Son Dakika
Cumartesi, 25 Şubat 2017 | Anasayfam yap | Favorilerime ekle    
Helâlken haramlaştırılan nimet Kemal Özer
“Şifa deposu pekmez yemeden büyüyen nesil olmak” başlıklı yazımızı gençleri kola müptelası olmaktan kurtarıp doğal gıdalara yönlendirme çağrısı ve ‘üzüm bağlar hâlâ hayatta mı?’ sorusu ile bitirmiştik.

Keşke bu soruya ‘evet’ deme imkânımız olabilseydi. 60-70 derece dik yamaçlara bile bağ dikip buraları tımar eden, kimseye muhtaç olmadan ve bugünden daha mutlu bir hayat süren insanların çoğu çaresizliğe mahkûm edilmiş durumdalar.

 

Dağını taşını imar edip bağ dikenlerin çoğu hâlâ hayattalar. Lakin birileri hem bağlarını hem bağlarından arda kalanları ellerinden aldı. Bu yetmezmiş gibi 80 yıl sonra şimdi gelen kadastro ile bağları bahçeleri ellerinden alınan köylüler, malını geri alabilmek için mahkeme mahkeme dolaştırılıyorlar ne yazık ki!

 

Yaş ve kuru olmak üzere iki şekilde tüketilen üzüm, besleyicidir, beden ve zihni gücü artırır, kan yapar, kanı temizler, hamilelerin mide bulantısını önler, vücutta biriken zararlı maddelerin dışarı atılmasını sağlar, yüksek tansiyonu düşürür, kabızlığı giderir, kalbi güçlendirir, cildi güzelleştirir. Mide ülseri, gastrit, karaciğer hastalıkları, dalak hastalıkları, romatizma ve mafsal iltihabında faydalıdır. Nekahat (hastalıkla sıhhat arasındaki hâl) devresinin kolayca atlatılmasına, böbreklerdeki kum ve taşların düşürülmesine yardımcı olur.

 

Kısacası bir şifa deposu olan kuru üzüm, protein ve karbonhidrat kaynağıdır ve demir, fosfat, kalsiyum ve diğer mineral maddeler ile A, B1, B2, B6, C vitaminlerini içerir. Günlük Kalsiyum gereksiniminin yüzde 18’ini, Demir gereksiniminin ise üçte birini karşılamasının yanı sıra, kolay sentezlenebilir şeker içermesi nedeniyle de mükemmel bir doğal enerji kaynağıdır. İster kuru ister yaş olsun üzüm, çekirdeği ile birlikte yenilmelidir.

 

Günümüzde soğuk hava depolarında kimyasallar eklenerek saklananlar ile farklı mevsimleri yaşayan bölgelerden gelen mevsimsiz ürünleri artık her manav rafında görmek mümkün. Lakin insan vücudu Mart’ta yaş üzüme değil portakala ihtiyacı duyar. Kışın patlıcan değil nohut gerekir. Ancak kuru üzüm yılın her dönemin de tüketilmesi gereken bir gıdadır.

 

Çocukluğumuzda büyük küçük herkesin bir cebinde mutlaka kuru üzüm olurdu. Bugün çocuklara içeriği masum olmayan kek, çikolata ve (çoğu domuz derisinden yapılan) jelâtinli şekerler ikram edilirken, eskiden yaşlılar ceplerinde sürekli taşıdıkları kuru üzümlerle sevindirirdi çocukları. Kışın misafire elma ve kuru üzüm ikram edilirdi.

 

Taze siyah üzümler toprak yahut kâğıt üzerine güneş alacak şekilde serilir, üstü kuruyunca ters çevrilerek altı kurutulurdu. Hiçbir katkı maddesi içermeyen (ve içermemesi gereken) üzümler kalburlarla elenip saplarından ayrılır ve tüketilirdi.

 

Beyaz üzüm ise güneşte kendiliğinden kurumaz, bu yüzden de kurutması biraz daha zahmet gerektirirdi. Kaynayan suya az bir meşe külü ilave edilir sonra beyaz üzüm salkımı kaynayan suyu batırılıp 15-20 saniye suda bekletilip, kurumaya bırakılırdı. Parlak olması isteniyorsa kaynayan suya biraz zeytinyağı ilave edilirdi. Kızıl üzümde denilen bu tür 20 günde kururdu.

 

Emperyalizm bu alana da nüfuz etti ve devrin Ziraat (Tarım Müdürlükleri) kül ve zeytinyağı yerine potasyum karbonat içeren sıvıyı önerdiler. Köylü bunun ne adını bilirdi ne de zararını. Ona bu üzüm kurutma ilacı diye sattılar. Çünkü o 20 gün yerine 10 günde kurutuyordu ayrıca daha parlak gösteriyordu.

 

Hiçbir zaman zararlarını anlatmadılar. Ama sözde yararlarını reklâm etmede üstlerine yoktu. Ve insanı ifsat ve israf etmek için doğalı ifsat ettiler. Ve insan da gitti üzüm de.

 

Üzüm ve üzüm mâmulleri önemli bir besin olmasının yansıra köylü için ve tı da. Birçok köylü şehre hiç ihtiyaç duymaz üzümle sağlardı geçimini. Bugün şartlarından oldukça zenginde sayılırdı. Hatta bakkaldan üzümler alırdı ihtiyaçlarını

 

Üzüm para yerine geçer böylece takas ekonomisini işletirdi. Ama Kapitalizm bu durumdan memnun değildi. Ona işçi ve dolayısıyla tüketim kölesi lazım. O, üretmeli geri kalan herkes tüketmeliydi ve öyle oldu.

 

Bazen erken esen seher yeli, bağın bir kısmında üzümü çatlatıp, karartır veya kurutabilirdi. Bilge insanlar bunun çözümün üretmiş ve önlem olarak keten torbaya kül doldurur bu mevsimde çubukların üzerine silkelerdi. Çünkü kül zararsız hatta faydalıydı.

 

Kapitalizmin yerli işbirlikçi ve cahil taşeronları köylülere sarı renkli kükürdü önerdiler. Kül yerine kükürt ve yeni yeni ilaçlarla zihinleri iğfal edilen insanların bağları ellerinden tek tek çıktı ve artık yok.

 

Verimi artırmak için atılan kükürtler, potasyum karbonatlar ve diğer ilaçlar derken üzüm bağları bağ kanserine yakalandı ve tıpkı kansere müptela olmuş insan gibi sarardı, yapraklarını döktü ve öldü. 

 

Asırlardır hiç sulama yapılmadan hiçbir ilaç kullanılmadan bilgelikle bugünlere getirilen bağların yerinde yelle esmeye başladı.

 

Hâlbuki bu bağlardan insan kadar, dağlardaki sayısız hayvanat da istifade ederdi. Hatta vakfedilen ancak tımarı sürdürülen ve yörede “harab” adı verilen bağlar sayesinde fakir fukara iaşesini temin eder kimseye muhtaç olmazdı. Ya şimdi bir tas pekmezi, bir salkım üzümü market raflarından almaya mahkûm edilmiş binlerce köy ve yüz binlerce hatta milyonlarca köylü. Şimdilerde bu sağlıksız üzüm ve pekmezi alamaz hale getirilmiş yığınla insan…

 

Ve köylü kendi kaderiyle baş başa kaldı. O muhteşem nimet birkaç yılda elinden uçtu gitti. Bağını kanser yaparak kurutanların hiçte sıkılmadan önce eski çubuğun bir metre derinliğinde bir metre çağında toprağını tahliye edip başka yerine toprak getirmesini önerdiler. Sonra Amerikan çubuğu denilen bir üzüm türünü dikmeyi…

 

Kıraç dağda yaşayan köylüye yapılan bu imkânsız öneri aydan toprak getir demekti. Ülkesi kendi uydusunu bile hâlâ yapamazken yirmi yıl önce köylü hangi imkânla bunu yapacaktı ki? Ve olmadı. Tüm topraklar kargalar için yuva haline geldi.

 

Üzüm bağlarını tahrip etmek köylünün ve bölgelerin ekonomisini ve sağlığını tahrip etmekle eşdeğer olduğu düşmanlar tarafından biliniyordu. Ve bu bir planın parçasıydı. Her zaman olduğu gibi yerli işbirlikçiler kullanıldı, tıpkı şimdi olduğu gibi. Yetiştirdikleri bir kısım işbirlikçiler eliyle tahrif edilmiyor mu doğal ve mahrem olan ne varsa.

 

Ve köylü çaresizdi, ardından aç kaldı. Çocukları şehre akın etti. Ve onlar hâlâ varoşlarından amelelik yahut Kapitalizmin asgari ücretli köleleri olarak çalışıyorlar. Başka da çareleri yok. Çünkü ne okulları vardı ne de başka meslekleri.

 

Devlet onlara sadece vergi almak için uğrardı. Onların devletten tek bir isteği vardı gölge etmemesi ama devlet her zaman olduğun gibi hep istenmeyeni yaptı.

 

Üzüm ve pekmez bir nimet olarak helâlken ondan elde edilen şarap ise haramdı ve bu bir imtihandı. Kimileri kazandı bu imtihanı kimileri kaybetti ve bu hâlâ böyle devam ediyor.

 

Bakınız Allah c.c. Bakara 211’de bunun için ne buyuruyor: “… Kim, Allah’ın nimetini, o nimet kendisine geldikten sonra değiştirirse, şüphesiz Allah’ın cezası pek şiddetlidir.”

 

 Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden hem içki, hem de güzel olan rızık ediniyorsunuz. Aklını kullanan bir toplum için bunda bir ibret vardır.” (Nahl suresi 67)

 

Ve insan küçük bir dünyalık için hep bu nimeti değiştirme, tahriple meşgul. İşte bu yüzden hep dünya ve ahirette ziyana uğrayacak.

 

Şifa deposu pekmez yemeden büyüyen nesil olmak


Üzüm resim galerisi
 

 

25.02.2009 Bu yazi 8043 defa okundu
Sonraki:
1  -  2  -  3  -  4  -  5  -  6  -  7  -  8  -  9  -  10
Sağlık Bakanlığının televizyon ekranlarında konuşacak kimselerle ilgili 'Ekran Sertifikası' girişimini nasıl buluyorsunuz?




 
  • Etyen Mahçupyan: Modern tıp çok kibirli
    Gazeteci Etyen Mahçupyan tıp dünyasını pek çok hekimden daha iyi tanıyan isimlerden biri. Alternatif yaklaşımları yakından takip eden ve modern tıp yöntemlerini “beyaz mafya”, “Ortodoks tıp”, “modern dünyanın şamanları” gibi iddialı kavramlarla eleştiren Mahçupyan ile dosya konumuz kapsamında SD’nin yeni sayısı için konuştuk.
  • GDO zararsız diyen yalan söylüyor!
    Yeni yönetmelik ile artık yüzde 0,9'a kadar GDO içeren besinler serbest bırakılıyor. Bu besinlere kanunlarca yasaklanmasına rağmen, bebek mamaları da dahil...
  • Gıda politikaları milli güvenlik meselesidir
    “Tohum, su, toprak, aşı, ilaç dünyanın en etkin, en ölümcül, en siyasi ve en tehlikeli sessiz silahlarıdır” bu sözler, gıda ve tarım teması üzerinde Türkiye’nin en çok konuşulan isimlerden biri Gıda Hareketi Lideri Kemal Özer’e ait.
  • Şehirler arası su savaşı çıkacak!
    Prof. Mikdat Kadıoğlu, gelecekte yaşanaca meteorolojik felaketleri anlattı
  • Endüstriyel sütteki gizli tehlike!
    Onkolog Dr. Yavuz Dizdar'dan süt ve süt ürünlerin, kanser ve GDO hakkında çarpıcı tespitler...
  • Türkiye'de GDO yasak değil!
    Geçtiğimiz günlerde Gümrük Bakanı'nı yaptığı bir açıklama gözlerin yeniden GDO'ya çevrilmesine sebep oldu. Bakan Yazıcı, yaklaşık 2 yılda 43 bin ton GDO'lu ürüne el konduğunu açıkladı. Peki ama bu ürünler şimdi nerde?
Diğer mülakatlar:
1  -  2  -  3  -  4  -  5  -  6
Copyright © 2009 Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi
Sitemizdeki bilgilerin her hakkı yazarı ve kaynağına aittir. Kaynak gösterilerek kullanılabilir
Yazılım ve Görsel Tasarım: İnforce Bilişim Teknolojileri