Son Dakika
Cumartesi, 23 Eylül 2017 | Anasayfam yap | Favorilerime ekle    
İslam’ın mutfağı olur mu? Kemal Özer
Şuur altı zenginliklerin keşfi ve derinlikli düşünce ancak boş bir mideyle ya da midenin adam edilmesiyle mümkün. İnsan, ana rahminde kendisi için hazırlanmış gıdalarla beslenir. Rahimden dünyaya hicret ettiğinde ise midesine girecek gıdaları hazmetmeye mecbur.

Gıdamız imtihanımız mı?

Günümüzde teknoloji dolayısıyla endüstri, geçmiş çağlara oranla mukayese edilemeyecek durumda. Her geçen an, yeni keşiflere imza atıyor ve yeni bilgilere ulaşıyor. Aslında bütün bu yaptığı, geçmiş çağlarda insanlığın ortak birikimini geliştirmek ve başkalaştırmaktan öte bir şey değil.

İnsanlık, Âdem a.s.’a öğretilip ondan miras aldığı bilgiye binlerce yıldır eklenen vahiy, keşif ve tecrübe-i bilgiyi de eklemiş ve bunu nesilden nesile naklede gelmiştir. I. Dünya Savaşı sonrasında yeni bir dünya düzeni ortaya çıkar. II. Dünya Savaşı’yla ise bu yeni düzen yepyeni bir boyut kazanır. Bu sürecin mimarları ve medya, insanları öylesine hipnotize ettiler ki; artık insan, arzuları kontrol edilemez bir varlığa dönüştürüldü. O, artık hep daha fazlasını istiyor, hep başkası olmayı arzuluyor, azla yetinemiyor ve çok arasından da seçim yapamıyor. Midesi dolu olmasına rağmen, yüz binlerce gıda içinde yokluk ve besin açlığı çekiyor. Bunca teknik ve ilaca rağmen hiçbir hastalığına çözüm üretemiyor. Öte yandan tüketime sunduğu ürünler, yeni bedeni ve ruhî hastalıklara neden oluyor. Ve günümüz insanı, midesel doyum için harcadığı emeğin binde birini şuur altı fakirliği için harcamıyor.

Artık öyle bir dönemde yaşıyoruz ki; tarihte ilk kez Afrika’daki aşırı kilolu insanların sayısı, yetersiz beslenenlerinkinden fazla hâle geldi. Neredeyse yiyecek bulamadığı için ölen insanlar dönemi kapandı ve yılda 150 milyon insan çok yemek, 50 milyon kişi ise tütün ürünü kullanmak yüzünden hayatını kaybeder hale geldi. Bugün bir insan, ortalama yüzyıl önce yaşayan bir kişinin tam 8 katını tüketiyor. Bütün bunlara rağmen, insanlığı bekleyen en önemli sorun, yine de ‘gıda sorunu’. Sorun bu kez gıda bulamamak değil, aşırı gıda tüketmek. Sorun, sadece aşırı tüketmekle de sınırlı da değil. Yediğimiz gıdaların gereksiz ve sağlıksız petrokimya menşeli katkılardan oluşması ve özellikle de Müslüman kimseler açısından haram veya şüpheli içerikler taşıyor olması, en temel meselelerden biri.

Çağımızın en ölümcül hastalığı; obezite, diyabet ve kanser olarak sıralanabilir. Bu hastalıkların ana sorumlusu, önemli ölçüde rafine beyaz un/ekmek, rafine şeker ve şeker yerine kullanılan tatlandırıcılar olarak gösteriliyor. Kanser, bugün batıda daha yaygın ve 1940’dan bu yana hızla da artıyor. Bu nedenle özellikle ‘ikinci dünya savaşından itibaren dünyada neyin değiştiği’ sorusunun cevabı, kanserin nedenleri konusunda bilgi verecektir. II. Dünya Savaşı’ndan bu yana, rafine edilmiş şeker tüketimindeki aşırı artış, tarım ve hayvan yetiştirme yöntemleri ve dolayısıyla gıdaların değişmesi, tabiî dönemlerde var olmayan, ancak II. Dünya Savaşı’ndan bu yana artarak kullanılan çok sayıda kimyasal madde ve katkı maddelerine maruz kalmamız; insanlara, hayvanlara, bitkilere ve dolayısıyla evrene inanılması güç zararlar verdi.

İnsanların, -özellikle de Müslümanların- engellilik veya hastalık durumlarında ‘ne yapalım Allah’tan geldi’ gibi kendilerini masumlaştırdıklarına sıkça şahit oluruz. Hâlbuki Allah c.c. “Sizin başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle kazandığınız (yaptıklarınız) yüzündendir[1] buyurarak, başımıza gelenler kendi amellerimiz/davranışlarımızdan olduğunu açıkça beyan etmektedir. Hâlbuki başımıza gelenlerin, çoğu kez kendi ilgisizlik ve bilgisizlik, inat ve ihmalimizden kaynaklanır. İnsanlar, kendimize düşenleri yaptıktan sonra tevekkül etseler belki de başlarına bütün bunlar gelmeyecek.

Kadim kültürler ve özellikle de İslam, insanın mutluluğunu öngörür. Bu nedenle de, insana ve tabiatın herhangi bir cüzüne yönelik yapılacak müdahaleyi ve kirletmeyi reddettiği gibi, bunun ticari bir araca dönüştürülmesine de izin vermez. Oysaki küresel kapitalizm, bugün hem zehri hem de panzehirini üretip satıyor. Bu sayede, her defasında insanı ütüyor. Kapitalizmin güçlü PR çalışması ve bilimsellik kılıfı; çoğu kez siyahı beyaz, beyazı siyah gösterebiliyor. Bu yüzden insanlar, hem manevi değerlerini, hem paralarını hem de sağlıklarını kaybediyorlar.

20 yüzyılda ve özelliklede II. Dünya Savaşı’ndan sonra, insanlara farklı bir hayat tarzı vaat/vaaz edildi. Dayatılan yeni yaşam tarzı, geleneksel ve tabiî ne varsa bozdu. Bu planlanmış ve bilinçli bir eylemdi. Bu sayede hem kültürler ve inançlar deforme edilecek, hem de ‘sağlıklı bir yaşam’ adı altında, sağlıksız bir yaşam ortaya çıkarılacaktı. Çok şey vaat eden bu yeni yaşam tarzının içinde, kıyafet modası kadar, yiyecek ve beslenme modası da söz konusuydu. Körüklenen tüketim sayesinde, çevre kadar midelerde çöplüğe çevriliyordu. Aslında bu hikâye, insanlık için son derece tanıdık bir hikâyeydi.

Hani insanın halifeliğine itiraz ve isyan eden Şeytan’ın, Allah c.c.’den bazı istekleri olmuştu da, bunlardan bir kısmına izinde verilmişti. Bunun üzerine şeytan, Hz Âdem a.s. ve Hz Havva’ya yasaklanmış olan o ağaç[2]tan yemeleri durumunda cennette ebedi kalacaklarını söylemişti. Onlarda, şeytanın yerseniz ‘cennette ebedî kalırsınız.’ aldatmacasına inanmış ve o ağacın meyvesinden yiyerek, ebedilik şöyle dursun, kaldıkları yerden kovulmuşlardı.[3] Aslında şeytan, o gün bugündür insanlara aynı telkini yapmayı aralıksız sürdürüyor. Şeytanın yetiştirdiği çocukları da, özellikle Allah’ın kitabında koyduğu hadleri çiğnemeleri konusunda, Müslümanlara telkinde bulunuyor ve işbirlikçileri aracılıyla bu yasakların meşrulaştırılmasını ve her türlü gıda veya tüketim maddesine başka bir adla eklenmesini sağlıyorlar.

Ogün bugündür, şeytan ile insan arasında aralıksız devam eden bir savaş vardır. Bu savaşta, evrenin tümü, şu ya da bu şekilde tahrip edilmiştir. 19. yüzyılın sonlarına doğru geliştirilen katkı maddeleri ile başlayan süreçte, tohum ve toprak insanlığın ortak mülkü olmaktan çıkartılıp, şirketlerin mülküne dönüştürüldü. Bu dönemi bir milat kabul edersek, Hz Âdem s.a.’den, gıda katkı maddelerinin keşfedildiği 19. asra kadar ki dönemi, ‘tabiî dönem’ veyahut da ‘Âdemî dönem’ olarak adlandırabiliriz. Hâlen de devam eden ikinci dönem ise tohumun hibrit ve GDO’lu hâle getirildiği ‘genetik dönem’dir ki; bu döneme de ‘petro-kimya dönemi’ veyahut ‘şeytanî dönem’ de denilebilir. Genetik döneme hızla yaklaşan nanogıda, nanotıp ve nanonükleer ürünlerin hâkim olacağı ‘nano dönem’i de eklemek gerekiyor.

Tabiî dönemin yok edilişi ile başlayan süreç, ahlakî bir iflas döneminin de inşasını doğurmuştur. Bu savaşı kazananlar, aslında evrenle birlikte, kendilerinin de yok oluşlarını hazırlıyorlar ama onlar, bunu kendilerinin kurtuluşu sanıyor.

Günümüzde bir havyan, bitki ve mikro organizmanın hatta insanın geni, bitkiler ve hayvanlar hatta insanlara aktarılmaktadır. Bugün raflara dizilmiş gıdaların önemli bir kısmı, maalesef ‘petro-kimya’ ürünüdür. Sağlıklı olmak şöyle dursun, Kur’an yasakladığı 5 temel haram, tüketilen bu sözde gıdalara, ‘katkı maddesi’ adı altında eklenerek, topluma petro-kimya ürünü sunî gıdalar ile yine petro-kimya ürünü ilaçlar arasında ömür çürüttürülmekte. Bununla da kalınmayıp, Müslümanların ifsat ettirilen mideleri yüzünden Rableri ile ilişkileri de sorunlu hâle gelmiştir.

Âdem/adam/insan’ın imtihan edildiğini fark etmeksizin, o yasak ağacın meyvesinden yemesiyle başlayan süreç, o gün bugündür devam eden bir imtihan olarak karşımıza çıkıyor. Allah c.c. her peygamberin kavmine, sayısız nimetlerinden sadece birkaçını yasaklayarak, gıdayı da bir imtihan vesilesi kıldığını görüyoruz. Farklı ümmetlerde, farklı yasaklar getirilmiştir. Müslümanlara;

  • Domuz,
  • Kan,
  • Allah adını anılarak kesilmeden ölmüş hayvanlar,
  • Yırtıcı hayvanlar ve
  • Sarhoş ediciler tartışmasız bir şekilde haram[4] edilmişler.

Ancak, en azından günümüzde Müslümanların üzerinde çok düşünmedikleri ve durmadıkları bir konu var ki, Kur’an-ı Kerim bu konuyu birlikte zikretmekte. Sürekli birlikte emredilen ‘helâl’ ve ‘tayyib’[5] olanlardan yiyin emrindeki ‘helal’den maksatta şüphe söz konusu değil. Fakat burada geçen ‘tayyib’ yani temiz kelimesi ile Allah c.c. acaba neyi kast etmekte? Tayyib’den murad, kirlenmiş bir gıdanın yıkanarak yenmesi midir? Yoksa fıkhın öngördüğü ‘helâlin, her türlü şüphelerden uzak, saf ve temiz olması mıdır?’ Bu şüpheden arî temizlik hâli, 1900’lü yıllardan bu yana başlayan, endüstriyel gıdalara eklenen suni katkılar, kimyasallar ve helâl olmayan hayvan içerik ve tarım ürünlerinde kullanılan ilaç, hormon ve antibiyotikler ile tohumun genetik yapısının değiştirilmesini de kapsar mı?

Nu'man İbn-i Beşir r.a. Rasülullah s.a.v. şöyle buyurduğunu anlatıyor: "…Kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de, ırzını da korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse harama düşer…."[6] Hadis-i Şerifteki beyanın aksine günümüz Müslümanları, ne yazık ki ‘helal’ kavramını ‘helal kazanca’; ‘helâl gıda’ kavramını ise, Müslüman birinin hayvanları besmele ile kesmesine indirgemişlerdir. Günümüzdeki çoğu -sözde- ‘helal sertifikalı’ ürünlerde, maalesef bu hatalar üzerine bina edilmekte. Müslümanlar arasında, Müslümanların çoğunlukta olduğu bir ülkede, her türlü gıda maddesinin helâl olduğu gibi son derece sakat bir yargı mevcut. Bir işadamı derneğinin temsilcisi, bir helâl konferansında “bizim üyelerimizin hepsi Müslüman, bu nedenle de bizim üyelerimizin ürettiği her şey helaldir. Gönül rahatlığı ile tüketebilirsiniz” cümlesini sarf edecek kadar, meselenin öneminden yoksun olmasının yanı sıra, söz konusu algıyı da teyit etmekte.

Gıda meselesi aslında ümmetin en önemli imtihanıdır ve özellikle de günümüzde kanaatimizce daha büyük bir imtihanı da yoktur. Şayet midemize giren şeyler, bizlerin beden ve ruh sağlığını dolayısıyla algısı, düşüncesi ve imanını etkiliyorsa -ki çok sayıda Ayet-i Kerime ve Hadis-i bize bunu anlatmakta- Müslüman’ın bundan daha önemli bir meselesi olamaz. “Âdemoğlu, mideden daha şerli bir kap doldurmaz..."[7] Yine başka bir Hadis-i Şerif’te “Öyle devir gelecek ki, insanoğlu, aldığı şeyin helalden mi, haramdan mı olduğuna hiç aldırmayacak. Böylelerinin hiçbir duası kabul edilmez.[8] Görülüyor ki bu Hadis-i Şerifler, günümüzde yaşanan travmayı net bir şekilde ortaya koymakta. Oysaki gıdanın özellikle Müslümanlar için bir imtihan olduğunu, şeytan ve onun emrinde çalışan küresel güç ve şirketler, biz Müslümanlardan daha iyi bilmekteler. Görünen o ki, bizi midemizden vurmuşlar. O halde ayağa kalkacağımız yerde midemiz… 

Gıdanın Dönüşüm Tablosu

  Nebevî Hedonist / Hazcı
 Ürün saklama  Kurutma Sunî/yapay katkı maddeleri
  Sirke/Turşu Kimyasal paketleme
  Tuz Stoklama / Raf Ömrü
Tüketim Zaruret Zaruret + haz
Katkı Maddesi Tuz ve sirke 60 binden fazla kimyasal
İsraf Yasak/haram Serbest
Teşekkür Allah'a Şirkete
Reklâm Aldatmama koşuluyla Aldatmaya dayalı
Aldatma ‘Aldatan bizden değil' ‘Aldatmayan bizden değil'
Kul hakkı Geçerli Tedavülden kaldırıldı
  Sağlıklılık Sürekli hastalık hâli
Sonuç   Mütefekkir Tüketici
  Paylaşma Bencillik

 

Çok değil, bundan on beş-yirmi yıl önceleri -etil- alkol barındırdığı için -yanlış bir algı ile- eline kolonya bile sürmeyen hatta elbisesine kolonya damladığı için elbisesini yıkamaya kalkan insanlara ne oldu da, haram veya şüpheli gıdaları tüketmede birbirleriyle yarışır hâle geldiler? Ne değişti ya da insanları değiştiren şey neydi? Peki, bazı Müslümanlar, gıda sorununun sürekli konuşulmasından neden rahatsızlık duymaktalar?

Nasıl ki bir Müslüman’ın, İslam’ın faiz yasağını muhafaza etmek gibi bir vecibesi varsa, mutfağını korumak gibi bir vecibesi de vardır. Hiçbir Müslüman, cağın gereği veya çaresizlik gibi gerekçelerle önüne geleni tüketemez. “Kamil mânâda Müslüman olmak ya da Müslüman kalmak için, İslam’ın mutfağından beslenmesi şarttır. Başka bir ifade ile gayrimüslim bir mutfaktan beslenerek, Müslüman kalmak zordur, kendi kendisini aldatmaktır. İslâm mutfağında haram yiyecekler ve haramla elde edilmiş gıdalara yer yoktur.”[9]

Hiç kuşku yok ki; Müslüman bir kimsenin mutfağına nelerin girip, nelerin giremeyeceğini Kur’an ve sünnet açık bir şekilde belirler. Mezhepler arasındaki kısmı görüş farklılıkları, ilkelerden ziyade teferruattadır. Bunların bir kısmı da aslında İslamî değil, bilgi eksikliği ve algı sorunundan kaynaklanır. İslam, kıyamete kadar bâki bir dinse, çağımızın mutfağını belirlememesi ve şekillendirmemesi düşünülemez. Kur’an ve sünnet, sadece haram ve helâlleri değil, en küçük âdâbına kadar tüm ayrıntıyı ele alır. “Kendi hükmünü eksiksiz verir, bir başka kültürden taklit ve iktibasa yer bırakmaz. Müslüman’a, yeme içme ile hükümleri, sünnet ve edepleri öğrenip tatbik etmek düşer.”[10]

Oysaki günümüzde Müslüman kesim, sorgusuz sualsiz her önüne geleni tüketen bir topluma dönüşmüş. Kur’an-ı Kerim, ‘Ashab-ı Kehf’ hikâyesini anlattığı Kehf Suresi’nde oldukça ilginç ve çarpıcı bir ayrıntıya yer vermekte. Ashab-ı Kehf, mağaradaki uzun uykularından sonra uyandıklarında, kendi aralarından birini yiyecek alması için şehre gönderirler. Ancak göndermeden önce, gidecek arkadaşlarına  bak, hangisi daha temizse, o yiyecekten al yetir[11] diyorlar. Ashab-ı Kehf’in hangi şartlarda o mağara sığındıklarını bilenler için burada ifade edilen ‘temiz’, son derece mânidârdır. Ölümle burun buruna oldukları halde acıktık, ‘git ne bulursan al gel’ veya ‘yiyecek bir şeyler bul gel’ demiyorlar.

Burada biz Müslümanlara gayet açık bir mesaj verilmekte. Bir Mü'min, hangi şart ve şeraitte olursa olsun, yiyeceği şeyi seçerek, temiz ve helâl olanını almalı. ‘Temiz’ sadece bildiğimiz sözlük manasında maddi temizliği değil, aynı zamanda manevi temizliği de içerir. Aksi halde, zaten arkadaşlarının maddi anlamda temiz olmayan yani pis bir yiyeceği getirmesini kimsenin beklemesi mümkün de değildir. Bu durum, Müslümanların gıda konusundaki hassasiyet sorunlarını göstermesi bakımında da manidâr.

Ashab-ı Kehf’in en zor şarttaki davranışının örneklenmesi bizi şu sonuca götürmekte. Bir Müslüman, hangi hâl ve şeraitte olursa olsun, tıpkı Ashab-ı Kehf gibi, yaşadığı veya geçici olarak bulunduğu şehirde veya ülkede, yiyecek ve içeceklerini seçmeye ve ‘maddeten temiz, manen sakıncasız’[12] yani şüphe barındırmayan temiz ve helâl olanlarını tercih etmeye mecburdur. Bunun için de gayret sarf etmek zorundadır.  Bu durumda herkes kendine yeniden şu soruları sormalı:

  • Yeme içme konusunda Kur’an-ı Kerim ve Hz Peygamber s.a.v.’in ölçülerini biliyor muyum ve bunlara ne kadar riayet ediyorum?
  • Rızkımı kazanırken gösterdiğim hassasiyeti, yiyip içeceklerimi satın alırken de gösteriyor muyum?
  • Satın aldığım gıda maddelerinin, kim tarafından hangi koşullarda üretildiği, üretim sırasında içerisine hangi katkı maddeleri eklendiği, üretim de hijyen kurallarına riayet edilip edilmediğini inceliyor muyum?
  • Bu ürünler, küresel güçler tarafından gayri insanî amaçlar için yapısal değişimlere uğratılıyor mu ve ben bunlardan haberdâr mıyım?
  • Bu ürün üretilirken, insan ve hayvan hakları ihlal ediliyor mu ve çevreye zarar veriliyor mu?
  • Bu gıda maddesini tükettiğimde, bende nasıl bir gelişme ve değişim meydana getirir?
  • Bu yiyecek ve içeceği tüketmesem zarar görür müyüm veya tükettiğimde bana bir yararı var mı?
  • Hz Peygamber s.a.v. bu çağda yaşasaydı ve soframa konuk olsaydı s.a.v. bu ikramı tüketir miydi? Tüketmez ise bana ne buyururdu?
  • Allah c.c. beni yiyip içtiklerimde de hesaba çekecek mi? Şayet çekecek ise ben yiyip içtiklerimin hesabını verebilir miyim? Şayet veremezsem beni bekleyen akıbet nedir?

Soruları daha da çoğaltabiliriz. Ancak önemli olan, soruların çoğaltılmasında ziyade, bizim yeme içe meselesini önemseyip önemsemediğimizdir. Önemsiyorsak ve soframızda bir sorun varsa ve de tabağımızda bir deccalî güç oturmakta ise bunu ortadan kaldırmak için bir gayret içinde miyiz? Yoksa "Öyle devir gelecek ki, insanoğlu, aldığı şeyin helalden mi, haramdan mı olduğuna hiç aldırmayacak. Böylelerinin hiçbir duası kabul edilmez"[13] Hadis-i Şerifindeki güruh içinde kaybolup giden zavallılar olmaya razı olmayı sürdürecek miyiz? Herkes kararını vermeli. Çünkü başka çıkar yol yok!

Peki, ne yapmalı? Bugün rafta satılan hazır endüstriyel gıdaların en az yüzde 90’ında soya lesitini, mısır unu/nişastası ve glikoz var. Glikoz da mısırdan elde edilir. Tavuklar, sığırlar ve balıklar da mısır ve soya ile beslenir. Endüstriyel ürünlerde ‘bitkisel yağ’ adı altında soya, mısır, kanola, pamuk yağı kullanılır. Üstelik mutfaklarda da bu yağların hepsi var. Oysaki bunların hepsi GDO’lu. GDO’lu bir mısır, hem erkek hem de kadınlar için kısırlaştırıcı etkiye sahip. Balık ve tavukların dişilik özelliklerini artırması için yapılan genetik değişiklikler sayesinde, östrojen hormonu dengesini değiştiriyorlar. Tavuk türlerinin hepsi GDO’lu ve CP ve Tyson firmalarına tescilli. Tavuğun türü GDO’lu, yedikleri kan, hayvansal atıklar ve GDO’lu yemler. Şimdi birileri, her şeyi GDO’lu olan tavuklara ‘kesimi İslam’a göre yapılıyor’ diye ‘helal sertifika’ veriyor. Ne garip değil mi?

Hakeza, market raflarında aldığımız yoğurtların genellikle sütten olmadığını biliyor musunuz? İçinde süt tozu, mısır nişastası, jelâtin vs vs. Ya her gün yediğimiz ekmekler? Ekmek mi? Hayır hayır artık gerçek ekmek yok! Her biri, hiçbir besin değeri olmayan beyaz una ilave edilen 10 ila 20 çeşit katkıdan müteşekkil ekmeğimsiler…

Sonuç olarak: İlk önce hayatımızdan beyaz un, şeker ve tatlandırıcılar, rafine beyaz tuz, hazır yoğurtlar, hazır çorbalar, hazır ekmekler ve -sızma zeytinyağı hariç- tüm yağları çıkarmalıyız. Sonra ise ‘sokak sütü’ diye küçümsenen sütlerden ev yoğurdu yapmalıyız. Tam buğday unundan -ekmek makinesi veya fırında- ekmeğimizi evde yapmalıyız. Rafine edilmemiş, öğütülmüş kaya tuzu kullanmalıyız. Sağlıklılığından emin olduğumuz soğuk sıkım sızma zeytinyağı kıllanmalıyız. Şeker ve tüm tatlandırıcıları hayatımızdan çıkarıp, üzüm ya da dut pekmezi almalıyız. Sirkenin girmediği mutfak, mutfak değildir. Ama rafta satılan asit deposu değil, tabiî olanı... Ruh ve bedenimizi düzeltmek için midemizi, midemizi düzeltmek için mutfağımızı düzeltmek gerekiyor. Bir yerden başlamak şart… Hiç tehir etmeden o gün bu gün olmalı.

NOT: Bu makale ‘Moral Dünyası Dergisi, Kasım 2010 sayısında yayınlanmıştır.

www.twitter.com/ozerkemal


[1] Şura Suresi, Ayet 30.

[2] “Yine dedik ki: ‘Ey Âdem! Sen ve eşin -Havva- cennette kalın, dilediğiniz nimetlerinden bol bol yiyin, yalnız, ‘şu ağaca yaklaşmayın’; yoksa -kendisine- yazık edenlerden olursunuz.” Bakara 35.

[3] “Derken, şeytan onları “cennette ebedî kalırsınız.” aldatmacasıyla o ağaçtakinden yedirdi ve ikisinin ayağını kaydırıp içinde bulundukları yerden çıkarmayı sağladı.” Bakara Suresi, 36.

[4] Mâide Suresi, Ayet 3 ve 90. En’am Suresi, Ayet 121. (Ginseng, afyon, kenevir, tütün, tatula, tiryak, ökse otu bazı bitkiler, sarhoş edici veya bağımlılık yapıcıdır)

[5] Mâide Suresi Ayet-i Kerime 4, 5, 87 ve 88, Tâhâ Suresi 81, Âraf Suresi 157,  Mü’minun Suresi 51. Ayetleri ve diğerleri

[6] Buhari, İman 39, Büyû' 2; Müslim, Müsâkat 107, (1599); Ebu Davud, Büyû' 3, (3329, 3330); Tirmizi, Büyü 1, (1205); Nesai, Büyü 2, (7, 241). Kütüb-i Sitte Muhtasarı, c 14, s 493, Hadis No: 5163

[7] Tirmizi, Zühd 47, (2381); İbnu Mace, Et'ime 50, (3349).

[8] Buhari, Büyü' 7, 23; Nesai, Büyü' 2, (7, 243). Kütüb-i Sitte Muhtasarı, c 14, s 499, Hadis No: 5166,

[9] Ahmet Kalkan, Kavramlar Tefsiri, Helal Haram maddesi

[10] Ahmet Kalkan, Kavramlar Tefsiri, Helal Haram maddesi

[11] Kehf Suresi, Ayet 19.

[12] Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi’nin sloganı

[13] Buhari, Büyü' 7, 23; Nesai, Büyü' 2, (7, 243).

Ziyaretçi Yorumları (Toplam 1 yorum)
  • zehra kılıç
    doğru beslenme
    beni dahada fazla bilinçlendirdi bu bilgiler.akıl süzgecinden geçti ve çok katılıyorum.çok tşkler emeği geçen her kişiye.ne yediğimiz ve nasıl yediğimiz çok önemli.artık kendi sirkemi yapmayı deneyeceğim elma sirkesi .kendi yoğurdumu yapacağım.ekmek yapmayı deneyebilirim.özellikle kaya tuzu kullanıyorum.aklımızı kullanmalıyız .sağlığımıza hizmet vermeyi görev bilmeliyiz. tşkler...
    28.02.2011 15:03:42
01.12.2010 Bu yazi 12054 defa okundu
Sonraki:
1  -  2  -  3  -  4  -  5  -  6  -  7  -  8  -  9  -  10
Sağlık Bakanlığının televizyon ekranlarında konuşacak kimselerle ilgili 'Ekran Sertifikası' girişimini nasıl buluyorsunuz?




 
  • Etyen Mahçupyan: Modern tıp çok kibirli
    Gazeteci Etyen Mahçupyan tıp dünyasını pek çok hekimden daha iyi tanıyan isimlerden biri. Alternatif yaklaşımları yakından takip eden ve modern tıp yöntemlerini “beyaz mafya”, “Ortodoks tıp”, “modern dünyanın şamanları” gibi iddialı kavramlarla eleştiren Mahçupyan ile dosya konumuz kapsamında SD’nin yeni sayısı için konuştuk.
  • GDO zararsız diyen yalan söylüyor!
    Yeni yönetmelik ile artık yüzde 0,9'a kadar GDO içeren besinler serbest bırakılıyor. Bu besinlere kanunlarca yasaklanmasına rağmen, bebek mamaları da dahil...
  • Gıda politikaları milli güvenlik meselesidir
    “Tohum, su, toprak, aşı, ilaç dünyanın en etkin, en ölümcül, en siyasi ve en tehlikeli sessiz silahlarıdır” bu sözler, gıda ve tarım teması üzerinde Türkiye’nin en çok konuşulan isimlerden biri Gıda Hareketi Lideri Kemal Özer’e ait.
  • Şehirler arası su savaşı çıkacak!
    Prof. Mikdat Kadıoğlu, gelecekte yaşanaca meteorolojik felaketleri anlattı
  • Endüstriyel sütteki gizli tehlike!
    Onkolog Dr. Yavuz Dizdar'dan süt ve süt ürünlerin, kanser ve GDO hakkında çarpıcı tespitler...
  • Türkiye'de GDO yasak değil!
    Geçtiğimiz günlerde Gümrük Bakanı'nı yaptığı bir açıklama gözlerin yeniden GDO'ya çevrilmesine sebep oldu. Bakan Yazıcı, yaklaşık 2 yılda 43 bin ton GDO'lu ürüne el konduğunu açıkladı. Peki ama bu ürünler şimdi nerde?
Diğer mülakatlar:
1  -  2  -  3  -  4  -  5  -  6
Copyright © 2009 Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi
Sitemizdeki bilgilerin her hakkı yazarı ve kaynağına aittir. Kaynak gösterilerek kullanılabilir
Yazılım ve Görsel Tasarım: İnforce Bilişim Teknolojileri