Endüstriyel tıpçılarca, hakkında onlarca dava açmış olan Messeque, o davaların hepsini kazanmış biri. Kral Faruk’tan Churchill’e kadar birçok ünlü hastası var onun. O, dünyanın bütün bitkilerinin tüm özelliklerine vakıf bir mütehassıs. Ona, tıp ‘doktor’ demese de, David Rockefeller’e bile kafa tutmuş bu adam, bizim gözümüzde bir hekim.

Messeque şunları naklediyor: ‘Doktora başvurmak ölüme giden koridorun yolunu tutmak, eczane ölümün bekleme odası, ilaç almak ise hastalığın çok ağır olduğunu gösterir. Eski bilge köylüler, ‘hazır ilaçlardan çok korkar ve sağduyularıyla şöyle derlerdi: Herkese de aynı ilaç verilir mi?’

Ama artık herkese aynı ilacı bile vermiyorlar. Dahası sağlam gittiğiniz doktordan, kanser yapılmış olarak gönderiliyorsunuz.
 
İsmi bizde mahfuz bir hasta, tıpta “Ankilozan Spondilit” denilen omurga (kemik) eğriliği hastalığı için doktora gider. Özel hastanenin doktoru bu hastaya, aşağıdaki belgeyi imzalatıp sözde bir ‘ilaç’ verir.
 
Buraya kadar her şey normal ama normal olmayan bir şeyler var. Bu sözde ilaç için kobay olarak seçilen hastaya imzalatılan tek sayfalık kâğıt şöyle başlar, ilacın(!) vereceği şifayı(!) anlatmaya:
 
“Sağlığım ile ilgili olarak yapılan muayene ve tetkiklerimin değerlendirilmesi sonucunda;
 
A) Hastalığımın tanısının “Ankilozan Spondilit”olduğu, bu hastalığın bağışıklık sistemini ilgilendiren bir hastalık olduğu, bu güne kadar kullandığım ilaçların hastalığımın ilerlemesini durduramadığı ve hastalığımın hala aktif olarak devam ettiği, bu aşamada … ilacını kullanmam gerektiği ve kullanmadığım takdirde hastalığımın şiddetlenebileceği,

B) Tedavimde kullanılacak olan bu ilaçların bağışıklık sistemi üzerine ve diğer sistemler üzerine çeşitli yan etkilerinin olduğu ve bu yan etkilerin:

  1) Tüberküloz,
  2) Mantar enfeksiyonları ve diğer enfeksiyonlara meyilli arttırabileceği,
  3) Alerjik reaksiyonların olabileceği,
  4) Demyelizan hastalığı gibi bazı nörolojik hastalıkları,
  5) Lenf kanseri,
  6) Solid tümör,
  7) Kan kanseri,
  8) kan değerlerinde düşme,
  9) Kalp yetmezliği,
10) Tosilizumab tedavisi sırasında komplike divertikülit gelişebilir.
 
Bu kadarcık ayıp kadı kızında da olur diyorsanız sorun yok. Lakin bu ölüm ilacını veren kişi “Önce -hastana- zarar verme/Primum non nocere” yeminini yapan bir doktor. Sizce bu doktor yeminine ne kadar sadık kalmıştır?
 
Elbette aşağıdaki belgede adını göreceğiniz doktor, yeminini çiğneyen ilk kişi değil elbet. O, sadece imzalattığı belge elimize gelmiş olan biri. Bu şekilde ilaç firmaları adına, hastaları üzerinde ilaç denemeyen kaç doktor vardır acaba bu ülkede?
 
Kemiğiniz eğri olduğu için (kobay olmayı kabul ettiğinizde), bağışıklık/savunma sisteminizi devre dışı bırakıp, çeşitli kanser türleri dâhil birçok hastalığa maruz bırakan sisteme/endüstriye/çıkar ilişkisine mi ‘tıp’ diyeceğiz?
 
Bu şifa mı, dert mi? Dönüşüme bakar mısınız: Eskiden tedavi edilen yerlere ‘şifahane’ derdik. Artık ‘hasta(ha)ne’ diyoruz.  Bu değişim ne kadar isabetli değil mi? Şifahane hastaneye dönüşünce doğal olarak şifada aradan çekiliyor.
 
Şimdi aklınıza; ‘Bu uygulama yasal mı? Doktor bunu yapmakla suç işlemiş olmaz mı?’ soruları gelebilir. Merak etmeyin, yapılanlar yasal ve doktor da suç işlemiş değil.
 
1468’de kaleme alınan ve Türkçenin ilk deneysel tıp eseri olan Şerefeddin Sabuncuoğlu’nun Mücarreb-Nâme adlı eserinin 19’uncu sayfasındaki; “İlacı önce kendinde dene. Kendinden denemeyeceğin ilacı hastana verme” ilkesinin bir ilaç firmasının hatırına hastasını kanser yapacaklar için pek bir anlamı olmasa gerek.
 
Müdavim okurlarımız konuya dair ‘Deney faresi olmaya hazır mısınız?’ ve ‘İlaç katliamında: Devlet, şirket, üniversiteler el ele’ başlıklı yazılarımızı hatırlayacaklardır.  Tekraren göz atmakta yarar var.
 
Ancak ilaveten;
4 yılda 23.607 kişiyi kurban etmişler!
McTıp: Hasta üretim sistemi
Kanser olmak zorunlu olacak
‘Tıp meslek olduktan sonra ilim olmaktan çıkmıştır*’
Başbakan’a teklif: Devlet ilaç bedeli ödemesin fakat… başlıklı yazılara da vaktiniz varsa bir bakınız.
 
Bu makalelerde de göreceğiniz üzere, önce RTÜK Kanunu’nun 11. maddesi, televizyonlarda her türlü alkol ve tütün ürünlerinin reklâmını yasaklarken, en az alkol ve tütün kadar tehlikeli olan ilaç reklâmını serbest bıraktı. Bu madde; reçete ile satılan ilaçların reklâmını yasaklarken, reçetesiz satılan ilaçların reklâmını ise serbest bırakır. Sahi ülkemizde üzerinde ‘reçete ile satılır’ yazan ilaçların kaçı reçete ile satılır? Bir eczaneye girince istediği ilacı alamayan var mı? Ekmek alıp satmakla, ilaç satmak arasında bir fark var mı? Neden yok acaba?
 
Türkiye 10/3/2011’de yasalaşan 6212 sayılı Kanunla onaylanan Biyotıp Araştırmalarına İlişkin İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi ne yazık ki hepimizin fareler gibi kobay olarak kullanılmamıza izin veriyor. Adına bakar mısınız ‘insan hakları.’ Ne kadar afili değil mi? İnsan hakları, insan hakları, insan hakları, insan hakları, insan hakları…
 
Sevsinler sizin insan haklarınızı. Sevsinler sizin tıbbınızı ve sevsinler sizin ‘önce hastaya zarar verme’ yemininizi…
 
Aslında;
Haklılar! Çünkü biz akletmiyoruz!
Haklılar! Çünkü biz okumuyoruz!
Haklılar! Çünkü Allah c.c. ‘ne az düşünüyorsunuz’ dediği halde, az değil, hiç düşünmüyoruz.
 
6212 sayılı sözde insan hakları yasası çıkarken yapılan eleştirilerle ilgili Sağlık Bakanlığı “Deney faresi olmanın bir hasta hakkı” olduğunu savunmuş ve 'Ülkemizde yapılan klinik çalışmalar, uluslararası mevzuat çerçevesinde hazırlanan ulusal mevzuatımıza göre yürütülmekte ve çok sıkı bir şekilde denetlenmektedir'' demişti.
 
Bizim ülkemizde her şeyin çok iyi denetlendiğini biliyoruz. Öyle bir denetleriz ki, kim nerede, ne iş yapar, kim ölür, kim kalır onu bile batılıların istatistiklerine bakarak söyleriz. Emin olun iyi denetleniyoruz ama bizi denetlemesi gerekenler değil, hakkı olmayanlar yapıyor bunu. Yaşasın bürokrasimiz, doktorlarımız ve aç gözlü tıbbımız!
 
Eee bizde hak ediyoruz bunu be dostlar! Yanılıyor muyum?

İŞTE HASTAYA İMZALATILAN O BELGE
Büyütmek için resme tıklayın