Tohum çok gizemli bir varlık, çok gizemli bir kavramdır. Asaf Halet Çelebi’nin Budist düşüncesi etkisinde yazdığı “Koskoca bir ağaç görüyorum/Ufacık bir tohumda” mısraları ile başlayan şiirini çoğumuz biliriz.

Tohum, önce tarımla uğraşan atalarımızı, hemen sonra da mistik kişileri, şairleri, düşünürleri derinden etkilemiştir. Tohumlar harika yapılı kompakt disklerdir. İçlerindeki programın açılması için memelilerde rahim içine, balıklar, sürüngenler ve kuşlarda çeşitli ortamlara bırakılmaları gerekir. Bitki tohumları için, ana rahmi topraktır. Burada kuşlar veya böcekler tarafından yenme akıbetine, soğuktan donmaya, sel ile sürüklenmeye dayanan tohumlar, bir müddet sonra renk renk çiçekler veya ulu bir çınar, atkestanesi vb, olarak filizlenir, gelişirler. Mistikler için bitkilerle hayvanların tohumları arasında temelde çok büyük fark yoktur. Bitkilerin de ruhu vardır. Aziz Mahmud Hüdai’nin “Allah’ı anıyorlar. Şu halde bu faaliyetlerine son vermeyeyim” düşüncesiyle hiçbir çiçeği koparmaya kıyamadığını düşünürsek, bir de “balkonumun önünü kapatıyorlar” diye ağaç kestiren maganda-i nevedaları hatırlarsak, bu dünyada sayısal olarak magandalar neden merd-i Hüdalara üstündür deyu teessüflere gark oluruz.

***

Özetlersek, tohum kavramının manevi ve bize sorumluluk yükleyen bir kutsallığı vardır. Herhangi bir inanca sahip olanların, bağlı oldukları Tanrı’nın imzasını taşıyan bu diskleri, çöp ile karıştırmadan biriktirmeleri ve toprak ile buluşturmaları gerekir. Böylece onları dikmesek, sadece toprağa atsak bile, saygı göstermiş oluruz. İnancı olmayanlar için de fark etmez. Onlar da doğaya malzeme kazandırmış olurlar. Tarım konusuna gelince, bu konu da kutsallık taşımaktadır. Bugünün Almanya’sında bile bazı tarlaların kenarında dikili Haçlar vardır. Bizde ise küçümsenmek ve gerici sayılmak korkusuyla, tarımda dua terkedilmiş durumdadır. “Benim horoskopum şöyle, sözlümün ise böyle, n’apciiz biz şimdi” diyenler, yağmur duasına gelince “batıl inanışlarım yok benim”sloganını yuvarlamaktadırlar. Şimdi önümde bir ince broşür duruyor. Başlığı: “Tarım Ekonomisi ve İnsan Faktörü”

***

Tarım  Bakanlığı eski Müsteşarı Robert Préaud tarafından verilen bir konferans. İkinci Dünya Savaşı’ndan yeni çıkan Fransa’da çok kötü bir kağıda basılmış. İçerik ise çok ilginç. Hem tarım, hem felsefe makalesi gibi, bir Fransız tarihçisinden, Gaston Roupnel’den alıntı yaparak deniyor ki: İnsan sadece alım satım faaliyeti için yaratılmamıştır. Her şeyden önce hayatını sürdürmelidir. Gelecek yılların hakim fikri: tarım bakımından sorumlu ve özgür olmaya yönelmelidir. Bu düzensizlik ve ümitsizlik ortamında, hayatın kaynaklarına doğru yönelen bir yol açılabilir önümüzde.

Mösyö Préaud şöyle bitiriyor: “Bu şekilde, uzak perspektifleri de göz önünde bulundurarak, insan faktörünü unutmamanızı önemle öneririm.” İnsanı düşüncelere sevkeden bir konferans. 62 yıl olmuş. Ben ilkokul üçte idim. Tarımdan sık sık bahsedilirdi. “Sebze bahçesine bak, biber patlıcan kabak, sıvayalım kolları, sulayalım onları” gibi okul şarkıları söylerdik.

Şimdi ise çoğumuza, facebook üzerine bir kısım cep telefonu tozu, üç kısım  petrol döküp kızartırsak beslenirmişiz gibi geliyor. O kadar tarımdan uzaklaştık. Üstelik bilgi veren  Takvim-i Ragıp, Besim Ömer Paşa, Albay Hüseyin Remzi Bey, Osman Nuri Koçtürklerimiz de yok.

Ben mesela genleri ile oynanmış tohumlar zararlı veya zararsız mıdırlar, bilmiyorum. Bab-ı hükümetten de ses gelmiyor. Be yarenler bu ne haldir? Her soru muhalefet demek değildir. Muavenet etmek için de soru sorabiliriz.