bugün (25 ocak 2010 salı), tercihe şayanım/aslanım kırmızı körüklü iett otobüsünde, körüğün ötesindeki teklilerden ortasındakine kurulmuş, cep telefonu teröristlerine pek aldırmadan, kitabımı okuyorum.

istoç mahalline girdiğimizde, on sahife kadar okumuştum ki, tam ensemde bir nükleer cep bombası patladı. mekanik ve elektronik bir ses, bozuk bir türkçe ile, kulağımın dibinde infilak ediyor:

“aloo, orda mısın?.. otobüsteyim. et kes bana on tane... ne mi.. tomuz eti... tomuz, tomuz... ben et diye satıcam. bin liradan... ne mi edecem? otele gidip uyuycam. benim otel en iyi. bu saatte (12:30 suları) uyumak en iyi...»

siparişini bu patlama ile kulağımın dibinde veren, otuz yaşlarında, esmerimsi, yeşil parkalı yarı yabancı tıknaz bomba, «gül durağı»nda indi. (bu durakda birinin inmesi-binmesi, seneler boyunca rastlanacak bir olaydır ve bu et kaçakçısı sayesinde bunu yaşadık!)

elli metre kadar sonra da otobüsden, sol tarafdaki tabelayı okudumu: «bağcılar belediyesi havyvan barınağı ve müşahade merkezi»

anlaşılan o ki, sipariş veren, önceki “et”den, “on tane et lazım”dan anlamayan muhatabının anlayışsızlığı sebebiyle üstüne basa-basa tomuz (domuz) demek zorunda kaldı (ilkinde biraz zorlandı ama, ikinci, üçüncü ve dördüncü “tomuz” demesi son derece pervasızca idi).

ya’ni: bugün (salı) istanbul’da (en az) on tane domuz kesilecek. yarın (çarşanba) “et” diye kasaplara dağıtılacak. “et” diye istanbulluya satılacak...

eh, tarım bakanlığı et fiyatlarının fahişliğinden dolayı muztarip ya, bu da bu bakanlığın yandaşı galiba, diye düşününce, şeytanın fısıldadığı bu latifeye gülüp geçdim.

gelelim “diyelim ki”lere:

diyelim ki, iett otobüsünün sürücüsünün yanına gittim, kapıları açmadan en yakın karakolun önünde durdur otobüsü, et kaçakçısı var, dedim. diyelim ki, tomuzcu domuz beni parçalamadan, karakolun önün geldik. adam tutuklandı. bu soğukda karakol, ifade, zabıt.. derken, mahkeme aşaması gelip çattı. diyelim ki, hakim de domuzcu değil ve adamı cezalandırmak istiyor. neyden cezalandırır? domuz eti’nden cezalandıracağını sanmıyorum. çünki, muhafazakar demokrat hükümetimiz (yaşam tarzı serbestisi/güvencesi uğruna) domuz etine sınırsız serbestî getirdi. en fazla, faturasız çalışmakdan, kayıtdışılıkdan, vergi kaçırmakdan vs vs üçyüz-beşyüz lira para cezası ile, yallah dışarı... üstelik, türkçe telaffuzundan anlaşıldığına göre büyük ihtimal yabancı uyruklu. bu yüzden bir de sınırdışı. altı ay başka yerlerde gezin, öyle gel...

onu tomuzluğuyla otelinde başbaşa bırakıp, istoç’a geldik. istoç işkencesinden sonra tekrar kitaba dönebildim. lakin, esenler çıkışında binen bir karabulut, nerdeyse boş otobüsde hiç yer kalmamış gibi, iki elini arkalık demirlerine yapıştırıp, heyula gibi üstüme çökmesin mi!.. artık kitab okumaya paydos, ya’ni.

bayrampaşa metro istasyonunun önündensağmalcılar’a toğru yürürken, metro demiryolu tarafındaki yaya kaldırımında, belime kadar gelen, koni şeklinde saydam bir naylon. gayr-ı ihtiyari bakdım. içi dolu. insan eşyası dolu. boyun aktısı, hırka falan. aaa, kıpırdı var... yahu bu naylonun altında insanlar var... yolun ortasında insanlar kalmış. insanlar yola atılmış...

da, acaba derece eksi dördü gösteriyor mu? yoksa, sayın kamusallar ilgilenmez. içinde bebek varmış, aciz ihtiyar varmış, hasta varmış, ilgilenir mi sayın kamusallar? onların ilgilendiği, eksi dört derece... onlar insanlıkla bağlı değil. onların bağlı bulunduğu güç ve değer, insanlık değeri değil, eksi dört derece soğuk yönetmeliği. “prensip icabı!” ne prensibi bu? “kutup ayısı prensibi.”

yakında sayılabilecek bir medya kuruluşunda tanıdığım muhabirlere telefon ediyorum. “gördük ama bunun haberini yapmayız” diyorlar. çünki diyorlar ergenekon yok, balyoz yok, darbe yok, mafya yok, çete yok... birkaç tane gariban. şimdi ak partinin halini/çıplaklığını mı ortaya çıkaralım?!

bunlar böyle. asıl insani balyozun, asıl insani derin devletin, asıl insani ergenekonun, asıl insani teğetin, asıl insani küreselliğin ve uhrevi ve dünyevi çift başlı bombanın bu olduğunun şuurunun binlerce kilometre uzağında olarak, bunlar böyle...

de, işte “sokakdan haber, yerinden haber..” diye-diye, yeri-göğü inlete-inlete havai fişekler patlatan “radikal” nam mevkute, acaba hangi sokak halleri ve yerindenlik halleri peşindedir, merak tetiğini düşürüp patlatınca, ümidim kesildi. bu yol üstündeki naylonun içindekiler, normal aile. erkek erkeğe evlenenlerden, kadın kadına evlenenlerden, özel hayatlarını otel-motel odalarında yaşayanlardan.. değil ki...

[son dakika: 15:30. kar yağmağa başladı.  normal aile, yolortasında, saydam naylon altında, ısınmağa çalışma YAŞAM TARZInda... (pardon, bu tarz, bu ısınma tarzı, yaşam tarzına giriyor muydu?! kimisi de garden partylerde, şömine önlerinde, elde şampanya YAŞAM TARZInda, hükümet/devlet güvencesi rahatlığında ısınıyor...]

[cehennem de ısınıyor, cehennem de...]

[kimler için, kimler için?]