Son Dakika
Salı, 22 Ekim 2019 | Anasayfam yap | Favorilerime ekle    
Kullanılıp Atılanlar: Küresel Ekonomide Yeni Kölelik
Yazar Kevin Bales, Çitlenbik Yayınlar'ından çıkan 'Kullanılıp Atılanlar Küresel Ekonomide Yeni Kölelik' adlı eserinde "metalaştırılmış bu insanların hasta olmak, yaşlanmak gibi lüksleri yok; piknikte kullandığınız plastik bir bardak gibi kullanılıp atılan" insan hikayelerini anlatıyor.

Bugün dünyamızda 27 milyon köle bulunuyor.

Yeryüzünden köleliğin kalkmadığına inanmak neredeyse imkansız. Pekçoğumuz için kölelik, tarihin sayfalarına gömüldü. Oysa bugün kölelik dil, din, ırk, sınır tanımıyor ve tüm acımasızlığı ile insanların en temel haklarını ellerinden alıyor.

“Kullanılıp Atılanlar” kitabıyla Kevin Bales, büyük şirketlerin gelişmemiş ülkelerdeki fabrikalarında aşırı düşük maaş ile çalıştırılan işçilerden söz etmiyor. Bales, yasa maskelerin ardında zincirlere vurulmuş şiddetle köleleştirilmiş insanlardan, gerçek kölelerden söz ediyor.

Beş ülkede yaptığı saha araştırmaları ile şahsen tanık olduğu köleliğin yeni formunu da gözler önüne seriyor. Artan nüfus oranları, sömürgeci ekonomik küreselleşme ve modern tarım yöntemlerinin yaygınlaşmasıyla köleliğin büründüğü bu yeni formda köleler, sahipleri tarafından kısa vadeli bir yatırım olarak görülüyorlar. Metalaştırılmış bu insanların hasta olmak, yaşlanmak gibi lüksleri yok; piknikte kullandığınız plastik bir bardak gibi kullanılıp atılıyorlar, çünkü yerini yeni bir köle ile değiştirmek en az o kadar masrafsız ve kolay.

“Köleliğin yeni çeşitlerine karşı kör kaldığımıza dair bu suçlama şok edici. Bales, Küresel köyün karanlık yüzünü çok etkili bir şekilde gözler önüne seriyor.” Kirkus Reviews


Fransa’nın sayfiye bölgelerinde yazlar, şanına yaraşır bir biçimde geçiyor. Paris’ten aşağı yukarı 160 km uzaklıktaki bu küçük köyde, açık havada oturuyoruz; meltem bize yan taraftaki meyve bahçesinden elma kokuları getiriyor. Buraya Seba ile özgürlüğüne yeni kavuşmuş bir köleyle buluşmak için geldim. Seba 22 yaşında, güzel, hareketli genç bir kadın, ama hikâyesini anlatmaya başlar başlamaz kendi içine çekiliyor, hiddetle sigarasından bir nefes daha alıyor, titremeye başlıyor ve derken gözyaşlarına boğuluveriyor.

Mali’de büyükannem büyüttü beni. Henüz daha küçük bir kızken, ailemin de tanıdığı bir kadın geldi ve büyükanneme çocuklarına bakmam için beni Paris’e götürüp götüremeyeceğini sordu. Ona beni bir okula yerleştireceğini ve Fransızca öğreneceğimi söyledi. Ama Paris’e geldiğimde okula yollanmadım, aksine her gün çalışmak zorundaydım. Evdeki bütün işler bana bakıyordu; evi temizledim, yemek pişirdim, çocuklarla ilgilendim, çamaşırları yıkadım, bebeği yedirdim, içirdim. Her gün işe sabah 7’den önce başlayıp gece 11’e kadar aralıksız çalışıyordum ve hiç boş günüm yoktu. Hanımım hiçbir şeye el sürmezdi. Geç kalkar, sonra ya televizyon seyreder ya da dışarı çıkardı.

Bir gün ona okula gitmek istediğimi söyledim. Beni Fransa’ya okula gideyim diye değil, çocuklarına bakayım diye getirdiğini söyledi. Çok yorgun ve halsiz düşmüştüm. Dişlerimde bir sorun vardı; bazen yanaklarım şişerdi, felaket bir ağrı olurdu. Bazen midem ağrırdı, ama hastalansam bile çalışmak zorunda kalırdım. Bazen çok ağrım olduğunda ağlardım, ama hanımım daha çok bağırırdı bana.

Çocukların yatak odalarından birinde, yerde uyurdum; bütün yediğim onların artıklarıydı. Kendi çocuklarının yaptığı gibi buzdolabından yiyecek almam yasaktı. Alırsam döverdi beni. Zaten sık sık döverdi. İkide bir tokat atardı. Süpürgeyle, değişik mutfak aletleriyle döver ya da elektrik kablosuyla kırbaçlardı. Oramın buramın kanadığı olurdu; hâlâ izleri duruyor. 1992’de bir kere çocukları okuldan almaya geç kalmışım; hanımımla kocası bir delirdiler, bir dövdüler beni, sonra da sokağa attılar. Gidecek hiçbir yerim yoktu; hiçbir şeyi idrak edemeyecek haldeydim, caddelerde boş boş dolandım. Bir süre sonra kocası beni buldu ve eve geri götürdü. Evde çırılçıplak soydular, ellerimi arkadan bağlayıp süpürge sopasına bağlı bir telle kırbaçladılar beni. İkisi aynı anda dövüyordu hem de. Her yanım kanıyor, çığlık çığlığa bağırıyordum, ama onlar devam ediyordu. Sonra kadın yaralarıma acı biber sürdü, acı biberden vajinama da soktu. Orada bilincimi kaybetmişim.

Bir süre sonra çocuklardan teki gelip ellerimi çözdü. Yerde öylece yığılı kaldım, günlerce beni orada bıraktılar. Çok acı çekiyordum, ama yaralarıma pansuman yapacak kimse çıkmadı. Ayağa kalkmayı becerdiğim anda tekrar işlerin başına dönmem gerekiyordu, ama bu olaydan sonra artık evde kilitli tutuluyordum. Beni dövmeye sonra da devam ettiler.

Seba, ancak bir komşunun evden gelen tekme tokat ve küfür seslerini duyup, onunla konuşmayı başarmasından sonra özgürlüğüne kavuştu. Yaralarını ve çürüklerini gören komşu, polisi ve daha sonra Seba’nın ev sahibi aleyhine dava açarak kızın bakımını da üstlenen Modern Köleliğe Karşı Fransız Komitesi’ni (CCEM) aradı. Tıbbi tetkikler de Seba’nın işkence gördüğünü doğruluyordu.

Bugün Seba kendisiyle ilgilenen gönüllü bir ailenin yanında yaşıyor. Bir rehberlik danışmanından destek alıyor ve okuma yazma öğreniyor. Tamamen iyileşmesi belki yıllar alacak, ama o olağanüstü güçlü genç bir kadın. Fakat kat etmek zorunda olduğu mesafe beni ayrıca hayrete düşürüyor. Konuştukça fark ettimki 22 yaşında ve zeki bir kız olmasına karşın, Seba’nın dünyayı algılayışı, beş yaşındaki ortalama zekâlı bir çocuğunkinden çok daha az gelişmiş. Örneğin, özgürlüğüne kavuşana kadarki zamanı kavrayışı o kadar kıtki, hafta, ay, yıl nedir haberi yok. Onun için sadece iş ve uykudan oluşan, başı, sonu olmayan bir çark söz konusu. Kimi günlerin sıcak, kimi günlerin soğuk olduğunun farkında, ama mevsimlerin bir düzen içinde birbirlerini izlediklerini bilmiyor. Doğum gününü biliyorduysa bile unutmuş, kaç yaşında olduğuna dair bir fikri yok. Önüne konan “tercih” fikri onu allak bullak etmiş. Gönüllü ailesi ona kendi kararlarını kendi verebilmesi için yardımcı olmaya çalışsa da Seba bunun nasıl bir şey olduğunu kavrayabilmiş değil. Seba’dan çizebileceği en güzel insan resmini çizmesini istedim. Bana hayatında ilk defa bir insan resmi çizeceğini söyledi. İşte çizdiği de buydu.

Bu olay yalnız Seba’nın başından geçmiş olsaydı da yeterince sarsıcı olurdu, ama o her halde Paris’te ev işlerinde kullanılan 3000 köleden sadece biri. Üstelik bu tür kölelik yalnız Paris’e özgü değil. Londra’da, New York’ta, Los Angeles’ta, dünyanın dört bir yanında, çocuklar acımasızca ev kölesi olarak kullanılıyorlar. Bu halleriyle bile dünyanın bütünündeki köleler içinde sadece küçücük bir gruplar.

Köleliği gönül rahatlığıyla geçmişe mal etmek imkânsız. Kölelik bugün dünyanın her yanında, Fransa, Amerika Birleşik Devletleri gibi gelişmiş ülkelerde bile varlığını sürdürüyor. Dünyanın dört bir bucağında köleler çalışıyor, terliyor, üretiyor ve acı çekiyor. Pakistan’daki köleler şu an ayağınızda olan ayakkabıları yapmış olabilirler, belki üzerine bastığınız kilimi de onlardan biri dokumuştur. Mutfağınıza şekeri koyan, çocuğunuzun eline oyuncağını veren belki de Karayip Adaları’ndaki kölelerdir. Sırtınızdaki tişört Hindistan’da dikilmiş, parmağınızdaki yüzük bir köle tarafından cilalanmış olabilir. Kesin olan şu ki, emeklerinin karşılığında onlara hiçbir şey ödenmemiştir.

Kölelik dolaylı yollardan da giriyor hayatınıza. Onlar seyrettiğiniz televizyonun üretildiği fabrikanın tuğlalarını yaptı. Brezilya’da köleler çim biçme makinenizin bıçağını, arabanızın amortisörü olacak çeliği tava getiren kömürü ürettiler. Perde diye astığınız o güzel kumaşı elleriyle ören kadının karnını doyuran pirinci yetiştiren de kölelerdir. Yatırım föyünüz, özel emeklilik ortak yatırım fonunuz gelişmekte olan ülkelerde köle emeği sömüren şirketlerin hisse senetleriyle besleniyor. Köleler maliyetlerinizi düşürüyor, böylece de yatırımlarınızın değerini arttırıyorlar.

Kölelik patlayan bir iş sahası ve kölelerin sayısı gün geçtikçe artıyor. Birileri kölelerin sırtından zengin oluyor. İşleri bittiğinde de, kullandıkları bu insanları bir kenara fırlatıveriyorlar. Her şey büyük kârlarla, küçük, ucuz hayatların etrafında dönüyor; işte bunun adı “yeni kölelik”tir. Yeni kölelikte; geçmişte kölelikten anladığımız biçimde, doğrudan insanların sahibi olunmuyor, onun yerine bütünüyle hakimiyet altına alınıyorlar. Biraz daha fazla para kazanmak uğruna, insanlar kullanılıp atılan aletlere dönüştürülüyorlar.

Belki on defadan fazla, suda mavnalar boyunca yüzen bir genç kız cesedi bulmak için sabah erkenden kalktım. O kızları gömmek kimsenin umrunda değildi. Atıveriyorlardı cesetleri nehire, balıklar yesin diye.

İşte, Amazonlar’ın altın madeni işletilen köylerinde, fahişe olarak köleleştirilen gencecik kızların kaderi... Bunu, oralarda aşçılık ve pezevenklik yapan Antonia Pinto anlattı bana. Gelişmiş ülkeler, yağmur ormanları yok oluyor diye feryat figan etmeyi biliyor, ama ormanları yok etmek için bile köle emeği sömürüldüğünün çok az insan farkında. Bu bölge erkekler için altın tozuna bulanmış zenginlik vaatleri yüzünden cazip; on bir, on iki yaşındaki kızlar ise maden ocaklarına hizmet veren büro ve restoranlarda iş bulma peşinde. Ama ücra bir köşedeki maden ocağına vardıklarında işler değişiyor. Erkekler kilitlenip ocakta çalışmaya zorlanıyor, kızlar dövülüyor, ırzlarına geçiliyor ve fahişe olarak çalıştırılmaya başlanıyor. “Yeni üyeler” getiren tacirlere de kelle başına küçük bir ödeme yapılıyor, muhtemelen 150 dolar kadar bir para. Yasal bir mülkiyet işlemiyle değil, ama şiddetin sağladığı iktidarın sonucu olarak bu “yeni üyeler” de yeni kölelere dönüşüyor. Mahalli polis gücü de köleler üzerindeki hakimiyetin güçlenmesi için çalışıyor sanki. Genç bir kızın açıkladığı gibi: “Buradaki genelevin sahipleri bizi dövsün diye polis yolluyorlar... Kaçarsak peşimizi bırakmıyorlar, bir köşede bulurlarsa öldürüyor ya da en azından geneleve geri dönene kadar yol boyunca dövüyorlar bizi.”

Buradaki genelevler gerçekten iyi yere dükkân açmış durumda. Öyle ki “maliyeti” 150 dolar olan bir kız, gecede on kere işe yollandığında, ayda 10 bin dolar gelir getirebiliyor. Masraflar: polise yapılan ödeme ve yemek için üç kuruş bir paradan ibaret. Ayrıca diyelim kız bir başbelası çıktı, kaçtı, hastalandı; hemen onu baştan savıp yerine bir başkasını almak o kadar kolay ki. Antonia Pinto bir madenciyle yatmayı reddeden on bir yaşındaki bir kızın başına neler geldiğini anlattı: “Herif machete’iyle* kızın kellesini uçurduktan sonra, kesik başı diğer madencilere göstermek için sürat motoruyla ortalıkta dolaştı durdu. Madenciler bu hareketi o kadar takdir etmişlerdi ki deli gibi alkışlıyor, bağırıyorlardı”.

Bu hikâyeler de gösteriyor ki kölelik, çoğumuzun inadırılmaya çalışıldığı gibi kesinlikle sona ermiş değil. Emin olun, daha çok basit bir metafor muamelesi görse de kölelik sözcüğü var olan her anlamıyla kullanılmaya devam ediyor günümüzde.4 Sadece idare edecek kadar para sahibi olmak, sizi ucu ucuna ayakta tutacak bir maaş için çalışmak, ücret köleliği olarak tanımlanabilir, ama bu gerçek kölelik değil. Topraklarının kirasını ürünleriyle ödeyen ortakçı çiftçilerin zor bir hayatı vardır, ama köle değillerdir. Çocuk çalıştırmak korkunçtur, ama bunun mutlaka kölelik olması şart değildir.

Köleliğin mülkiyetle ilgili bir mesele olduğunu düşünebiliriz, ama bu biraz da mülkiyetten ne anladığımıza bağlı. Geçmişte kölelik bir kişinin yasal yollarla başka birine sahip olmasını gerektiriyordu, ama modern kölelik çok farklı. Bugün kölelik her yerde yasalara aykırı ve artık insanlar üzerinde resmi bir mülkiyet hakkı sağlamanın hiçbir yolu yok. İnsanlar köle satın alırken makbuz sormuyorlar, ellerine resmi belgeler geçmiyor, ama hakimiyeti ele geçiriyor, bu hakimiyeti koruyabilmek için de şiddet kullanıyorlar. Belli bir meşruiyet olmaksızın, köle sahipleri mülkiyetin sağladığı bütün haklara sahipler. Hatta onlar için mülkiyetin yasal olmaması iyi bir gelişme sayılabilir, çünkü hakimiyet kurdukları köleler üzerinde hiçbir sorumlulukları olmadan mutlak bir kontrole sahip olabilirler. İşte bu yüzden yeni köleliği incelerken köle sahibi dediğimiz yerde, aslında köle kullanan kişiden bahsettiğimizi netleştirmek gerekiyor.

Eski ve yeni kölelik arasındaki bu farka karşın, sanırım kölelik dediğimde ne anlatmak istediğim konusunda da herkes benimle hemfikir olacaktır: Bir kişinin ekonomik sömürü amacıyla bir diğeri üzerinde mutlak bir hakimiyet kurması. Modern kölelik farklı maskelerle, kafası çalışan avukatlar ve hukukî sis perdeleriyle kendini çok güzel gizlemeyi başarıyor, ama yalanlarımızdan soyunduğumuzda, birilerinin daha fazla para kazanabilmesi için, diğerlerinin şiddet yoluyla denetlendiklerini, kişisel özgürlüklerinden tamamen vazgeçirilmiş olduklarını çaresiz göreceğiz. Yeni kölelik üzerine araştırma yapmak için seyahat ettiğim dünyanın her yerinde, hukuki maskeler ve zincire vurulmuş insanlar çıktı karşıma. Elbette bugün birçok kişi böylesi bir köleliğin yeryüzünde artık yaşanmadığına çok emindirler; birkaç yıl öncesine kadar ben de onlardan biriydim.

Servis, Önce Gelenindir

Bildiğimiz anlamda köleliğe dair izlerle ilk kez dört yaşımdayken karşılaştım; bu hayatım boyunca unutamayacağım anılarımdan biridir. 1950’li yıllardı, Amerika’nın güneyinde bir kafeteryada ailecek akşam yemeği yiyecektik. Servis çizgisine gelip sıraya girdiğimiz esnada, sıranın sonunda ellerinde tepsilerle diğerlerinin geçmesini bekleyen başka bir aile gözüme çarptı. Dört yaşında olmanın verdiği bilmişlikle, onların daha önce geldiğinden ve sırada bizden önde olmaları gerektiğinden emindim. Adil olanın, önce gelenin daha önce hizmet görmesi gerektiği öğretilmişti bana. Kuyruktan çıktım ve “Siz daha önce gelmiştiniz, bizim önümüzde olmanız gerekir” dedim. Afro-Amerikan ailenin babası duygu dolu gözlerle bana bakarken, babam yanımıza geldi ve elini omzuma koydu. İfade edilmemiş hislerin yoğunluğu havayı birden ağırlaştırmıştı sanki. Bu gerilime, hayatında ayrımcılık diye bir şey duymamış olan masum bir çocuğun cehaletiyle afallayan iki babanın hem acı, hem tatlı onaylayışı karıştı. Kimsenin ağzından tek laf çıkmadı, ta ki siyah baba: “Hiç önemli değil, zaten biz birini bekliyorduk, siz buyrun” diyene kadar.

Annem ve babam radikal insanlar değillerdi; ama bana adil ve eşit davranmanın erdemini öğretmişlerdi. Herkesin eşitliği fikrinin Amerika’ya özgü en güzel şeylerden biri olduğuna inanmışlar, ırk ayrımcılığını hiçbir zaman onaylamamışlardı. Ama işte bazen geleneğin yükünü sırtımızdan atmak için bir çocuk saflığı gerekiyor. O iki babanın o sırada gerçekten ne hissettiğini yıllar sonra anlamaya başlayacak olsam da yaşadığım anın ağırlığı hep içimde kaldı. Büyüdükçe böyle göz göre göre yapılan ayrımcılığın artık sona ermekte olduğunu görerek seviniyordum. Hâlâ bir yerlerde gerçek anlamıyla köleliğin -ayrımcılıktan söz etmiyorum- yaşandığı fikri ise aklımın ucundan geçmiyordu. Amerika’da herkes köleliğin 1865’te sona erdiğine inanıyordu çünkü.

Elbette ki Amerikan toplumunda zamanında yaşanmış olan büyük eşitsizlikler, köleliği geçmişe ait bir kavram gibi algılamamıza neden oluyordu. Her şeyden önce, bir zamanlar büyük oranda bir köle toplumu olan Amerika’nın, beceriksizce gerçekleştirilen bir azat programının ceremesini hâlâ çektiğini fark ettim. Abraham Lincoln’ün ünlü bildirgesinin hemen ardından, özgürlüğüne kavuşmuş görünen köleleri ekonomik ve politik güçten mahrum bırakan yasalarla yeni bir zulüm yönetimi başlamıştı. O zaman anladım ki, kölelikten kurtuluş resmi bir işlemdi sadece, bir vakıa değil kat etmesi gereken bir yol bulunan bir işlemdi en azından. Genç bir sosyal araştırmacı olarak, genellikle bu tamamlanamamış işlemin tortularıyla ilgisi olan işlerle uğraştım: kötü barınma koşulları, ırklar arasındaki sağlıksal farklılıklar, farklı ırklardan çocukların birlikte okuduğu okullarda yaşanan sorunlar ve yasal sistemdeki ırkçılık üzerine çalışmalar yaptım. Her defasında gördüm ki, hepsi köleliğin kalıntılarıydı, hiçbiri çözülemez değil, ama hepsi zorlu sorunlardı.

Gerçek köleliğin ayırdına varmam, 1980’lerin başında, İngiltere’ye taşındıktan hemen sonra oldu. Halka açık büyük bir toplantıda, Uluslararası Kölelik Karşıtları (Anti-Slavery International - ASI) tarafından kurulmuş küçük bir masa gözüme çarptı. Geçerken broşürlerinden birkaç tane almıştım ve hemen o sırada okuduklarım beni hayrete düşürmüştü. Kafamda birden şimşekler çakmamıştı, ama daha fazla bilgi edinme arzum da içimi kemiriyordu. Bu temel insan hakkının hâlâ sağlanamamış olmasını görmek zihnimi allak bullak etmişti -ve daha kötüsü kimse mevzu hakkında bilgi sahibi olmaya, öğrenmeye hevesli gibi görünmüyordu. Milyonlarca insan aktif olarak nükleer tehdite, Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığına, Etiyopya’daki açlığa karşı mücadele ediyordu, ama kölelik haritada bile değildi. Daha fazla şey öğrendikçe ilgim arttı ve kendimi bu konuda bir şeyler yapmak zorunda hissettim.

Tek kelimeyle özetlemek gerekirse kölelik utanç vericidir. Birinin yalnızca emeğini değil, bütün hayatını çalmaktır. Kötü çalışma koşullarını değil, toplama kamplarını sorgulamakla ilgilidir daha çok. Kölelik sona ermelidir: Bu konuyla ilgili tartışılacak başka bir şey yok. Benim kafam da zaman içinde bu yönde işlemeye başladı: köleliği sona erdirmek adına ben ne yapabilirim? Bir sosyal araştırmacı olarak kendi yeteneklerimi pekâlâ kullanabilirdim ve bu kitabın oluşmasını sağlayan araştırmam da işte böyle başladı.

Dünyada Kaç Tane Köle Var?

Yıllarca modern kölelik üzerine elime geçen en küçük bilgi kırıntısını bile toparlamaya çalıştım. Birleşmiş Milletler’e, İngiliz Merkez Kütüphanesi’ne gittim; Uluslararası Çalışma Örgütü’nden (International Labour Office-ILO) bir şeyler çıkarmaya çalıştım, insan hakları örgütleriyle, hayır kurumlarıyla temasa geçtim. Çeşitli antropologlarla, ekonomistlerle konuştum. Kölelik üzerine gerçek, faydalı ve güvenilir bilgi edinmek gerçekten çok zordu. Bana konuyla ilgili fotoğrafların ve yeminli ifadelerin gösterildiği durumlarda bile, resmî makamlar hepsinin gerçekliğini bir çırpıda inkar edebiliyordu. İnsan hakları örgütleri ise tam tersine, sürüp gitmekte olan köleliğin gün ışığına çıkartılması için adeta çırpınıyor, kendilerine ulaşan kurbanların anlattıkları her şeyi raporlaştırıp resmi makamlara sunuyorlardı. Sonuçta onların işleri de kanıtlarla devletin inkar ettiklerini çürütebilmekti. Kime ve neye inanacaktım?

Benim seçtiğim yöntem şu oldu: Bulabildiğim bütün kanıtları ülke ülke ayırarak toparlamaya başladım. Meselenin nedenlerine dair sözü olan birine rastladığımda not alıyordum. Birbirinden bağımsız iki kişi daha, köleliğin bugün ciddi bir oranda hâlâ yaşandığına dair sağlam tezleri olduğunu söylediğinde, araştırmama inancım daha da artıyordu. Bazen birbirinden habersiz iki araştırmacının aynı ülkenin farklı köşelerinde, ama aynı konu, kölelik üzerine çalıştığını duyuyordum. Bulabildiğim bütün raporlara baktım ve hep aynı soruyu sordum: “Hangisinden emin olabilirim? Hangi rakamlara güvenebilirim?”. En sonunda da çok seçici davranarak bütün malzemeyi bir araya getirdim. Herhangi bir sebepten dolayı içime tam sinmeyen bir rapor ya da araştırma olduğunda, onu hemen hesap dışı tutuyordum. Köleliğin aslında karanlık ve yasadışı bir teşebbüs ve bu yüzden de konuyla ilgili bir istatistiğe rastlamanın ne kadar zor olduğunu unutmamak gerekiyor. Şu anda iyi bir tahminde bulunabilirim en fazla.

Benim tahminlerime göre bugün dünyadaki kölelerin toplam sayısı 27 milyon.

Bu, 200 milyona ulaşan tahminler öne süren bazı eylemcilerinkinin yanında çok düşük kalsa da, benim şahsen güvenebileceğim ve yaptığım yeni kölelik tarifine de denk düşen bir rakam. Bu 27 milyonun aşağı yukarı 15-20 milyonunu, özellikle Hindistan, Pakistan, Bangladeş ve Nepal’de görülen bağlı emek gücü oluşturuyor. Bağlı emek gücü ya da borç esareti, insanların borç teminatı olarak kendilerini sundukları ya da bir akrabalarından miras olarak borç kaldığı durumlarda ortaya çıkıyor. (Bu konuyu daha sonra açacağız) Bunun dışında kölelik daha çok Güneydoğu Asya’ya, Kuzey ve Batı Afrika’ya ve Güney Amerika’nın bazı bölümlerine özgü bir sorun olarak değerlendiriliyor. (Kaldı ki Amerika, Japonya ve birçok Avrupa ülkesi de dahil, dünya üzerindeki hemen hemen her ülkede kölelik mevcut.) Bugün yaşayan kölelerin sayısı, Atlantik-ötesi köle ticaretinin yaşandığı dönemde Afrika’dan kopartılan insanların sayısından çok daha fazla. Başka bir yerden bakarsak, bugünkü köle nüfusu, Kanada’nın nüfusundan daha fazla, İsrail’in nüfusunun da tam altı katı.

Köleler daha çok basit, teknoloji gerektirmeyen, geleneksel işlerde çalıştırılıyor. Tarım alanında çalışanlar çoğunlukta. Ama bunun dışında tuğla yapımı, maden işçiliği, taş ocağı işçiliği, fahişelik, mücevher yapımı, giyecek ve kilim dokuma gibi işlerde de kullanılıyorlar; evlerde, dükkânlarda çalıştırılan, ormanları temizleyen, kömür yapan da onlar. Köleler daha çok yerel çapta satış ve tüketim amaçlı işlerde kullanılsalar da onların ellerinin değdiği mallar aslında dünyanın dört bir yanındaki bir sürü evin kapısından giriyor. Köle emeğiyle üretilmiş halılar, havai fişekler, mücevherler, çeşit çeşit metal malzemeler ve de köleler tarafından ekilip biçilmiş tahıl, bakliyat, şeker gibi gıda ürünleri doğrudan Kuzey Amerika ve Avrupa’ya ihraç ediliyor. Buna ek olarak, gelişmekte olan ülkelerde yavru şirketler kuran uluslararası büyük ortaklıklar, köle emek gücü sayesinde maliyetlerini düşürüp hissedarlarının kâr paylarını arttırıyorlar.

Ama tabii onlar için kölelerin önemi, ürettikleri mallarından çok mahvlarına sebep olan ter, yani emeğidir. Köleler çoğunlukla çalıştıkları tezgâhın ya da tuğla fırının dibinde kalmaya zorlanıyordu, hatta çalıştıkları masaya zincirlenenler bile var. Uyanık oldukları her saat mesai saati onlar için. Küresel ekonomimizde çokuluslu şirketlerin, neden “birinci dünyadaki” fabrikalarını kapatıp “üçüncü dünyada” yenilerini açtıklarına dair verdikleri en beylik cevap, emek gücü maliyetlerini düşürmek. İşte bu tasarrufun yabana atılmayacak bir kısmını da köleler sağlıyor. Ne kadar randımanlı olurlarsa olsunlar, ücretli işçiler, hiç ücret almadan çalışanlarla, yani kölelerle rekabet edemez.

Bunun Irkla Ne Alâkası Var?


İçindekiler
Yeni Kölelik
Tayland: Çocuğa Benzediği İçin
Moritanya: Unutulmayan Geçmiş Zamanlar
Brezilya: Sınırdaki Hayatlar
Pakistan: Bir Köle Ne Zaman Bir Köle Değildir?
Hindistan: Rençperin Öğle Yemeği
Ne Yapılabilir?
Son Söz: Köleliğe Son Vermek İçin Yapabileceğiniz Beş Şey
I. Ek: Araştırma Yöntemleri Üzerine Bir Not
II. Ek:Uluslararası Antlaşmalardan Kölelikle İlgili Alıntılar
Notlar
Teşekkürler

Mutlaka okunması gereken bir eser

05.12.2010 23:01:00 Bu haber 6262 defa okundu
Kullanılıp Atılanlar: Küresel Ekonomide Yeni Kölelik
Sağlık Bakanlığının televizyon ekranlarında konuşacak kimselerle ilgili 'Ekran Sertifikası' girişimini nasıl buluyorsunuz?




 
Copyright © 2009 Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi
Sitemizdeki bilgilerin her hakkı yazarı ve kaynağına aittir. Kaynak gösterilerek kullanılabilir
Yazılım ve Görsel Tasarım: İnforce Bilişim Teknolojileri