Son Dakika
Salı, 11 Ağustos 2020 | Anasayfam yap | Favorilerime ekle    
Kınalızâde Ali Çelebi’de Ev-Aile-Şehir Lütfi Bergen
“Kent-İslâm ve Kapitalizm” adlı kitabımıza aldığımız “Farabi’de Şehir” başlıklı yazımızda “ev-aile-şehir” meselesine kendi düşünce tarihimiz içinden delil aramıştık. Bu yazımızda ise Kınalızâde’nin “Ahlâk-ı Alâî” kitabında “ev-aile-şehir” konusunda yazdıklarına değinmeyi düşünüyoruz.

 “Ahlâk-ı Alâî” Mustafa Koç tarafından hazırlanıp transkript edilerek Klasik Yayınları etiketi ile basılmıştır. Günümüz okuyucusu için “ağır” olan Türkçesi nedeniyle yazımızda bu baskıyla birlikte “Ahlâk-ı Alâî”nin içinden seçilmiş makalelerle oluşturulmuş “Devlet ve Aile Ahlâkı” başlıklı başka bir kitapla destek sağlayacağız. Bu ikinci kitabın “hazırlayan”ı ve transkriptini yapanının belli olmadığını ifade edelim. Mustafa Koç’un çalışmasına atıf yaptığımızda (Kınalızâde-MK) ve diğer kitaba atıf yaptığımızda (Kınalızâde-D) rumuzunu kullanacağız.  Yazıya geçmeden önce Kınalızâde’nin “Ahlâk-ı Alâî” kitabında “ev-aile-şehir” meselesinin Farabi’nin perspektifine oldukça yakın olduğunu işaret ediyoruz. Farabi’nin görüşlerine de yer vereceğiz.

Kınalızâde insanın yaradılışı icabı “medeni” olduğunu, muhtaç bulunduğu gıdasının basit yollarla elde edilemeyeceğini ifade ediyor. O’na göre “güzel gıda, toplayıp pişirmek ve yollu yolunca hazırlamakla elde edilir” (Kınalızâde-D, 2010: 9). Burada ekmek örnek gösterilerek ekmeğin elde edilmesi işleminin bir insanın tek başına kotaramayacağı vurgulanmıştır. Buna karşılık hayvanların bir kısmının çiğ et, diğer kısmının kaba otla gıdalandığından bahsedilir. “İnsanın gıdaları hayvanlarınki gibi her gün elde edilir cinsten değildir” (Kınalızâde-D, 2010: 9) demektedir. 

Kınalızâde, insanın kış mevsiminde tüketebileceği gıda maddelerini yaz mevsiminde toplayıp biriktirmek zorunluluğuna da vurgu yapar. Bu zorunluluk ev ve yurd ihtiyacının da gerekçesi olarak gösterilir. “Gene koruyacak bir yor (anbar) ister. Orada toplanıp, yağmur, kar, gasb ve hırsız ulaşamaz. İhtiyaç anında hazır olur ve elde bulunur. Tıpkı bunun gibi eve ve bir yurda ihtiyaç açıktır (…) Onlara “ev eşyası ve basit şeyler” de denir. Bunların korunması için mekân, yer lâzımdır. Bunların hepsi şahsın devamını sağlamak içindir. Nev’in (zürriyetin) korunması için de gerekli olan şeyler vardır. O da hatun (eş)’dir. Bu nikâhlama sebebi ile çoğalmayı, dolayısıyla zürriyetin devamını temin eder (Kınalızâde-D, 2010: 9-10). Kınalızâde, “gıda temini” ile “ev-yurd” meselesini birbiriyle ilintilendirmiş ve bunu sağlayacak toplumsal yapıyı da “aile/hane” kavramına dayandırmıştır. Kınalızâde, tıpkı Farabi gibi insanların bir arada yaşamalarının gerekçesini “ihtiyaç” kavramına dayandırmıştır. 

Farabi’nin medeniyeti iç içe geçmiş kümülâsyonlardan oluşmaktaydı: hane (ev), mahalle, şehir, medeniyet. Farabi, medeniyetine (şehir) aile-hane sisteminden hareketle ulaşmaktaydı. O’nun medeniyet fikrinin modern Batı toplumsal sistemlerinin tersine bireyden uzak bir yapılanmayı hedeflediği açıktır. Farabi, “Fazıl Medine”sini şehirlerden, şehirleri de mahallelerden hareket ederek teorize etmişti: “Mahallenin ve köyün ikisi de şehre tabidir; köy şehre hâdım olması itibariyle; (mahalle) şehre bir cüz’ü olması itibariyle tabidir. Bu kabilden ev sokağın bir cüz’ü olması itibariyle ona tabidir” (Farabi, 1990: 79). Mahalleler farklı meslek ve sosyal tabakaları bir arada tutan idari birimlerdir. Farabi için yalnız mahalleler değil, “ev”lerin içinde dahi farklı unsurlar/tabakalar birlik kurar ve hep birlikte “aile” oluşturur. “Ev (aile), bir takım unsurlar (eczâ)dan ve belirli ortaklıklardan (iştirâkât)dan oluşur ve onlarla meydana gelir. Bunların sayısı dörttür: 1) Karı-koca, 2) Efendi ve köle, 3) Anne-baba ve çocuklar, 4) Mal-mülk ve sahibi” (Farabi, 2005: 61). Farabi’ye göre evlerin yapı malzemelerinin bir standardı olmadığı gibi, ev içindeki eşyalar da tek biçimci değildir: “Farabi için “Mesken” nasıl olursa olsun, neden yapılırsa yapılsın ve nerede olursa olsun, önemi yoktur. Mesela; yerin altında ya da üstünde, ahşaptan, çamurdan, yünden kıldan ve diğer maddelerden yapılmış olabilir. Mühim olan meskenin yapıldığı maddenin cinsi değil, onun içindeki insandır” (Bayraklı, 1983: 69, Fusul’ ul Medeni, s: 116’dan naklen).

Kınalızâde de “aile” ve “ev” kavramını Farabi gibi anlamıştır.

Kınalızâde’nin “ev” kavramı:

“Anne ve baba, kendileri yetişemediği zaman bir hizmetçiye ihtiyaç olur. Bu cemaat (topluluk) ailenin rükûnları yani ev halkıdır. Muntazam yaşayış bunlarla olur. Aileyi meydana getiren unsurlar beştir: 1. Baba, 2. Anne, 3. Çocuklar, 4. Hizmetçi (yardımcı), 5. Beslenmeyi temin eden yiyecekler (gıda)” (Kınalızâde-D, 2010: 10).

“Galiban mücerred nefs-i peder ü mader kifayet etmeyip hadime muhtâc olur. Ve bu cemâ’at erkân-ı menzildir ve intizâm-ı ma’âş bu erkânla olur. Ve erkânın adedi beştir: peder, mâder, ferzend, hâdim, küt” (Kınalızâde-MK, 2007: 328).

Kınalızâde’nin “mesken”e ilişkin görüşleri:

“Bu ilimde ev ve aileden gayemiz, taş ve ağaçtan yapılmış binalar değildir. Bilakis yukarıda sıralanan beş maddeyi bünyesinde barındıran yer ve sığınaktır. İster taş ve topraktan yapılmış olsun ki, onlara ‘Ehl-i meder’ (taş ve topraktan yapılmış binalarda, köy ve şehirlerde oturanlar) denir. Meder toprak parçasıdır. ‘Bina demektir. İsterse o yer, yün ve yapağı denilen şeylerden (çadırdan) yapılmış olsun, onlara da ‘Ehl-i Veber’ (yünden çadırda oturanlar göçebe hayatı yaşayanlar) adı verilir” (Kınalızâde-D, 2010: 11).

“Ve menzilde bu ilmde murâdımız taş ve ağaçla binâ olunmuş hâneler değildir, belki erkân-ı hamse-i mezkûreyi yâ ekserini câmi’ olan mahal ü me’vâdır, gerekse tîn ü hicâreden mebnî olsun –ki anlara ‘ehl-i meder’ derler, zîrâ ‘meder’, ‘toprak pâresi’ne derler; murâd binâdır- gerekse şa’r u veberden a’nî yün ve yapağı dedikleri nesnelerden olsun –ve anlara ‘ehl-i veber’ derler, sâhrâ nişînler gibi” (Kınalızâde-MK, 2007: 328).

Kınalızâde’nin meskenin mahiyetine ilişkin görüşleri:

“Geçmişte işaret olunduğu gibi ev iki kısımdır. Biri şehir ve köy halkının oturduğu yerdir ki, taş, kireç ve ağaçtan yapılmıştır. Taşınamaz. İkincisi çöl ve kırda oturanların yurtlarıdır ki, yün, yapağı ve benzeri şeylerden yapılır –taşınabilir. Üstün olanı ilk kısımdır. Zira korunması, sağlamlığı ve devamı umumiyetle vardır. Bu cins binaların da üstün olanları vardır. Binası sağlam, her zaman yıkılmaktan emin, tavanı yüksek, kapıları geniş, açıklık, her mevsime münasip ve uygun yeri bulunur. Her şehirde faydalı hava ne taraftan gelirse o taraf kapalı olmaz. Erkeklerin yerinden başka kadınlar için de yerler vardır. Bunlar birbirlerine, kadınların şekilleri görülmeyecek ve sesleri işitilmeyecek uzaklıkta bulunmalıdır. Fakat yüksek binadan, tavan süsünden ve duvardaki mübalağalı resimden kaçınmalıdır. Haberde bildirdiğine göre, bir kimse evini beş metreden fazla kaldırsa, gökteki melekler: ‘Nereye gidiyorsun ey melun?’ derler. Nakış ve renk israfı kınanmış, mühim malı telef etmek hoş görülmemiştir” (Kınalızâde-D, 2010: 15).

“Ammâ irtifâ’-ı binâ ve nakş u zuhrufe-i sakf u cidârda isrâf u mübâlagadan hazer ede. Ahbârda vârid olmuştur ki bir kimesne menzilini altı zirâ’dan artık kaldırsa melayike-i âsmân ‘İlâ eyne yâ mel’ûnu’ (Ey melûn nereye gidiyorsun) derler. Ve nakş u reng isrâf-ı mezmûm ve mâl-ı mühimi itlâf nâ- mâhmûddur” (Kınalızâde-MK, 2007: 333).

Kınalızâde’nin “şehir” hakkındaki görüşleri:

“Medine (şehir) iki kısımdır: 1. Medine-i fâzıla (fazilet üzerine kurulmuş şehir); 2. Medine-i gayri fâzıla (fazilet üzerine kurulmamış şehir). Medine-i fâzıla hayır ve iyiliklerin bir arada yaşama sebebi olduğu şehirdir. Diğeri ise sebebi şer ve fesâd olan şehirdir” (Kınalızâde-D, 2010: 141).

“Medîne iki kısımdır: Birisi medîne-i fâzıla, biri medîne-i gayr-ı fâzıla. Medîne-i fâzıla oldur ki anda olan temeddün ü ictimâ’ın sebebi hâyrat u mesâlih ola. Ve medîne-i gayr-ı fâzıla oldur ki sebeb-i temeddün şürûr ü mefâsid ola” (Kınalızâde-MK, 2007: 451).

Değerlendirme:

Kınalızâde’nin Farabi’den etkilenerek ev-aile-şehir hakkında görüşlerini yansıtmaya çalıştık. Kınalızâde, şehri Farabi’nin kümülasyon sistemi olan “hane-mahalle-şehir” şeklinde organize bir yapıdan hareketle ele almamıştır. Bununla beraber Farabi’den farklı olarak ev halkı hakkında geniş açıklamalar yaptığı görülmektedir. Ev halkının yönetimi konusunda geniş değerlendirmelerde bulunur. “Ev halkının da bir yaratılışı, bir hususiyeti ve yaratılışına münasip hususî bir işi vardır” (Kınalızâde-D, 2010: 14) demektedir. Modern hukukta muhayyel bir aile kavramından bahsedilmekle beraber “aile” tanımlanmamıştır. Türkiye’de mevzuat sistemimizde “aile”nin başkanının kim olduğu, aile fertlerinin görev ve sorumlulukları belirlenmemiştir. En küçük işletmede dahi işletme ortaklarının genel kurulu-yönetim kurulu bulunmakta ama modern toplumsallıkta “aile kavramı” teoride ve mevzuatta tanımlanmadığı için zamanın ailesinde “organ” bulunmamaktadır. Kınalızâde ev’i ve aile’yi özellikle “görev-işbölümü” esasına göre tanımlayarak Farabi’nin “boşlukta bıraktığı” konuyu ikmal eder.

Diğer taraftan Farabi, “ev” kavramının içine “mal-mülk ve sahibi”ni yerleştirirken Kınalızâde ev’e “Beslenmeyi temin eden yiyecekler-küt”ü dâhil ederek Farabi’nin yaklaşımını daraltmaktadır. Buna karşın Kınalızâde evlerin yükseltilmesini “melûn”luk olarak değerlendirmektedir.

Farabi’nin kavramları ile Kınalızâde’nin kavramları birlikte değerlendirildiğinde “ev-aile-şehir/Medine” hakkında zamanımızın ufkunu açacak anlamlara ulaşılacağı açıktır. Farabi- Kınalızâde toplumu bireyden değil “cemaat (aile)” yapısından başlatmaktadır. Bu cemaat’in “ev”i olması kaçınılmaz bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır. Medeniyet/şehir ile fazilet/saadete ulaşmak için ev-aile’yi temel alan iki düşünür de ev-aile oluşumunu geciktirecek iktisadî-sosyal engelleri medeniyetin karşısında görmektedir. Bu durumu “cahil medeniyet” ya da “Medine-i gayr-i fâzıla” şeklinde değerlendirmişlerdir. Her iki filozof da “aile” meselesini “üretim araçları-gıda temini” olarak gördüğüne göre ailelerin “ev sahibi” olmak için borçlanmasını reddetmektedirler.

Kınalızâde’nin evi “altı zirâ’dan artık kaldırmayı” yani üçüncü-dördüncü kat çıkmayı reddetmesi modern dönemde ortaya çıkan “kat mülkiyeti” sistemini de eleştirel okumamızı gerektirmektedir. İslam’da taşınmaz mülkiyetinin kaynağı arsadır. Taşınmaz üzerinde müşterek mülkiyet varsa “kat mülkü” olmaz. Hanefîlere göre, kat çıkma hakkı bir mal sayılmadığı için, bağımsız olarak satılamaz. Ancak bu son konu başka bir yazının meselesidir.

-          Bayraklı Bayraktar, Farabi’de Devlet Felsefesi, Doğuş Yayınları, 1983

-          Farabi, El Medinetü’l Fazıla, MEB Yayınları, 1990

-          Farabi, Fusûlü’l Medenî- Tenbîh Alâ Sebîli’s- Sa’âde Farabi’nin İki Eseri, Haz: Hanifi Özcan, 2005

-          Kınalızâde Ali Çelebi, Ahlâk-ı Alâî, Klasik Yayınları, Hazırlayan: Mustafa Koç, MK, 2007

-          Kınalızâde Ali Çelebi, Devlet ve Aile Ahlâkı, İlgi Kültür Sanat Yayınları, 2010

05.01.2015 Bu yazi 7448 defa okundu
Korona virüsü hakkında ne düşünüyosunuz?

 
  • Bir kıyamet silahı: GDO
    Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Başkanı ve aynı zamanda Yeni Söz Genel Yayın Yönetmeni Kemal Özer ile son yılların en tartışmalı konularından biri olan GDO’yu konuştuk. Kemal Özer ile sohbet tadında gerçekleştirdiğimiz Röportajımızda GDO’nun insanlığa ne tür zararlar verdiğini, aşıların neslimiz açısından nasıl büyük tehlikeler saçtığını, modern hayatın getirdiği hastalıklara, Modern Tıp olarak bilinen Rockefeller Tıbbı’nın neler getirdiğine, tohum konusunun önemine, Dünya nüfusunu azaltma planı uygulayan “Şeytani Akıl”ın ne tür tuzaklar kurduğunu ve Türkiye’de Gıda ve Tarım alanının ne durumda olduğunu ele aldık.
  • Etyen Mahçupyan: Modern tıp çok kibirli
    Gazeteci Etyen Mahçupyan tıp dünyasını pek çok hekimden daha iyi tanıyan isimlerden biri. Alternatif yaklaşımları yakından takip eden ve modern tıp yöntemlerini “beyaz mafya”, “Ortodoks tıp”, “modern dünyanın şamanları” gibi iddialı kavramlarla eleştiren Mahçupyan ile dosya konumuz kapsamında SD’nin yeni sayısı için konuştuk.
  • GDO zararsız diyen yalan söylüyor!
    Yeni yönetmelik ile artık yüzde 0,9'a kadar GDO içeren besinler serbest bırakılıyor. Bu besinlere kanunlarca yasaklanmasına rağmen, bebek mamaları da dahil...
  • Gıda politikaları milli güvenlik meselesidir
    “Tohum, su, toprak, aşı, ilaç dünyanın en etkin, en ölümcül, en siyasi ve en tehlikeli sessiz silahlarıdır” bu sözler, gıda ve tarım teması üzerinde Türkiye’nin en çok konuşulan isimlerden biri Gıda Hareketi Lideri Kemal Özer’e ait.
  • Şehirler arası su savaşı çıkacak!
    Prof. Mikdat Kadıoğlu, gelecekte yaşanaca meteorolojik felaketleri anlattı
  • Endüstriyel sütteki gizli tehlike!
    Onkolog Dr. Yavuz Dizdar'dan süt ve süt ürünlerin, kanser ve GDO hakkında çarpıcı tespitler...
Diğer mülakatlar:
1  -  2  -  3  -  4  -  5  -  6
Copyright © 2009 Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi
Sitemizdeki bilgilerin her hakkı yazarı ve kaynağına aittir. Kaynak gösterilerek kullanılabilir
Yazılım ve Görsel Tasarım: İnforce Bilişim Teknolojileri