanına) dönüştü. Bu homo comsumensin “kaybedeni” ve “esiri” olduğu sistemi sorgulayabilmesi içinse, öncelikle tüketim esaretinden kurtularak kendi bedeni üzerinde bağımsızlığını kazanması gerekmektedir. Aksi, insanoğlunu, aşağıdaki resimdeki gibi bir şebekliğe mahkum etmektedir!

Pankart: "Şirketlerin açgözlülüğünü protesto ediyoruz"

Not: Bu yazıda ele aldığım “gıda terörü” meselesiyle ilgileniyorsanız, şu belgeselleri izleyin derim:


Gida A.Ş. (food inc) gidahareketi

2) The World According to Monsanto

3) The Story of Stuff

Bizim televizyondan 'bal' akıyor! Ya sizinki....

16.03.2012 16:27:00 Bu haber 4297 defa okundu
Polisten sahte bal operasyonu
Sağlık Bakanlığının televizyon ekranlarında konuşacak kimselerle ilgili 'Ekran Sertifikası' girişimini nasıl buluyorsunuz?




 
Copyright © 2009 Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi
Sitemizdeki bilgilerin her hakkı yazarı ve kaynağına aittir. Kaynak gösterilerek kullanılabilir
Yazılım ve Görsel Tasarım: İnforce Bilişim Teknolojileri