Son Dakika
Salı, 24 Ocak 2017 | Anasayfam yap | Favorilerime ekle    
3 çocuk veya yok oluş Kemal Özer
Başbakan Erdoğan, üç dört yıldır sık sık ‘en az üç çocuk’ vurgusu yapıyor.

Başbakan Erdoğan, üç dört yıldır sık sık ‘en az üç çocuk’ vurgusu yapıyor.

 

Düğünler ve nikâh şahitliklerini fırsat bilip, sürekli ve ısrarlı bir şekilde tekrarlıyor bunu.

 

Fakat bu vurgudan son derece rahatsız olanlar var.

 

Patronlar kulübü rahatsızlığını “önceliğimiz çocuk değil” diyerek, ortaya koyuyor.

 

Rahatsız olan sadece kapitalist taife değil. Tam aksi olması gerekirken, bundan rahatsızlık duyanların bir kısmı solcu diğer bir kısmı ise dindarlar.

 

Solcular, doğacak çocukların Müslüman bir nesil olması endişesini taşıyor.

 

Malumunuz, ülkemizin bin bir türlü sorunun yanı sıra, birde ‘CHP ve Deniz Baykal’ adlı bir sorunu var.

 

Dün dört ünlü hanım Habertürk’te Baykal meselesini masaya yatırmış. İş Baykal’dan nüfus meselesine nasıl geldi bilmiyorum fakat Sibel EraslanBaşbakan bana kızacak ama sık sık ‘üç çocuk doğurun’ diyor. Biz kadınlar bir araya geldiğimizde hangi ortama çocuk doğuralımı konuşuyoruz” deyince, Canan Barlas “bu kadar feminist olmaya gerek yok” diyerek çok yerinde bir çıkış yaptı

 

Başarılması zor olsa da bazen susmak daha evla. Üç çocuk konusunda Başbakan’a destek vermesi gereken birisi varsa oda Sibel Hanım olması gerekirdi.

 

Müslüman çevrelerde  çocuk sayılarını bir veya iki ile sınırlandırdıkları göre, Sibel Hanım gibi düşünüyor olmalılar.

 

İki nesil geriye gidersek altı yedi çocuk, bir önceki nesil dört beş çocuk, son nesil ise bir iki çocuk.

 

Uzak değil, bir sonraki nesil yalvarsa da bir bile bulamayacak. Derdine derman arayacak lakin mümkün ol(a)mayacak!

 

Defaten yazdım ve söyledim. Şu an Türkiye’de evli çiftlerin her dört kişisinden birinin çocuğu olmuyor.

 

İstanbul Üniversitesi’nden Doç. Dr. Erkut Attar, 2004 yılında yaptığı açıklama da “Türkiye’de her 7 çiftten biri kısırlık sorunu yaşıyor” demiş yani yüzde 15 kısırlık.

 

Aynı zamanlarda Türk Jinekoloji Derneği Başkanı Prof Dr Bülent Tıraş’da, kısırlık oranını yüzde 15 olarak açıklıyor. Tıraş’a göre kısırlık; evli çiftlerden yüzde 40’ında kadın, yüzde 40'ında erkek, yüzde 20’sinde ise hem kadın hem de erkekte.

 

Her evli çiftin 2 çocuğu olursa, ülkenin nüfusu artmaz azalır. Çünkü ölümler oranı düşürür. Yani Başbakan diyor ki; “Türkiye’nin şu anda nüfus artış hızına (burada kastedilen yeni çiftlerdeki çocuk sayısı) baktığımız zaman, bir rivayete göre 1,5 bir rivayete göre 1,8. Bu demektir ki bu milletin nüfusu yaşlanıyor.”

 

Hâlbuki ne kadar acı… Nüfus yaşlanmıyor, yok oluyor yok.

 

Çocuk sayısı 2,2 olursa nüfus artışı sıfır olur. Onun için Başbakan “Bunun 2,5’in üzerinde olması lazım” diyerek, dikkat çekiyor acı gerçeğe.

 

1970’lerde yüzde iki olan kısırlık, 2010’da yüzde 25’leri geçmiş durumda. Sorun sadece kısırlıkta mı? Maalesef değil. 1974’de 1 milimetreküpte 125 milyon sperm sayısına sahip olan Türkiyeli erkeklerin, bugünlerde sperm sayıları 25 milyonun çok altına düşmüş. Verimlilik için sperm sayısının en az 40 milyon olması gerekiyormuş. Risk sınırını çoktan aşmış durumdayız. Özetle erkekler, erkekliğini kaybediyorlar!

 

Fazla nüfusun, dünya için tehlike arz ettiği masalını çok duymuşsunuzdur. Bu kahpe söylem  ne yazık ki, bir komploydu. Gerçi bu komplo hâlâ devam ediyor! Malum çevreler, Dünya nüfusunu 2,5 milyara çekmek için Rockefeller’in Nüfus Konseyi aracılığıyla çevirmedik dolap bırakmadılar. H.G. Wells, bu kapsamda “biyoteknolojiyi insan nüfusunun dünyada yerleşim ve sayısını kontrol etme aracı” olarak kullandıklarını itiraf ediyor.

 

Marshall Planı’nın ülkelere, en temel ve tehlikeli dayatmalarından biri ‘aile planlaması’ olmuştur. Dünyada 205 ülkede aile planlaması çalışmalarının giderleri, Siyonist Rockefeller’in Nüfus Konseyi tarafından karşılanıyor. Bu sureci, yerli bir taşeron firma yahut bizzat devletin kurumları aracılığıyla yönete geldiler.


Korunma için çeşitli kanallar aracılığıyla işledikleri zihin inşasının yanı sıra, ‘üreme sağlığı’ adlı palavra sloganla; sezaryen, kürtaj, bazı kadın petlerine eklenen kimyasallar, doğum kontrol hapları, gıda katkı maddeleri, çocuk aşıları, ilaçlara eklenen kısırlaştırıcı etken maddeler, tohumların kısırlaştırılması gibi yöntemlerle desteklene gelmiştir.

 

Onların kör kalışı, gerçeği değiştirmese de; kirli planın arka planından habersiz birçok -modern eğitim almış- kişi, bu gerçeklere itiraz edebilirler. Gerçek acıdır ve yıkanmış beyinler, acı gerçeği göremedikleri gibi görmekte istemezler.

 

Başbakan Erdoğan’ın çağrısına dönersek, aslında bu sonuç alıcı bir çağrı değil. Çünkü Sayın Başbakan’ın bakanlarının -dolayısıyla siyasi iktidarın- uygulamaları, çocuk yapmanın önündeki en büyük engel. Biri Başbakan’a bu gerçeği söylemeli. Eminiz ki, önüne bu bağlamda gerçekler konulmuyordur.

 

Sibel Eraslan’ın itirazına gelince. Sibel Hanım ve arkadaşlarının “hangi ortama çocuk doğuralım” endişesi şayet ekonomik ise bundan daha boş bir endişe olamaz. Çünkü “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’a ait olmasın…” (Hud 6)

 

Yok şayet endişesi; artan ahlaksızlık, iffetsizlik, işsizlik, terör, adam kayırma kısaca adalet yerine zulüm düzenlerinin hâkim olması ise Asrı Saadet gibi birkaç dönem ve dar bir coğrafya hariç zulüm dünya da ne zaman eksikti ki?

 

Müslüman için huzur içinde bir dünya mümkün mü? Bu, dünyanın varlık nedenine aykırı. İstiyorlar ki;

-Bir elleri yağda bir elleri balda olsun…

-Sofralarında kuş sütü eksik olmasın....

-Dua edelim zulüm düzenleri sona ersin, adalet kendiliğinden hakim oluversin…

-Boğaza nazır saraylarda huriler ve gılmanlar hizmetlerine koşuştursun...

Yani burada cenneti arzuluyorlar.

 

Günümüzde bir kısım İslamcı kadınlara da sirayet eden feminist düşünce öylesine ilerliyor ki; yakında doğurmaya da karşı çıkacaklar!

 

Nasıl ki -ateist çevrelerde- son günlerde nesilleri tahrip etmek geliştirilen sperm bankalarından sperm alarak hamile kalmak iffetsizliği yaygınlaştı ise korkarım ki; yakında çoğu kadın doğurmayı eşitsizlik veya zillet olarak göreceğinden taşıyıcı annelik, bir meslek haline getirilecek.

 

Sahi son bir asırda bilim, sağlık, gelecek, iktisat vs adlar altında ifsat edilmedik ne kaldı? Bunlardan kurtulmak için önce zihinleri işgalden kurtarmak gerek.

 

Davet: Ölüm Tohumları, Para Petrol İktidar gibi eserlerinde yazarı olan Alman asıllı Amerikalı gazeteci yazar F. William Engdahl Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi’nin misafiri olarak İstanbul’da “Nasıl İnsan Kalınır?” GDO kirliliği konusunda konferans verecek olan William Engdahl ile Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Başkanı Kemal Özer konferans sonrasında kitaplarını imzalayacaklar. Etkinlik 15 Mayıs 2010 Cumartesi Saat’de 14:30’da IHH (İnsani Yardım Vakfı) Genel Merkez Konferans Salonu’nda

14.05.2010 Bu yazi 4062 defa okundu
Sonraki:
1  -  2  -  3  -  4  -  5  -  6  -  7  -  8  -  9  -  10
Sağlık Bakanlığının televizyon ekranlarında konuşacak kimselerle ilgili 'Ekran Sertifikası' girişimini nasıl buluyorsunuz?




 
  • Etyen Mahçupyan: Modern tıp çok kibirli
    Gazeteci Etyen Mahçupyan tıp dünyasını pek çok hekimden daha iyi tanıyan isimlerden biri. Alternatif yaklaşımları yakından takip eden ve modern tıp yöntemlerini “beyaz mafya”, “Ortodoks tıp”, “modern dünyanın şamanları” gibi iddialı kavramlarla eleştiren Mahçupyan ile dosya konumuz kapsamında SD’nin yeni sayısı için konuştuk.
  • GDO zararsız diyen yalan söylüyor!
    Yeni yönetmelik ile artık yüzde 0,9'a kadar GDO içeren besinler serbest bırakılıyor. Bu besinlere kanunlarca yasaklanmasına rağmen, bebek mamaları da dahil...
  • Gıda politikaları milli güvenlik meselesidir
    “Tohum, su, toprak, aşı, ilaç dünyanın en etkin, en ölümcül, en siyasi ve en tehlikeli sessiz silahlarıdır” bu sözler, gıda ve tarım teması üzerinde Türkiye’nin en çok konuşulan isimlerden biri Gıda Hareketi Lideri Kemal Özer’e ait.
  • Şehirler arası su savaşı çıkacak!
    Prof. Mikdat Kadıoğlu, gelecekte yaşanaca meteorolojik felaketleri anlattı
  • Endüstriyel sütteki gizli tehlike!
    Onkolog Dr. Yavuz Dizdar'dan süt ve süt ürünlerin, kanser ve GDO hakkında çarpıcı tespitler...
  • Türkiye'de GDO yasak değil!
    Geçtiğimiz günlerde Gümrük Bakanı'nı yaptığı bir açıklama gözlerin yeniden GDO'ya çevrilmesine sebep oldu. Bakan Yazıcı, yaklaşık 2 yılda 43 bin ton GDO'lu ürüne el konduğunu açıkladı. Peki ama bu ürünler şimdi nerde?
Diğer mülakatlar:
1  -  2  -  3  -  4  -  5  -  6
Copyright © 2009 Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi
Sitemizdeki bilgilerin her hakkı yazarı ve kaynağına aittir. Kaynak gösterilerek kullanılabilir
Yazılım ve Görsel Tasarım: İnforce Bilişim Teknolojileri