Son Dakika
Pazar, 23 Nisan 2017 | Anasayfam yap | Favorilerime ekle    
Gıda politikaları milli güvenlik meselesidir
“Tohum, su, toprak, aşı, ilaç dünyanın en etkin, en ölümcül, en siyasi ve en tehlikeli sessiz silahlarıdır” bu sözler, gıda ve tarım teması üzerinde Türkiye’nin en çok konuşulan isimlerden biri Gıda Hareketi Lideri Kemal Özer’e ait.

Genelgundem.com/Mülakat

Uçaksız yaşanabileceği ama tohumsuz bir gelecekten söz edilemeyeceğine dikkat çeken Özer, anlatımıyla da bu sözlerin haklılığını kanıtlıyor. Türkiye’nin tarım politikalarındaki hatalarını da bir bir gözler önüne seren Özer, “Para dağıtarak bir yere varamazsınız. Tarım alanı Milli İstihbarat Teşkilat’ının çalışma alanında daha az stratejik de değildir. Bunu böyle görmeyenleri yenidünya düzeninde ekmek arası yapıp yerler” ifadelerini kullanıyor.

Kemal Özer, Türkiye’nin gıda ve tarım politikaları üzerine yaptığı değerlendirmeler ile dikkatleri hep üzerine çekti. Milli menfaatleri savunan yorumları ile çeşitli kesimlerin tepkisini çekerken, daha büyük bir kitlenin de desteğini arkasına aldı. Özellikle yazdığı kitaplar ile Türkiye’nin ‘bıçak sırtı’ konularını irdelemekten de çekinmeyen Özer, genelgundem.com’un hassas içerikli sorularını da içtenlikle yanıtladı.  
 

Röportajımız, Türkiye’nin gıda ve tarım politikasından, tarımsal ürünlerdeki ihracat rakamlarının görünen yüzüne… İlaçlardan, GDO’lu ürünlere… Her gün bir yenisi ile karşılaştığımız diyet önerilerinin insan sağlığına etkilerinden, küresel baronların sahibi olduğu bankaların ‘çiftçi kredisi’, ‘üretici kartı’ gibi uygulamalarına kadar bir çok temayı irdelediğimiz geniş bir içeriğe sahip oldu. Buyrun okumaya…

“Uçağınız olmazsa yaşayabilirsiniz ama tohumunuz yoksa asla geleceğiniz olmaz”

Türkiye’nin gıda ve tarım politikası hakkında ne düşünüyorsunuz?  

Tarım tek ayaklı bir mesele değildir. Tarımdan söz ettiğimizde aynı zamanda insan, bitki, hayvan ve çevreden söz ediyoruz. Bir başka ifadeyle de insanlığın ve dünyanın geleceğini konuşuyoruz demektir. Uçağınız olmazsa yaşayabilirsiniz ama tohumunuz yok ise asla geleceğiniz olmaz.

“Dünyanın en stratejik ve politik meselesinden söz ediyoruz”


Tarım politikaları sadece bir önceki yılın istatistiği ile karşılaştırılarak ele alınamaz. Çünkü tarım dediğimiz de, aynı zamanda dünyanın en stratejik ve politik meselesinden söz ediyoruz. 
Bu alanda başarılı olup olmadığınıza başka ülkelerin analiz ve FDA yahut EFSA gibi kurumlar karar veriyor iseler bir şeyler yanlış gidiyor demektir. Bu nedenle Türkiye’de bütüncül bir politikanın var olduğunu söylemek gerçeğin üstünü örtmek olur. Üzgünüm ama Türkiye’nin çiftçiye para dağıtmak ve ‘bize güvenin, gerisini merak etmeyin’ demenin ötesinde ayakları yere basan bir politikası dün de yoktu, bugün de var diyemeyiz.

“Para dağıtarak bir yere varamazsınız”


Özelikle son yıllarda üreticilere devlet tarafından sağlanan desteklerde büyük bir artış söz konusu, bu desteklerin varlığı sahici bir politika değil mi diyorsunuz? 

Dünyanın neresinde çiftçiye yüksek tarımsal destek sağlanıyor ise orada tarım kötü demektir. Önyargısız bir şekilde bunu incelediğimizde bu gerçeği görürüz. Tarımsal desteklerden çiftçi yararlanıyor gibi gözükse de aslında çiftçiden ziyade tarım tröstleri yararlanır. Yani büyük işletmeleri finanse etmiş olursunuz. Çok küçük çiftçilerinden üretimden geri durmasını sağlarsınız. Tarımın desteklenmesi fikri, ister gelişmiş ülkeler olsun isterse de gelişmekte olan ülkeler açısından olsun tarımı bitirmeye yönelik küresel bir diktedir. Bu, desteklemeyelim anlamında yorumlanamaz. GAP’ı KOP yapmanızdan daha büyük destek olur mu? Ama para dağıtarak bir yere varamazsınız. Güven sağlamak, planlama yapmak, ürünün değerinde el satılmasını sağlamak bunların hepsi farklı destek politikalarıdır.

Çok şaşırtıcı sıradışı bir iddiada bulunuyorsunuz…

Sıradışı mı bilmiyorum ama sahici cevaplar istiyorsanız gerçek bu. Mesela bir ürünü 3 liraya mal ediyor olunuz. Bunu yeniden ekebilmek için 4 liraya satmanız şart. O halde bu ürünün piyasa fiyatı 4 liradır. Siz 2 lira destek verirseniz bu ürünün piyasa fiyatı 2 liraya düşer. Tüketenler de bu ürünün 3 liraya alırlarsa sadece devlet tarafından bir sübvanse gözükür. Farkı kim öder? Vergileri veren vatandaşlar. Peki, bu ürünü ihraç ettiğinizde farkı kim öder? Başka ülkenin insanları ekonomik ürün yemesi için siz vergilerinizle bunu sübvanse etmiş olmaz mısınız? Olursunuz! Bu ürün çeşitli büyük ticari şirketlerin eline geçince yine tüketenlere 3 liraya satılır mı? Asla satılmaz! Biz aslında büyük işletmelerin daha düşük sermaye ile iş yapmalarını sağlamış oluruz. Pazardaki dev firmalara düşük hammadde girdisi sağlamaktan ve ucuz ürün yiyoruz demekten başka ne yararı var bu sistemin? Bu mesele bir mülakata sığmayacak kadar derin ve stratejik. Özetle çiftçiye de, topluma da, bürokrasiye de kendi kendini tatmin ettiriyorlar. Bu arada doymak bilmez küresel aktörlerde işini yürütmüş oluyor.

“Milli güvenlik meselesi”


En sonda sorulması gereken soruyu yeri gelmişken sormuş olayım, bu hususta çözüm ne o zaman?

Tarımdan söz ediyorsak; topraktan, sudan, tohumdan, beslenme ve besin değerinden, çevreden, sağlıktan, nesil emniyetinden, üreticiden, tüketicilerden, aracılardan, dinden, ekonomiden, siyasetten hatta küresel siyasetten, sessiz ve oldukça tehlikeli bir silahtan, istihdamdan, arazi ve mesken dolayısıyla şehircilik politikalarından, ranttan, seçim sonuçlarından ve daha çok şeyden söz ediyoruz demektir ve bunların hiçbiri birbirinden bağımsız ele alınamaz. Günümüz dünyasında bu alandan daha stratejik bir mesele de yok. Bu mesele bir milli güvenlik meselesidir. Bu mesele geleceğe ve küresel siyasete bakış meselesidir. Ve bu mesele KPSS ile tesadüfen yerleştirilmiş kimselere emanet edilemeyecek kadar derin, önemli ve aktif bir ülke meselesidir. Milli İstihbarat Teşkilatı'nın çalışma alanından daha az stratejik de değildir. Bunu böyle görmeyenleri yenidünya düzeninde ekmek arası yapıp yerler. Bunu yaparken de istatistiklerinizle sizde işlerin çok iyi gittiğini de ‘ispat’ ederler.

“En ölümcül, en siyasi ve en tehlikeli silahlar”


Ürkütücü şeyler söylüyorsunuz…

Hayır! Sadece gerçeklerden söz ediyorum! Zira tohum, su, toprak, aşı, ilaç dünyanın en etkin, en ölümcül, en siyasi ve en tehlikeli sessiz silahlarıdır. Bunların tehlikeli bir silah olduğunu, daha doğru ifadeyle tehlikeli bir silah olarak kullanıldığını bilmediğiniz takdirde, hem kendi geleceğinizi yok eder, hem de bedelini zevkle ödersiniz. Bir gün gelir fark edersiniz ama artık iş işten çoktan geçmiştir. 

Mamafih tohumunuzu kaybetmeniz, geleceğinizi kaybetmeniz demektir. Günümüzde en tehlikeli oyun tohum konusunda oynanmaktadır. Dünyanın ilk gününden bu yana kurt, kuş, insan, hayvan herkesi en sıhhî şekilde besleyen tohumlarımız, şeytanî planlarla kötü ve kalitesiz olarak takdim ediliyor. Bunlar tohum bankalarından mahkûm edilirken, besin değeri olmayan, birçok alerji ve hastalıklara yol açan kısır tohumlar dayatılıyor. Hibrit tohum teknolojisinin en az GDO tekniği kadar tehlikeli olduğunu görmeden, tohum meselesinin önemi kavramamız mümkün değildir. 

Tarım arazilerinin verimliliğinin her sene daha da arttırıldığını görüyoruz. Gerek yeni sulama imkânlarının oluşturulması, gerek arazilerin ıslah çalışmaları…  Toprak üzerinde yoğunlaşılması sorunların temelini yakalamakta mıdır?  

Ben buna katılmıyorum. Buna bir hikâye ile cevap vereyim. Zamanın birinde tebaadan biri kralın huzuruna çıkmış ve demiş ki: “Efendim, sizin yediğiniz önünüzde yemediğiniz arkanızda. Ama biz kıt kanaat geçiniyoruz. Fakat siz 30-40 sene biz ise 70-80 sene yaşıyoruz. Hikmeti nedir bunun?

Kral tebaasına ders vermek için şöyle emretmiş: “Bu adama öyle şeyler verin ki, yiyebildiği kadar yesin.”
Bir süre sonra haber gelmiş krala: “Size soru soran ve her isteği karşılansın dediğiniz adam öldü.”
Kral; “bu haberi bekliyorum zira herkesin bir nasibi var adam nasibinde acele etti ve erkenden gitti” der.

Toprak da böyledir. Verebilme kapasitesi bellidir. Daha fazlasını aldığınızı zannedersiniz ama aslında yanılırsınız. Daha hacimli, daha gösterişli ürünlerini olur ama besin değeri yoktur ve onları yiyenler hastalanır. Amerikalı network şirketleri, saadet zinciri kurarak, besin takviyesi adıyla halkınızı haraca bağlarlar. Çünkü çoğunuz yeterli ve gerekli vitamin, mineral, yağ, proteini alamamışsınızdır. Ekran borazanları da bunları size önerir, medyada yazılar mülakatlar patlatılır, kitaplar neşredilir. Ama siz mutlu değilsinizdir.

“Antalya Hollanda'nın 21 katı gübre kullanıyor”


Türkiye özeline TÜİK’in ISIC rakamları baktığınızda gerçeğin hiç de zannettiğiniz gibi olmadığını görürsünüz. 2007’de 6,6 milyar, 2008’de 8,2 milyar, 2009’de 5,8 milyar, 2010’de 7,4 milyar, 2011’de ise 9,5 milyarlık gübre ithalatı yapmışız. Buna yarısı kadar iç üretimi, bir o kadar tarım ilaçları ithalat ve üretimine de eklediğinizde en iyimser rakamlarla 17-18 milyar dolarlık tarım kimyasalı harcaması yapıyoruz. Ayrıca 4.500 bin ton mazot eş değerindeki enerji ve tarım aletleri giderlerini de eklemek gerek. Buna karşılık yıllık tarım ürünü üretimi ne kadar? 70 milyar TL yani 35 milyar dolar civarında. 

Tarım Bakanlığı’nın verilerine göre Antalya, Avrupa’nın en çok gübre kullanan ülkesi Hollanda’nın 21 katı gübre kullanıyor. Türkiye ortalaması ise AB ortalamasının 2 katı! 

“Yıllık üretimin yarısı çöpe gidiyor”


Yine TÜİK’in bir başka etkileyici verisine göre ülkemizde 2002’de 7.458.000 kişi yani nüfusun yüzde 34,9’u tarımdan geçinirken bu rakam 2011’de 5.401.000’e yani yüzde 24’e gerilemiş. Türkiye işsizlik yüzde 10 seviyelerinde değil mi? Tarımsal istihdamdaki kayıp da yüzde 10 ise bu alanda doğru planlama işsizliğimizi sıfıra yaklaştırmaz mı? 

Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’nın verilerine göre tarladan mutfağa kadarki süreçlerde üretimin tam yarısını her yıl çöpe atıyoruz. Hani dinimizde israf haramdı? Bir Somalilinin yıllık geliri ortamla 55-60 dolar iken, bizim sağlık harcamamız kişi başına 700 doları aşmış durumda. Amerikan bütçesinde ise sağlık harcamaları yüzde 20’lere tırmandı. Biz onlarla yarışmak zorunda mıyız? Ama onların çarpık modelini copy-paste edersek yarışırız elbette. Şimdi ben size sorayım, bu tablo iç açıcı mı?

Meseleye bir de ihracat rakamları açısından bakarsak mesela tarımsal ürünlerin istenilen rakamları bulmadığı görülüyor. Bunun sebebi sizce yatırım eksikliği mi yoksa üründeki kalitesizlik midir?  Rakamları arttırmak için nasıl bir politika yürütülmelidir? 

Hayır, yatırım eksikliği değil, tercih sorunu. Dünyada tersine bir süreç başladı. Amerika’da yüzde 25’leri bulan diğer batılı ülkelerde yüzde 10-15 bandına varan besin değeri yüksek, işlem görmemiş, tarım kimyasalı içermeyen geleneksel ürünlere yönelik bir tercih değişimi var. Bu bizde henüz yeni başlıyor. Biz ürünleri büyüklüğü güzelliği, şıklığı ve miktarıyla ilgileniyoruz. Bilinçlenen kitleler ise besin değeri, sağlığa etkileri, üretimin çevreye verdiği zarar, çok kültürlülüğün yok edilip mono kültürün hâkim olmasına engel olmak meseleleriyle ilgileniyorlar. Rakamları artırmak zorunda mıyız bundan emin değilim. Tarım yani gıdada esas toplum sağlığına etkisine bakarak hareket etmek zorunluluğu vardır. Yediklerimizin ilaç niteliği kaybolmuşsa, rakamlarımız 50 milyar dolara çıksa ne olur ki? Onu biz tüketmesek bile diğer ülkelerde yaşayanlar insan değil mi? Onların da Allah nimetlerinden fıtrata uygun şekilde istifade etme hakları yok mu? Ben tarım ve gıda meselesine de Türkiye’nin çok isabetli dış politikası gibi bakmayı tercih ediyorum. Ülkenin çıkarlarını korumalı ama başkalarını da aldatmamalıyız. Diplomasi aldatan değil, hakkaniyetli davranan bir içerikte yürütüldüğünde daha etkindir. Çok sayıda ülke, Türkiye’nin dış politikasına güvendiği gibi, gıdalarına da güvenmeye başlayacaktır ve dolayısıyla tercihlerini değiştirecektir. 

“Çiftçi kendi tarlasında ırgata dönüyor”


Özellikle küresel baronların sahibi olduğu bankaların, ‘çiftçi kredisi’, ‘üretici kartı’ gibi uygulamaları hakkında neler söyleyebilirsiniz? 

Ben de çocukluğu köyde geçmiş, tarımın her aşamasında çalışmış bir çiftçi gibi her boyutunu bilen biriyim. Hatta aşı yapmayı bile bilirim. Bizim çocukluğumuzda banka, kredi, borç diye bir şey yoktu. Ancak son zamanlarda bir dağ köyü olan benim köyümde bile kredi kullanmayan, topraklarını ipotek etmemiş köylü kalmamış. Sözünü ettiğiniz baronların bankaları kredi kartına benzer fonksiyonları olan kartları, ne yazık ki, tüm çiftçilere çok yüksek faizlerle dağıttı. Bunlardan iki banka var ki, tümüyle Türk çiftçisine ve Türk tarımına dadanmış durumda. Köylüye bir imzayla dilediği kadar para veriyor. Köylü her şeyini bununla alıyor. Vadesi geldiğinde daha yüksek faizle borcu öteliyorlar. Birkaç yıl sonra borçlar ödenemez hale gelince, çiftçi kendi tarlasında ırgata dönüşüyor. Dünya Bankası’nın bazı Afrika ve Asya ülkelerinde yaptığı uygulamalarla çiftçiler iflasa ve intihara sürüklendi. Bunun kişilere ölçeklenmiş hali ise bizim gibi ülkelerde sahneleniyor. Yani topraklarınız el değiştiriyor. Alanların kimlikleri de yerli ama onlar da küresel baronların taşeronları. Ya da baronların yerli görünen şirketleri bu işi yürütüyor. Bugün bu konu ihmal edilirse yarın içinden çıkılamaz bir hal alacak. Belki çok geç kalmadık ama yarın geç kalmış olabiliriz..
 

BİTKİSEL İLAÇLAR

Son yıllarda özellikle reklamlar sayesinde bitkisel ilaçlara yönelim arttırıldı. Söz konusu şirketler hemen her şehirde birkaç bayilik açarak birçok hastalığın çaresinin kendilerinde olduğunu iddia eder oldular. Güvenilmeli midir? Bu konuda tavsiyeleriniz nelerdir?

Bundan maksadınız beşeri yani insani ilaçlar ise gerçek ilaçlar bitkilerden elde edilir. Bitki vardır besindir, bitki vardır ilaçtır, bitki vardır zehirdir. Ama üçünden de ilaç elde edersiniz. Rahmetli Turhan Baytop hocaya göre dünyada 1 milyondan fazla bitki türü var ve sadece yarısı isimlendirilebilmiş. İsimlendirilenlerin çok azından ise yararlanabiliyoruz. Sentetik ilaçla ancak sorununuzu baskılarsınız. Bitkisel ilaçla ise tedavi edersiniz. Bunun aksini söylemek cehalettir hatta budalalıktır. Ama bu ilaçları önüne gelen değil, bitkilere düşman olarak yetiştirilmemiş ehliyetli insanlar yapmalıdır. Böyle olursa ve bunlarla ilgili vicdanı diri kimselerin istihdam edildiği araştırma merkezleri kurulursa, işte o zaman yeniden Büyük Türkiye oluruz.

“ORGAN YETMEZLİĞİ, DİYABET, KANSER VE KISRILIK NEDENİ…”

Tarımda kullanılan ilaçlar meselesi ise bunlar tabiattaki zinciri kıran canavardırlar. Kurtla kuşla mücadele eden kaybeder. Her yıl daha fazla ilaç kullanmak hem toprağı bozar, hem su kaynaklarını kirletir, hem tabiatta bazı bitki ve canlı türlerini yok eder veya mutasyona uğratır, insanı zehirleyerek organ yetmezlikleri, diyabet, kanser ve kısırlık yapar. Yani aslında bunlar bir tür modern soy kırım araçlarıdır.  Şimdi köylerimize gönderdiğimiz mühendisler köylüye ha bire reçete yazıyor ve ertesi gün zirai ilaç(!) satan araçlar köy meydanında tezgâh kuruyor ve reçeteler paraya tahvil ediliyor. Buradaki paranın kıymeti yok yahut birinci öncelikli mesele değil! Önemli olan bozulan torak, tahrip edilen tabiat, soy kırıma uğratılan insanlıktır! Bu ülkede çocuk özlemi çeken insanlar neden artıyor sanıyorsunuz? İşte bu tür tarım zehirleri, deterjanlar, kozmetikler, sentetik kıyafetler, RF sinyalleri, azo boyalar,  katkı maddeleri, plastik ambalajlar, aşırı endüstriyel işlemler gibi bazı işlem ve ürünler sağlık sorunlarımızda en büyük paya sahip! 

“SAHTE BAL PAZARINDA DEVLET MASUM MU?”

Sözünü ettiğiniz her biri mesela ayrı bir mülakat konusu ama ben size 5 kavanozu sadece 100 TL sloganıyla satılan hatta TV Kanalı bile kurulan ballarla ilgili sormak istiyorum. Bu ürünlerin toplum sağlığı açısından zararları nelerdir? İnsanlar tercihlerinde nelere dikkat etmelidirler?

Eskiler, “asıl azmaz bal kokmaz” derlerdi. Ne yazık ki balın bile koktuğu bir devirde yaşıyoruz. Bunlara “bal” dersek hem yüce Yaratıcıya, hem arıya, hem de bala hakaret etmiş oluruz. Bunlar çoğunluğu GDO’lu mısırların nişastalarının az bal, sentetik bal aroması ve renklendirici eklenerek yapılan ürünler. Ya da arıya glikoz yetirilmiş sözde ballar! Allah bize “akledin” diye emrediyor. Akletsek bunların bal olmadığını bu fiyata bal üretmenin mümkün olmadığını görür bu sahte ürünlere itibar etmeyiz. Ama çok sayıda eden var ki bunun önüne geçilemiyor. Birde geçilmek istendiğinden de emin değiliz. İstenirse yapanlara hapis cezası verirsiniz, ticaret yapmalarına engel olursunuz! Ama bu işin iki başka yönü daha var! Birincisi yapay bal aroması ithalatına devlet olarak izin veriyorsunuz. Çünkü büyük gıda üreticileri ballı süt, ballı bisküvi gibi adlarla üreticileri balsız ürünlerine bunu katacaklar. Sonra da neden sahte bal yapılıyor diye soruyorsunuz? Sizce burada devlet masum mu? 

‘Bunun sağlığa etkisi var mı’ diye düşünmek bile abes! Elbette her ikisinin de var. Tenekeyi sarıya boyadığınızda altın olur mu? Olmazsa bunlarda bal değil! Bu bisküviler, kek veya sütlerde ballı değil! Tenekeyi altın diye piyasaya süren kalpazan da bebeklere yönelik sentetik bal aromalı üretenler kalpazan değil mi? Yoksa onlara iş adamı deniliyor? Ya buna izin verenler…

GDO GERÇEĞİ VE TEHLİKESİ

GDO gerçeği nedir? GDO’suz ürün olmadığı da söyleniyor aynı zamanda GDO’lu ürünlerin zararlı olduğu da söyleniyor. GDO’suz ürün de bir rant alanına dönüştürüldü. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?

GDO meselesini birkaç cümle ile izah etmek dünyanın en zor işi. Bu konuda “Deccal Tabakta” isimli bir eser kaleme almıştım. Ama illa da özetle diyorsanız birkaç kelime sarf edeyim.

Lütfen…

GDO’nun oldukça faşistçe bir geçmişi var. “Arı ırk” projeleri ve bu amaçla yapılan “soy arıtım” çabalarıyla başlayan bir sonuçtur ki, insanlığın başına bela olmaktadır. Allah’ın iradesiyle geri döndürülmez ise bir kıyamet projesine dönüşmektedir. Ama unutmadan belirtmeliyim ki hibrit teknoloji de bunun gibi kirli bir amaca dayanır ve GDO’nun atasıdır. 

Bize tarihinin 1996’da başladığını söylerler. Bu doğru değil. 1995’de kurulan Dünya Ticaret Örgütü denen asalak örgütün 1996’da telif açısından kabulü ve istatistik tutmaya başlaması nedeniyle böyle pazarlanıyor. Bu açık bir şekilde neslin ve tabiatın yaratılışını değiştirme eylemidir. Bilimsellik ise en büyük maskedir. Benzin yakmak için programlanmış bir araca mazot vermekten daha tehlikelidir. Zira bu iş motor değişimi ile geri dönüşü sağlanamayacak sonuçlar doğurur. 
Verimlilik ve açlık da kurgulanmış masallardır. İstatistiğe yalan söyletmedir. Bu alanda çalışma yapmak bile bu işleri yapan birkaç firmanın iznine bağlıdır. İzin verseler de sonuçları onlar istemeden kimse yayınlayamaz. Yayınlayanların ya titrini sökerler, ya deli muamelesi... Bugün onlarca üründe bu denenmiş ve yayınlaştırılmıştır. Sadece pamuk, soya, mısır ve kanola olduğu iddiası da propaganda amaçlı bir masaldır. Bu işin ardında karanlık adamlar var. 

Geçenlerde Karadeniz’den bize üç beş nesildir ekildiği iddia edilen bir mısır geldi. GDO analizi yapıldı, ne yazık ki GDO’lu çıktı! Biyogüvenlik Yasası ile bir ölçüde engel olunuyor! Peki ya sanayi amaçlı gelenler, ilaçlarda kullanımı, kozmetik ve temizlikte kullanımı! Mesela bir deterjan almışsanız içindeki parçalayıcı enzim GDO’ludur. Yasak olmadığı içinde bu belirtilerek ve övülerek satılır üreticilere. Ürünün GDO’suz bir içeriğe sahip olduğunu yazabilen kaç firma var? GDO’suz yazmak yasak değil, güveniyorlarsa neden yazmıyorlar? Mesela Türkiye’de GDO’lu pamuk ekimi yasak. Peki, ithal edilen tekstil ürünleri veya pamuk ürünlerinde GDO analizi yapıyor musunuz? Ya ağaçlar ve bazı hayvanlar… Bu mesele de bir Milli Güvenlik Meselesidir ve büyük şirketlerin savunulmasıyla geçiştirilemez. Mersin’de geçen yıl yapılan GDO’lu pirinç operasyonunda devlet, bazı devlet görevlileri neden şirketlerden yana tavır aldı? Bu iş mahkemelere ve ehil kimseler bırakılması gereken bir mesele değil miydi?

“AMAÇ PİS DÜZENİN DEVAM ETMESİ”

Birazda beslenmeden söz etsek. Mesela özelikle kadın programlarında birçok diyet çeşidi önerilmekte. Bu öneriler ne kadar dikkate alınmalı? Söz konusu diyet önerilerinin belli sektörlerin menfaatleri adına sunulduğu öngörülüyor siz ne düşünüyorsunuz?

Ne yazık ki kadim beslenme biçimlerini önemli ölçüde kaybettik. Bu nedenle sağlığımızı da! Her yıl 700 milyon kadar doktor müracaatı olan ve her yıl kişi başına 24 kutu ilaç tüketilen bir diyarda sağlıktan söz edebilir miyiz? Osmanlı’da tıbbın yüzde sekseni önleyici hekimlikti. Yani toplumun hasta olmaması için çabaydı. Geri kalanı ise her şeye rağmen hastalanan kimselerin tedavi edilmesi... Modern seküler tıpta ise doktorlara beslenme eğitimi bile verilmez. Amiyane tabirle ‘sen hastalan gel kardeşim biz icabına bakarız’ hali! Post modernizm insan odaklı değil, ekonomi dolayısıyla şirket ve istatistik odaklı çalışıyor. 

Oysa sağlıksız yahut da sağlıksızlaştırılan toplumlar, siyasetten, iktisattan, bilimden, ilimden, sanattan, dinden kısacası her şeyden uzaklaştırılırlar. Siz ömrünüzün bir bölümün sağlığını geri kazanmakla meşgul olmalısınız ki karanlık odaların işleri yolunda gitsin. İki yüz yıl önce kurdukları pis düzenleri devam etsin. Bunun içinde çok yemeniz önerilir. İki öğün yeten insana önce üç öğün telkin ettiler. Sonra 4-5 derken şimdi 10 öğün diyenler var. Bunların iyi niyetli olması mümkün değil. Canlıların sıhhati önemli ölçüde yiyip içtiklerine bağlıdır. Şayet sizin sıhhatinizle ilgilenenler beslenme konsun da bilgisiz/cahil bırakılmışlarsa, sonra biri bir oyun kurar ve beslenmenizi silaha dönüştürür. Hem çok yedirir, hem de besin değeri olmayan şeyleri dayatır. Fiziki açlığınızı giderirler ama biyolojik olarak aç bırakırlar. Sonra besin takviyeleri, terapiler, spor aktiviteleri, diyetler-miyetler devreye giriverir. Birde bakmışsınız ki aldatılmışsınız ama bir yandan da kısırlaşmışsınız, genetik yapınız bozulmuş, diyaliz makinelerinde sıra bekliyor, ya da birinin beyin ölümü gerçekleşse de organlarından biri de bana düşse diye bekleriz hale gelirsiniz. 

HAYATIMIZDAKİ EN BÜYÜK TEHLİKE YASAL UYUŞTURUCU ŞEKER

Diyet önerilerinde şeker faktörünün ön plana alındığı görülürken, hemen hemen tüketilen tüm ürenler tatlandırıcı özelliği taşıyor. Bu konuda dikkat edilmesi gereken nedir?

Dünyada kişi başına tüketilen şeker ve tatlandırıcı miktarı 75 kg. Bir kişi 80 yıl yaşarsa yıllık şeker ve türevleri tüketimi tam 6 tonu buluyor. Peki, bizim şekere ihtiyacımız var mı? Evet, ama bize dayatılan şekere değil. Üstelik bu günlük 15-25 gr kadardır. Oysa bunlar şeker değil, sindirimi güç rafine şeker. Niye 100 yıl öncesinde ve kadim zamanlardan bu yana üretilip tüketilen kaya şekerini yani kamış ve pancarın suyunun çıkartılıp suyunun uçurulması sonucu elde edilen gerçek şekeri değil de, çok sayıda işlem gören ve katkı eklenen sentetikleşmiş rafine şekeri tükettiriyorlar. Bunu yaptıranlar iyi niyetli olsa bunca tesisi kurup bu denli işlemler yaptırmazlardı. Buradan rafine şekerin “yasal uyuşturucu” olarak tanımlandığı gerçeğini hatırlatmak isterim.

Dikkat ediniz, ülkemizde 1926’da üretilmeye başlayan ve son elli yılda yaygınlaşan rafine şeker ve çok daha tehlikeli olan tatlandırıcı türevleri ve glikoz (NBŞ), insanoğlu esir almış durumda. Bu esaretten kurtulanlar çok daha sıhhi bir dünya ile tanışıyorlar. Çok daha sağlıklı ve mutlular. Çok daha az hastalanıyorlar. 

Türkiye dünyada en çok NBŞ üreten ve kullanan ülke. Amerika’dan bile 2 kat, AB’den 5 kat fazla NBŞ kullanıyoruz. Daha da vahimi temiz su kaynaklarımızın yarısını şeker pancarı sulamasında israf ediyoruz. Tatlandırıcıları da eklediğimizde buna tahammül etmek güç. Metabolizmanın bir tahammül gücü var buna dayanamaz. Obezitede dünya liderliğine oynadığımızı da bu vesileyle hatırlatmak isterim. Neden her üç kişiden biri diyabet? Neden her 3 kişiden biri diyabet olma potansiyeline sahip? Şeker tatlı bir beladır. Bilmem şu kadar çiftçinin veya şirketlerin hatırına bunca insanın sağlığı, geleceği ve su kaynakları nasıl heba edilebilir?

“KÜRESEL KARANLIK ELLERİN, İNSANIMIZIN GELECEĞİNİ CEHENNEME ÇEVİRMESİNİ ENGELLEMEYE ÇALIŞIYORUZ”

Doğrusu isterseniz çok korktuk! Bu anlattıklarınız çok karamsar bir tablo değil mi, yanılıyor olamaz mısınız?

Karanlık olabilir ama asla karamsar değil. Keşke yanılıyor olsam ve mahcup olan ben olsam. Keşke bu söylediklerimin hepsi kötü bir rüya olsa da çöpe atıp geçip gitsek! Ne yapalım sizi üzmemek ve korkutmamak için gerçeklerin üstünümü örtelim? Günümüz gerçekleri acı ve acıtıyor! Bizde bu kapkara örtüyü çekmeye çalışıyoruz. Güzelim cennet ülkemizi ve her biri bir diğeri kadar değerli insanımızın geleceğini küresel karanlık ellerin cehenneme çevirmesini engellemeye çalışıyoruz. Rahatsız olan sonucuna razı ise kulak ardı edebilir. Ama biz bu hep ümit varız ve bir adımda her şeyi değiştirebilecek gibi çalışmakla mükellefiz. Biz doğruları söyleyeceğiz, sorumluluk makamındakiler de şer odaklarını değil bizim gibileri dinleyip icraat yapacaklar sonucu değiştirecek olan Allah’tır. Unutmayın bizde yanlış şeyler söylüyor ise hesaba çekileceğiz ve hesabını Allah’a vereceğiz ve herkes kendini buna hazırlamak zorunda!

Verdiğiniz bilgiler için müteşekkiriz. Son olarak eklemek istedikleriniz var mı?

Bize bunları nakletme fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim ve sadece bir temenni mi ifade etmek isterim.

Buyurun…

Biz başarılı küçük tarımcının/çiftçinin Bakan, Başbakan veya Cumhurbaşkanın uçağında konuk edildiği;  tarım, sağlık ve beslenme meselesini dünyaya örnek ve taklit edilen ama tabiatı tahrip etmeden verililik elde edildiği günleri görmeyi çok arzu ediyorum. Bu mümkün ev biz bunu kesinlikle yapabiliriz. Ülkenin kötü gidişine karşı canhıraş bir mücadele veren ve çok şeyi başaran çok değerli Başbakanımızın devri iktidarında bunların başarıldığını görmek en büyük dileğim. Ümit varım ve inşaallah o günler yakındır! İnşaallah!

 

28.04.2014 18:33:00 Bu haber 3304 defa okundu
Gıda politikaları milli güvenlik meselesidir
Sağlık Bakanlığının televizyon ekranlarında konuşacak kimselerle ilgili 'Ekran Sertifikası' girişimini nasıl buluyorsunuz?




 
Copyright © 2009 Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi
Sitemizdeki bilgilerin her hakkı yazarı ve kaynağına aittir. Kaynak gösterilerek kullanılabilir
Yazılım ve Görsel Tasarım: İnforce Bilişim Teknolojileri